Sundance Film Festivali ile Hayatımıza Giren 15 Harikulade Film
2016 Sundance Film Festivali bugün sonuçlandı. Bağımsız filmlerin kalesi konumundaki festival, son yıllardaki değişimi ile ödül sezonunun da önde gelen etkinliklerinden biri oldu. Winter’s Bone, Beasts of the Southern Wild, Fruitvale Station, Boyhood ve Whiplash gibi ödül sezonunda da adını sıkça duyduğumuz filmlerin prömiyerlerine ev sahipliği yapan festivalin bu seneki yıldızı ise The Birth of a Nation’dı. Whiplash gibi hem Seyirci Ödülü’nü hem de Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmayı başaran filmin adını önümüzdeki ödül sezonunda çokça duyacağız gibi duruyor.
Bir Sundance’ın daha sonuna gelmiş ve Sundance’ın bize armağan ettiği bir başka filmle daha tanışmış iken festivalin geçmişine gidelim ve Sundance Film Festivali’nde prömiyerini yapıp hayatlarımıza giren 15 harikulade filme göz atalım dedik.
*Bahsi geçtiği üzere seçki dünya prömiyerini Sundance’ta yapan filmler arasından seçilerek oluşturulmuştur.
Sundance Film Festivali ile Hayatımıza Giren 15 Harikulade Film
Sex, Lies & Videotape (1989)

Steven Soderbergh’in ilk uzun metrajlı filmi olan Sex, Lies & Videotape, çok düşük bir bütçeyle çekilmiş olmasına rağmen bağımsız sinemanın öncülerinden kabul edilmektedir. Prömiyerini yaptığı Sundance’ta Drama kategorisinde Seyirci Ödülü’ne uzanan film, aynı yıl Cannes Film Festivali’nde de Altın Palmiye’yi kazanmıştı. Kurgusu ve finaliyle hafızalardan çıkması olanaksız olan Sex, Lies & Videotape, seksin başrolünde oynadığı bir ilişkiler yumağını odağına alıyor.
Karısını kız kardeşi ile aldatan bir koca ve bir yabancının yaşamına girmesiyle hayatı değişen karısının merkezinde olduğu film, seksin sınırsızlığını ve insan benliği üzerindeki etkisini gözler önüne serer. Andie MacDowell, James Spader, Peter Gallegher ve Laura San Giacomo’lu oyuncu kadrosu da üstü performansları ile filmde parlar.
Reservoir Dogs (1992)

Sundance Film Festivali tarihinin en büyük sürprizi nedir sorusunun cevabıdır Reservoir Dogs. Hiç kimsenin tanımadığı genç bir sinemacı, popüler kültürü dehşete düşürecek seviyede kan barındıran bir suç hikâyesi ile birleştirerek daha önce örneğine rastlanmamış bir filmle izleyicinin karşısına çıkmıştır çünkü. Tarantino’nun kendine has sinemasının yolunu çizen, arthouse ögelerinden geçilmeyen pek çok taklit filmin türemesine sebep olan Reservoir Dogs’un bu etkisinin basit bir şoktan fazlası olduğu yönetmenin ikinci filmi Pulp Fiction ile daha da iyi anlaşılacaktır. Açılış sahnesi, popüler kültürden beslenen diyalogları ve tabii ki ünlü kulak sahnesi ile Reservoir Dogs, hiç şüphesiz Sundace Film Festivali’nde o yılın olayı olmayı başarır.
The Usual Suspects (1995)

Reservoir Dogs’un üç yıl önce gerçekleştirdiği popüler kültürün merkezine oturma başarısını tekrarlayan filmlerden biri olur The Usual Suspects (Bu konuda, 1994 yılında asıl çıkışını Sundance’ta yapan Kevin Smith’in Clerks’ini de sayabiliriz). The Usual Suspects’in en büyük avantajı da sürprizini sonuna kadar saklamasında gizlidir. Öyle ki hâlâ filmin adı anıldığında birçoğumuzun aklına filmin sürprizinin izleyiciye açık edildiği sahne gelir. Bryan Singer’ın yönettiği The Usual Suspects’in prömiyerini yaptığı Sundance’taki izleyicinin filme ilk tepkisi de sürpriz sonu odaklı olmuştu. Christopher McQuarrie’nin senaryosu, Kevin Spacey, Gabriel Byrne, Benicio Del Toro gibi isimlerin performansları da filmin namının günümüze taşınmasına vesile oldu.
Before Sunrise (1995)

It’s Impossible to Learn to Plow by Reading Books, Slacker ve Dazed and Confused gibi diyalog ağırlıklı filmleri ile tanınan Richard Linklater, 1995 yılında kendisini dünyaya tanıtacak serinin ilk filmi olan Before Sunrise ile Sundance’a geldi ve izleyicileri mest etti. Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin başrollerini paylaştığı film, bir tren yolculuğu sırasında Céline ve Jesse’nin Viyana seyahatleri boyunca yaşadıklarını anlatıyor. Linklater’ın senaryo yazımı konusunda başka bir seviyeye geçtiği film, bir dakika bile ayırmıyor kamerasını Céline ve Jesse’nin üzerinden. Büyük başarı yakalayan filmin devam filmleri Before Sunset ve Before Midnight’ın da en az ilk film kadar başarılı bulunduklarını hatırlatalım.
Pi (1998)

Darren Arronofsky’nin ilk uzun metrajlı yapımı Pi, $60.000’lık bütçesi ve izleyeni düşünmeye iten yapısıyla kemiksiz bir bağımsız film. Aronofsky’nin yakınlarından topladığı paralarla tam bir gerilla usulü çektiği film, olağandışı tarzı ve barındırdığı felsefi derinliği ile ünlü sinemacının ilerleyen yıllarda yapacağı büyük çıkışın sinyallerini vermiş, prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazandırmıştı.
Ana karakterimiz Max Cohen genç bir matematik dehası. Uzun yıllar boyunca yaptığı çalışmalar sonucunda tabiatın sayısal bir kodlama sistemine sahip olduğunu keşfetmiştir. Kodu çözdüğünde her şeyin bilgisine ulaşacağına inanmış ve bunu bir saplantı haline dönüştürmüştür. Bu yorucu arayış, delilikle dahilik arasında gidip gelmesine sebep olmuş, onu münzevi bir hayata sürüklemiştir. Halüsinasyonlar görmeye başlar, paranoyaklaşır ve sonuca yaklaştığını hissettiğinden kendisinin seçilmiş kişi olduğu düşünür.
American Psycho (2000)

Bret Easton Ellis’in aynı adlı romanından Mary Harron tarafından 2000 yılında beyazperdeye uyarlanan American Psycho, Patrick Bateman (Christian Bale) adlı New York’lu zengin bir iş insanının ürkütücü fantezilerini ve insanları amaçsızca öldürmesini konu alıyor. Başarılı oyuncu Christian Bale’in başrolünü üstlendiği filmin gerçekliği sorgulatması psikolojik gerilimin en iyi örneklerinden biri olmasını sağlıyor. Sundance’ta prömiyerini yapan film, ele aldığı konu itibarıyla tartışmalara konu olsa da izleyiciler genel olarak filmin senaryosunu da yazan yönetmen Mary Harron’un yetkin bir yönetmenlik performansı sergilediğinde birleşmişti.
Hedwig And The Angry Inch (2001)

Hedwig and the Angry Inch’te yönetmenlik ve senaristliğin yanında başrolde yer alan John Cameron Mitchell, hikayesini çok iyi bildiği Hedwig’i adeta yaşıyor ve ancak Broadway’de görülebilecek bir performans sergiliyor. Fakat, Sundance’ta prömiyerini yapan filmi kült mertebesine taşıyan yalnızca Mitchell’ın muazzam performansı değildir.
Müzik grubuyla birlikte Doğu Berlin’den Amerika turuna çıkan trans punkçı Hedwig’in burada yaşadıklarını anlatır Hedwig And The Angry Inch. Halihazırda iyi yazılmış bu hikâyeyi daha da değerli kılan ise filme eşlik eden muazzam şarkılar ve Mitchell’ın hikâyenin çatışma noktalarında devreye soktuğu renk kullanımı ve görüntü yönetimi olur.
Garden State (2004)

TV tarihinin en sevilen dizilerinden biri olan Scrubs ile tanıdık Zach Braff’i. Hayalperest ve komik J.D. karakteri ile aklımızda yer edinen Zach Braff, 2004 yılında senaryosunu yazıp yönettiği, başrolünü de ünlü oyuncu Natalie Portman ile paylaştığı Garden State filmi ile önce Sundance izleyicisini, sonra da bizleri şaşırtmayı başarmıştı.
Dizi oyuncusu olarak hayatını devam ettiren Andrew Largeman’in (Zach Braff) kontrol manyağı psikiyatrist babası, Andrew’in annesinin tekerlekli sandalyeye mahrum kalmasına sebep olarak oğlunu görmektedir. Bu durum karşısında ailesiyle bağını koparan Andrew, geçmişin izleri ile sorunlu ve yalnız bir hayat sürerken annesinin ölüm haberi ile doğduğu kasabaya geri döner. Burada tanıştığı Sam (Natalie Portman), Andrew’in geçmiş ile yüzleşmesine ve hayatı kabullenme sürecine yardım edecektir.
Brick (2005)

Star Wars’un sekizinci filmini yönetecek olan Rian Johnson’ın ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi olan Brick, prömiyerini Sundance’ta yapmış ve oldukça beğenilmişti. Eski kız arkadaşı Emily’nin kaybolmasını araştıran Brendan’ın, liselilerin karıştığı suç döngüsüne şahit olmasını konu alır. İki farklı hikâyenin bir noktada birleşmesi ise kaçınılmazdır.
Bağımsız filmler çıkışını yapan Joseph Gordon-Levitt’in performansı ile büyülediği filmde ayrıca Lukas Haas, Emilie de Ravin ve Nora Zehetner gibi isimler de yer almakta.
Little Miss Sunshine (2006)

4 dalda Oscar’a aday olup En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan ve “kendini iyi hisset” filmlerine yeni bir soluk getiren Little Miss Sunshine’ın yönetmen koltuğunda Jonathan Dayton ve Valeria Faris oturmakta. Büyük sayılabilecek bir aile olan Hoover’lar, ailenin küçük ve birazcık da şişman olan kızı Olive’in isteğine karşı gelemeyip arabayla ülkenin öte yakasındaki bir güzellik yarışmasına gitmek üzere yola çıkarlar. Birbirlerinden oldukça farklı karakter yapılarına sahip aile üyeleri yolculuk boyunca hem kendileriyle hem birbirleriyle bir yüzleşme içine girecekler ve küçük sarı bir minibüste gerçekleşen yolculuk hepsinin hayatı için bir yeniden-başlama anlamına gelecektir.
Prömiyerini yaptığı Sundance’ta büyük bir ilgi ile karşılanan ve Fox Searchlight tarafından $10 milyona satın alınan film, ödül sezonundaki performansı ile stüdyoyu yüz üstü bırakmamış ve coming of age filmlerinin prömiyer yapmak adına özelikle Sundance’ı seçmelerine ön ayak olmuştu.
In Bruges (2008)

2006 yılında Six Shooter ile En İyi Kısa Film Oscarına uzanan Martin McDonagh, ilk uzun metraj deneyiminde bir kara komedi filmi için biçilmiş kaftan olan Brüj’ü merkezine alıyor. Son görevlerinden biri ters gidince ortalık sakinleşene kadar Brüj’e gönderilen kiralık katil Ray ve iş ortağı Ken, melankolik şehirde vakit geçirirken patronlarından gelecek yeni emirleri beklerler. Patron Harry’nin olaya dahil olmasıyla ise hikâye iyice çıkmaza girecektir.
Brendan Gleeson, Colin Farrell ve Ralph Fiennes’li kadrosuyla dikkat çeken film, senarist-yönetmen McDonagh’ın ekrana taşıdığı İngiliz mizahı ve suç türü kombosuyla son yılların en dikkat çekici işlerinden biri olmayı başarıyor.
Man on Wire (2008)

James Marsh’ın Philippe Petit’nin otobiyografik kitabından yararlanarak oluşturduğu filmi Man on Wire, Sundance tarihinin en çok etki yaratan belgesellerinden biri oldu. Petit’nin 1974 yılında Dünya Ticaret Merkezi ikiz kuleleri arasında izinsiz olarak gerçekleştiği ip üzerinde yürüme performansının ve tüm bu sürecin anlatıldığı film, böylelikle 20. yüzyılın en büyük sanatsal suçunu aktarır izleyiciye. 2008 yapımı filmin etkisi o kadar büyük olur ki, Petit’nin hikâyesi Hollywood tarafından The Walk adında bir kurmaca filmle tekrardan ele alınır.
Winter’s Bone (2010)

Ozark dağlarında yaşayan Ree, genç yaşına rağmen kardeşlerine bakmaktadır. Üstüne bir de babası ortalarda yoktur. İllegal işlere karışan babasını bulmaya çalışan Ree, bir yandan ailesini de bir arada tutmayı deneyecektir.
Debra Granik’in yazıp yönettiği Winter’s Bone, Orta Amerika’nın çok da bilinmeyen yüzünü gösterirken gri-mavi tonlarda gezen paletiyle de hikâyesine eşlik eder. Şu anda dünyanın en ünlü oyuncularından biri olarak gösterebileceğimiz Jennifer Lawrence’ın ilk büyük rolünde belki de hâlen aşamadığı bir performansla can verdiği Ree’nin macerası soluksuz izlenecek bir seyirlik sunuyor.
Whiplash (2014)

Damien Chazelle’nin hem senaryosunu kaleme aldığı hem de yönetmen koltuğuna oturduğu ikinci uzun metraj filmi Whiplash, Sundance Film Festivali’nde gösterdiği başarının yanı sıra sinemaseverlerin de gönlünü kazanmayı bildi. Öyle ki, Miles Teller ve J.K. Simmons’ın başrolleri paylaştığı film, yalnızca odağına müziği alan ve mükemmeliyetçilik adına ritmini başından sonuna dek kaybetmeyen bir yapım olmakla kalmıyor, aynı zamanda üstün bir gayret ve tam bağlılık örneği teşkil ediyor.
Whiplash’in yakaladığı bu başarı genç yönetmenin de önünü açtı. Chazelle, bir sonraki projesi olan La La Land’te Ryan Gosling ve Emma Stone gibi isimlerle çalışma fırsatı elde etti.
The Witch (2015)

2014 yılının Sundance’inden bizlere kalan ödül avcısı Whiplash ve Linklater’ın son harikası Boyhood oldu. Fakat 2015’in Sundance kazananı Me and Earl and the Dying Girl kalburüstü bir film olsa da muhtemelen önümüzdeki yıllarda Sundance ve 2015 kelimeleri aynı cümle içerisinde kullanıldığında akla ilk olarak Robert Eggers’in yönettiği korku filmi The Witch gelecek. Ülkemizde geçtiğimiz Filmekimi’nde gösterilen filmin sadece fragmanları bile basit bir korku filminden çok daha fazlası ile karşı karşıya olduğumuzu kanıtlıyordu. Beyaz insanın Yeni Dünya’daki ilk yüzyılında geçen hikayede, insanlığın kendi korkularından düşmanlar yarattığına ve inanç vasıtasıyla bu varsayımlarını sebeplendirdiğine şahit oluruz.
Emre Serbes
179 yazı · İlkokul yıllarında sinemada izlediği Matrix’i tam anlamasa da filmin ve sinemanın büyüsüne kolayca kapıldı. Liseye geçtiğinde edebiyatı keşfetse de sinema hep gönlünde yatan sanat oldu. Twelve Monkeys, The Usual Suspects, Memento, Fargo filmlerini izlediğinde sinemanın anlatı konusundaki potansiyelini hayretle tecrübe etmiş oldu. Küçük bir filmin bile yüzlerce insanın hayatını değiştirebileceği düşüncesi, onun sinema heyecanını ayakta tutmaya yetti. Şimdi ise, İTÜ Gemi İnşaat Mühendisliği bölümünü bitirmeye çalışıyor ve çok sevdiği sinemadan kopmamak için uğraşıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →