İçeriğe geç
· 9 dk okuma

Stockholm Sendromu’nu Konu Alan 10 Film

Stockholm Sendromu’nu Konu Alan 10 Film

Rehinenin kendisini rehin alan kişiye karşı sempati beslemesi şeklinde tanımlayabileceğimiz Stockholm Sendromu’nu ele alan 10 filmi sizler için derledik.

Takvimler 23 Ağustos 1973’ü gösterdiğinde, İsveç’in başkenti Stockholm’de sonuçları açısından insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olay yaşanır. Jan-Erik Olsson önderliğinde bir grup soyguncu, Kreditbanken’de çalışan dört banka görevlisini altı gün boyunca rehin alır. Bu süre zarfında soyguncular rehinelere iyi davranır. Rehinelerden bir kadın, soygunculardan birine duygusal olarak bağlanır. Polislerin operasyonları sonrasında ele geçirilen soyguncular için rehineler, soyguncuların aleyhlerine ifade vermek ve duruşmada tanıklık yapmak istemezler. Hatta soyguncuların savunma ücreti için kendi aralarında para toplarlar. Aşık olan rehine ise nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan soyguncunun hapisten çıkmasını bekler. Yaşanılan bu ilginç olayı derinlemesine inceleyen psikiyatr Nils Bejerot, bu duruma ‘Stockholm Sendromu‘ adını verir.

Bir sinema filmi için karakterlerin bulunduğu ruh halini, geçirdiği duygu değişimini incelemek açısından yönetmenlere oldukça güçlü bir malzeme sunan Stockholm sendromu, sinema tarihinde birçok filmde karşımıza çıkar. Gelin hep birlikte bu sendromu doğrudan ya da dolaylı olarak izleyiciye sunan filmlere bir göz atalım.

Stockholm Sendromu’nu Konu Alan 10 Film

Môjû- 1969

moju-filmloverss

Môjû ya da bilinen ismiyle Blind Beast, Yasuzô Masumura’nın yönetmenliğinde sado-mazoşist nitelikte rahatsız edici ögeler barındırmasıyla, oyuncuların performanslarıyla ve müzikleriyle akıllarda yer etmiş bir film. Film, Michio adında doğuştan kör bir heykeltraşın annesi ile beraber olup Aki adında genç ve güzel bir mankeni kaçırıp yaşadıkları atölyede alıkoymasını anlatıyor. Michio’nun amacı kusursuz bir güzelliğe sahip olduğunu düşündüğü Aki’yi model olarak kullanıp mükemmel bir heykel yapmak yani bir anlamda kendi sanatını icra etmek. Michio, bu amaç uğruna Aki’yi baskıcı annesinin gözetimi altındaki bir odaya kapatır ve işini yapmaya koyulur. Kaçırılan Aki ise tutulduğu odanın devasa büyüklükte gözler, bacaklar, burunlar gibi insan vücudu parçalarının heykelleriyle kaplanmış olduğunu fark eder. Gördükleri karşısında büyük bir dehşete uğrayan Aki kaçmaya çalışır ve Michio ile devasa heykellerin arasında tuhaf bir ebelemece oyunu oynamaya başlar. Aradan zaman geçtikçe Aki’nin Michio’ya karşı olan nefreti giderek sevgisi dönüşür. Hatta bu sevgi derinleştikçe daha da garip bir hal almaya başlar. İkili birbirlerine olan aşklarını birbirlerini ısırarak, tırmalayarak ve döverek keşfetmeye başlarlar. Ortada kaçırılan bir model, onu kaçıran kör bir heykeltraş ve ikisi arasında sado-mazoşist bir ilişkiden doğan bir aşk vardır. Yani Stockholm Sendromu’nun oluşması için gerekli bütün şartlar bir aradadır.

Il portiere di notte– 1974

il-portiere-di-notte-filmloverss

Belgesel çalışmalarından sonra ilk büyük çıkışını Il portiere di notte (The Night Porter) ile gerçekleştiren Liliana Cavani, filmin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenen isim oluyor. Dirk Bogarde ve Charlotte Rampling’in başrollerini paylaştığı film için kelimenin tam anlamıyla ‘rahatsız edici’ sıfatını kullanırsak sanırım yanılmış olmayız. Film 2. Dünya Savaşı döneminde bir Nazi subayı olan Max’in, esir düşen Lucia ile arasındaki sado-mazoşist ilişkiyi ve bu ikilinin yıllar sonra bir otelde karşılaşmasıyla yaşanan olayları ele alıyor. Savaş döneminde Naziler tarafından kaçırılıp esir düşen Lucia’nın Max’e olan aşkı yeniden alevleniyor. Filmde aradan yıllar geçmesine rağmen ikili arasındaki tutkunun hiç kaybolmadığını, eski sado-mazoşist ilişkilerini kaldığı yerden devam ettirdiklerini görüyoruz. Bu devamlılığın da aşkın karanlık ve bilinmez yönünü didiklediğine şahit oluyoruz. Filmde Stockholm Sendromu’nun, karakterler üzerinde doğrudan bir etkisinden ziyade dolaylı yoldan bir etki sağladığını görürüz. Sendromun gerçekleşmesi için yerine getirilmesi gereken ‘kaçırılma’ olayının filmde direkt bir eyleme dönüşmediğini, kampa bir şekilde ailesinin yanından kopartılarak getirilmiş Lucia’nın esir düşmesinden anlarız. Burada görülmesi gereken asıl nokta Lucia’nın kampta esir konumda bulunmasıdır. Yani sonuç nasıl olursa olsun kaçırılma eylemin bir şekilde gerçekleşmiş olmasıdır. Bir kaçırılma söz konusu olduğu için Stockholm Sendromu’da dolaylı yoldan gerçekleşmiş olur ve bu sayede Max ile Lucia arasında sıra dışı bir ilişki yaşanır.

Mavi Boncuk– 1975

mavi-boncuk-filmloverss

Ertem Eğilmez’in yönetmenliğini üstlendiği Mavi Boncuk; Yeşilçam’ın sıcak, samimi ve zengin kadrolu aile filmlerinden biri olan, hemen hemen her izleyicinin denk gelip en az birkaç sefer izlediği bir yapım. Emel Sayın, Tarık Akan, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Münir Özkul, Kemal Sunal, Adile Naşit’in rol aldığı film yıldızlar geçidi olarak tanımlanabilecek bir oyuncu kadrosuna sahip filmde Baba Yaşar, Yakışıklı Necmi, Şeker Kamil, Kanuni Süleyman, Mıstık ve Kaymakam Cafer’den oluşan altı kişilik bir grubun hayranı oldukları Emel Sayın’ı kaçırmasıyla yaşadıkları olaylar izleyiciye anlatılır. Kaçırdıktan sonra Emel Sayın’a çok iyi davranan bu grup onun her isteğini zorlansalar bile yerine getirir. Bu grubun hayatını daha yakından tanımaya başladığımız noktada, Emel Sayın bu dost canlısı insanlarla arkadaş olur. Hatta daha da ileri giderek içlerinden Necmi’ye tutulur. Bu noktada Emel Sayın, kendisini kaçıran insanları suçlu olmadığını düşünür ve Necmi’ye duyduğu aşkla beraber sendromun kurbanı olur. Filmin bu suçlu kahramanları çok iyi bir şekilde gösterdiği için izleyicilerde bu insanları hiç suçlu gibi görmez. Filmde zengin kimselerin, halk arasına karışınca gerçek insanlığı tanıyıp aydınlanması klişesinin Emel Sayın üzerinden işlendiğini görürüz.

Patty Hearst – 1988

 patty-hearst-1988-filmloverss.

Gerçek olaylardan sinemaya uyarlanan Patty Hearst, medya devi William Random Hearst’ün torunu Patricia Hearst’ün sıra dışı hikayesini ele alıyor. 1974’te ABD’li terör örgütü Symbionese Kurtuluş Ordusu tarafından kaçırılan Patricia Hearst, bir süre sonra örgütün saflarına katılır ve bir banka soygununda görev alır. Mahkemeye verdiği ifadesinde örgüt tarafından psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kaldığını söyleyen Hearst, 21 aylık bir hapis sürecinden sonra salıverilir. Hatta hapisten sonraki hayatında Cry-Baby, Serial Mom, Pecker, A Dirty Shame ve Cecil B. DeMented gibi filmlerde rol alır. American Gigolo, Light of Day, The Walker’ın yönetmeni aynı zamanda Taxi Driver da dahil olmak üzere birçok filmin senaryosunu kaleme alan Paul Schrader, Patricia Hearst’ün ilginç hikayesini 1988 yılında beyazperdeye uyarladı. Natasha Richardson’ın Patricia Hearst’ü canlandırdığı film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye adaylığı elde etti. Film, Patricia Hearst’ün açıklamalarından yola çıkarak içinde bulunduğu durumdan korkan bir rehinenin durumla başa çıkma çabası üzerinden hareket ediyor. Bunu yaparken de örgütün kurallarına boyun eğen ve zaman içerisinde diğer örgüt üyelerine sempati duyup onlara yardım eden rehinenin, sendroma yakalanma sürecini izleyiciye aktarıyor.

Átame! – 1989

atame-filmloverss

İspanyol sinemasının en kayda değer yönetmenlerinden biri olan Pedro Almodovar’ın hem yazıp hem yönettiği, başrolünde yönetmenin favori oyuncularından Antonio Banderas’ın rol aldığı Átame!, Almodovar’ın filmografisine baktığımızda aslında akıllarda çok fazla yer etmeyen film. Ruhsal sorunları olan Ricky’nin, saplantıyla aşık olduğu uyuşturucu müptelası porno yıldızı Marina’yı kendisine aşık etme umuduyla kaçırmasını ve Marina’nın kendisini kaçıran adama aşık olması yüzünden yaşadığı duygu değişimini anlatıyor film. Yani Stockholm Sendromu’nu, obsesif aşk teması üzerinden irdelemeye soyunuyor. Tabi bunu yaparken Almodovar’ın kendine özgü tarzının anlatımıyla, tekniğiyle ve diyaloglarıyla buram buram koktuğunu fark ediyorsunuz. Almodovar’ın diğer filmleriyle kıyasladığımız zaman hikayenin derinliği açısından beklentiyi karşılayamayan, salt bir film olarak değerlendirdiğimizde ise iyi bir çizgide dikiş tutturan film, Antonio Banderas ve Victoria Abril’in oyunculuk performanslarıyla ve yaratılan renk uyumuyla kayda değer bir yapım olarak izlenmeyi hak ediyor.

A Life Less Ordinary – 1997

a-life-less-ordinary-filmloverss

Danny Boyle, John Hodge ve Ewan McGregor üçlüsünü Shallow Grave ve Trainspotting filmlerinden sonra bir araya getiren, az bilinen ama seveninin oldukça fazla olduğu muhteşem bir seyirlik A Life Less Ordinary. Alternatif bir dünyayı izleyicinin ayakları altına seren film, romantik-komedi türüne farklı bir bakış atıyor. Daha ilk dakikasında sıradan bir romantik-komedi filmi izlemeyeceğimizin sinyalini veren A Life Less Ordinary, Danny Boyle’un basmakalıp formüllerin dışına çıkarak farklı türlerde çok başarılı filmler çekebileceğinin bir göstergesi aynı zamanda. Başrolde yer alan Ewan McGregor ve Cameron Diaz’ın performansıyla da dikkatleri üzerine çeken film, bir Danny Boyle filminin vazgeçilmez ögesi olan harikulade bir soundtrack listesine sahip. Film, işini kaybeden Robert’ın patronunun kızı Celine’i kaçırmasıyla gelişen olayları ele alır. Klişe bir konuya sahip olan filmin esas ilginç noktası ise bu ikiliyi birbirine aşık etmek için görevli olan iki meleğin olaya dahil olmasıdır. Bu iki melek, yarattıkları zoraki aşk üzerinden Stockholm Sendromu’nun ortaya çıkmasına zemin hazırlarlar. Zaman geçtikçe birbirini yakından tanımaya başlayan ikilinin arasında beliren aşk tohumu da bunun en nihayetinde bir göstergesi zaten. Sendromun rehine üzerindeki psikolojik etkisini eğlenceli bir yönden ele almayı tercih eden film, ilk izleyişinizden yıllar sonra dönüp bakabileceğiniz tatlı bir seyirlik olarak akıllarda yer ediniyor.

Buffalo’66 – 1998

buffalo66-filmloverss

Palookaville ve The Funeral filmleriyle tanınan Vincent Gallo’nun yazıp yönettiği, oynadığı, müziklerini yaptığı Buffalo’66; masum olduğu halde beş yıl hapis yatan Billy Brown’ın hapisten çıktıktan sonraki yaşamına ve ailesine söylediği bir yalan sonucunda ürettiği çözüme odaklanıyor. Ailesine karşı kendini ispat etme çabasında olan Billy, bu yalanla başa çıkmanın yolunu tesadüf eseri karşılaştığı Layla’yı kaçırmakta bulur. Layla’yı kendi eşi gibi davranmaya zorlayan Billy’nin Layla ile arasındaki rehin-rehine ilişkisi giderek farklı bir seviyeye gelir ve zamanla Layla’nın Billy’e karşı bir sempati oluşturmasına yol açar. Layla’nın başlarda saf ve korkak, sonlara doğru aklı başında bir insana dönüşmesi Stockholm Sendromu’nun etkisinin görüldüğünü açık bir şekilde belli eder. Buffalo’66, Stockholm Sendromu’na yakalanan Layla’nın zamanla girdiği ruh halini, geçirdiği duygu değişimini iyi bir şekilde izleyiciye yansıtıyor. Bunun yanında Billy üzerinden insanların sevilme ihtiyacını ve bu ihtiyaçtan doğan eksikliğin bir insanın kişisel gelişiminde nasıl etkiler bıraktığını naif bir şekilde anlatan bir yapım olarak akıllarda kalıyor.

The Last Samurai – 2003

the-last-samurai-filmloverss

2000’li yıllardan sonra kariyerini genellikle aksiyon filmleriyle şekillendiren Tom Cruise’un başrolünde olduğu filmin yönetmenlik koltuğunda Edward Zwick oturuyor. 1870’lerin Japonya’sında Amerikan ordusundan Yüzbaşı Nathan’ın ülkenin ilk modern ordusunu eğitmek üzere Tokyo’ya gelmesiyle başlayan The Last Samurai, komuta ettiği ordunun ilk savaşında samuraylara esir düşmesiyle ve lider Katsumoto’nun onu yaşadıkları samuray köyüne götürmesiyle ana hatlarını oluşturur. Katsumoto’nun emriyle hapsedilen Nathan samuray kültürünü, bir samuray savaşçısının nasıl savaşması gerektiğini, bir samuray olmanın kurallarını ve onların yaşayış tarzını benimseyerek bu kültüre adapte olmaya başlar. Hatta bu adapte olma durumu o kadar ileri gider ki günün birinde onu eski cephesine karşı savaş açarken buluruz. Kendi vatanına dönmeyi reddeden, bir samuray savaşçısı gibi yaşamaya seçen Nathan’ın değişimi gözle görülür bir biçimde hissedilir. Film; Stockholm Sendromu’nu kaçıran kişinin rehin aldığı kişiye psikolojik ya da fiziksel bir baskı uygulaması yerine rehineye samuray kültürünü sevdirerek, benimseterek izleyiciye yansıtır. Bu açıdan bakıldığında filmin bu sendromu ele alan yapımlar arasında farklı bir yerde durduğunu görürüz.

In Time – 2011

in-time-filmloverss

Truman Show ile sinema dünyasında tanınan Andrew Niccol’ün yönettiği In Time’ın başrollerini Justin Timberlake ve Amanda Seyfried ikilisi paylaşır. Filmde izleyiciye 25 yaşından sonra fiziksel yaşlanmanın olmadığı ve sadece zamanla yaşamanın mümkün olduğu bir dünya sunulur. Bu dünyada para ve gücün yerini zaman kavramı alır ve insanlar iki gruba ayrılır. Birincisi yoksul bir bölgede kendini ve ailesini canlı tutmaya çalışan insanlar, ikincisi ise zengin ve zamanı çok olan insanlar. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin zamanla ölçüldüğü film, bir cinayetin sanığı olan birinci gruptaki Will Salas’ın başından geçen olayları anlatır. Suçsuz olduğunu ispatlayabilmek için hayatta kalma mücadelesi veren Will, bu amaç uğruna zengin bir insanın kızı olan Slyvia’yı kaçırır. Tahmin edileceği üzere önce Will’e karşı direnen Slyvia, bir süre sonra Will’e aşık olmaktan kendisini alamaz. In Time, elindeki fikri çarçur edip kendisini gece geç saatlerde yayınlanan bir televizyon filmi seviyesine dönüştürüyor. Fikir anlamında güzel bir ton yakalayan film, senaryosundaki kopukluk ve tutarsızlıklarla bir türlü izleyiciyi yakalama konusunda dikiş tutturamıyor. Buna rağmen Stockholm Sendromu’nu işlemesinden dolayı bu yapımı listeye ekliyoruz.

Highway– 2014

highway-2014-filmloverss

2014 yapımı Highway için Stockholm Sendromu’nun Bollywood versiyonu diyebiliriz. Yönetmenliğini ve senaristliğini Hintli yönetmen Imtiaz Ali’nin üstlendiği film, prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Panorama seçkisinde yaptı. İzleyiciden ve eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan film, özellikle başrol oyuncusu Alia Bhatt’ın performansıyla dikkat çekiyor. Düğününden hemen önce fidye için kaçırılan Veera Tripathi’nin aradan zaman geçtikten sonra onu kaçıran Mahabir Bhati ile arasındaki ilişkiye odaklanan, ikilinin birbirlerine aşık olmasıyla akışını sürdüren film, sendromun Veera üzerindeki etkisini iyi yönde gösteriyor. Diğer Bollywood filmlerinden farklı olarak danslı müziklerin kullanılmadığı film, izleyiciye sinematografik anlamda kartpostal tadında görüntüler sunan ve insanlar arasındaki eşitsizlik, ekonomik dengesizlik gibi sosyal problemlere parmak basan bir yapım olarak izleyiciyi selamlıyor. Bollywood’a karşı ön yargıları değiştirebilecek potansiyele sahip Highway, yönetmenin Stockholm Sendromu’na bakışını ve onu yorumlayışını görmek açısından izlemeye değer bir yapım.

Sıla Şahinöz

Sıla Şahinöz

3338 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →