Sosyalizm Konulu Filmler
“Anlatılan senin hikayendir.”
Karl Marx
Sinematografın icadından 1895’te Paris’te Grand Cafe’de yapılan ilk gösterimden itibaren sinema, elit kesimlerce basit bir işçi sınıfı eğlencesi ve “düşük” bir aktivite olarak görüldü. İşçi sınıfına ait bu düşük aktivite, alt sınıfı günlük dertlerinden bir nebze olsun uzaklaştırıyor, güldürüp eğlendiriyordu. Ancak slapstick komedilerden sonra sinema dünyasında bu “düşük” eğlenceyi biraz daha yararlı hale getirebilme furyası baş gösterdi ve alt sınıfı eğitici filmler çekilmeye başlandı. Bu yönelim özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasına denk düşer ve adeta hükümet politikaları şeklinde ulusları bir arada tutmak ve ideolojik bilinç aşılamak ihtiyacıyla güdülenir. Avrupa’da azalan nüfus ve salgın hastalıklar sebebiyle filmler; bu dönemde bulaşıcı hastalıklar, nüfus politikaları, doğru bebek bakımı, toplumsal düzen ve ulus birliği gibi konular üzerinden şekillendirilir.
Rusya’da ise durum biraz daha farklıdır. 1. Dünya Savaşı’ndan bir devrimle çıkan SSCB, sinemanın önemli yer tuttuğu bir uygulamaya başlar: Ajitasyon trenleri. Ajitasyon trenleri Sovyet Rusya’nın en ücra köşelerine gider, oradaki insanları sosyalizmin içinde tutacak eğitici filmler izletirler ve oralarda yaşananları kameraya alırlardı. Döndüklerinde Dziga Vertov ve arkadaşları bu filmleri montajlarlar, izletilecek yeni filmler üretirler ve böylece ülke içinde sinemayla gelen bir eğitim, dolayısıyla birlik sağlanırdı.
Bu noktadan hareketle söylenebilir ki, sinema ilk yıllarından itibaren ideolojilerin en çok başvurdukları “kitleleri etkileme araçları”ndan biri olarak kullanılmıştır. Bugün kapitalizm; sahip olduğu imkanlar ve dünyanın genelindeki hakimiyeti, Hollywood ağı ve ülkelerdeki dağıtım şirketleri düşünüldüğünde en büyük etki alanına sahip ve kendini en çok pompalayabilen, böylece devamlılığını sağlayabilen ideolojidir. Bu dosya, kapitalizmi her gün yeniden üreten filmlerin ezici çoğunluğunun içinde izleyiciye sosyalizmi anlatmaya çalışan sosyalizm konulu filmlerin en öne çıkanları belirlenerek sıralandı.
Goodbye Lenin! (2003)
Doğu ve Batı Almanya’nın Berlin duvarıyla ayrıldığı dönemde sosyalizme gönül veren ve bu konuda çalışmalar yapan bir anne ve oğlu arasındaki sıcak diyaloğun anlatıldığı film, gerçeklerden beslenen yapısına kattığı orantılı kurgusallıkla izleyeni sarıp sarmalayan bir anlatı yapısına sahip. Komaya giren sosyalist annenin duvar yıkıldıktan sonra uyanışını ve kalp krizi tehlikesi sebebiyle hiçbir üzüntü ve heyecan yaşamaması gerektiğini konu alan filmde, Alex’in annesini kaybetmemek için sosyalizmin Doğu Almanya’da yıkıldığını ve kapitalizmin herkesi ele geçirmeye başladığını annesinden gizlemeye çalışmasını izleriz.
Wolfgang Becker’in yönettiği ve Yann Tiersen’in müziklerini bestelediği film, sosyalizmin bir aile içindeki varoluşunu oldukça başarılı bir şekilde izleyiciye aktarmasıyla izlenmesi gereken filmlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
The Revolution Will Not Be Televised (2003)
Venezuela Birleşik Sosyalist Parti’nin lideri olan Hugo Chavez’e 2002 yılında yapılan darbeyi ve bu darbeye karşı adeta ülkece verilen mücadeleyi anlatan filmin yönetmenliğini Kim Bartley ve Donnacha O’Briain üstleniyorlar. Olayların bizzat içinde bulunan ve her anı kaydeden yönetmenler sayesinde bazen eylemcilerin içinde, bazen Chavez’in yanı başında bazen de mecliste olduğumuzu hissediyoruz. Sosyalizmin/sosyalist düşüncenin bir toplumda neleri değiştirebileceğine ve oldukça yakın bir tarihe tüm ayrıntılarıyla tanıklık etmek adına, kesinlikle izlenmeli.
Viva Cuba (2005)
Küba’da birbirlerine sinir olmakla başlayan arkadaşlıkları büyük bir sevgi ve fedakarlık örneğine dönüşen Malu ve Jorgito’nun iki farklı çocuk olmasının yanı sıra bu farklılıklarını onların yetiştirilme tarzlarına ve ait oldukları sınıflara atfeden film, Malu’nun annesini dindar bir burjuva, Jorgito’nun annesini ise sosyalist bir kadın olarak temsil eder. İki anne birbirlerini gördükleri yerde yollarını değiştirir ve birbirlerine adeta düşmanca bakarlar. Film ise bütün bu öğrenilen kalıplardan sıyrıldığında, insan doğasının yine özgürlüğünün peşinden gittiğini ve birbirini sevmenin ne kadar da mümkün olduğunu izleyicisine kanıtlar.
Land and Freedom (1995)
İngiliz sosyalist realist sinemasının en önemli temsilcilerinden olan Ken Loach’un filmografisini bu listeye direkt olarak dahil etmek doğru olacaksa da bir tanesini seçmek gerektiğinde bu film, Land and Freedom olacaktır. Komünist Parti üyesi bir İngiliz olan David’in İspanya İç Savaşı’nda Franco’ya karşı savaşmak için İspanya’ya gidişini ve oradaki milis hayatını konu edinen film, yine çok önemli bir dönemi ve o dönemin sorunlarını gözler önüne seriyor. David üzerinden yönetmenin iç savaşa bakışını izlediğimiz film, sosyalistlerin “Stalin iş birliği yaptı” sorunsalına da değiniyor.
Bu savaşın sadece erkek savaşı olmadığını bilmek güzel olsa da film, “düzenli orduya geçişle gelen yaptırımlar devrimci ruhu gerçekten törpülüyor mu?” sorusuna cevap vermek adına da izlenmesi gereken, sosyalizm konulu filmler içerisinde önemli bir yapım olarak görülebilir.
Reds (1981)
Warren Beatty’nin 1981 yılında yönettiği ve başrolde Jack Nicholson’ı izlediğimiz film 1. Dünya Savaşı sırasında meydana gelen Bolşevik Devrimi’ni ve bu devrimin Amerika’daki yansımaları anlatıyor. Amerikalı gazeteci John Reed’in gerçek hayat öyküsünü konu edinen film, Ekim Devrimi sırasında Rusya’ya giden iki aşığın, Amerika’ya döndüklerinde verdikleri mücadeleye odaklanıyor. 1. Dünya Savaşı’yla birlikte Rusya ve Amerika’da sosyalizm adına neler yaşandığına tanıklık etmek için izlenebilir.
The Motorcycle Diaries (2004)
Ernesto Che Guevara’nın henüz genç bir erkekken çıktığı yolculuğa odaklanan film, Che’nin gençlik dönemine tanık olmak, onu sosyalizme yönlendiren ve ezilen halklar konusunda hassaslaştıran olayların ne olduğunu ve sosyalizmin temelini kavramak adına izlenmesi gereken filmlerden biri olarak değerlendirilebilir.
Bir değişim sürecini de temsil eden bu yolculuk; Latin Amerika yerlilerinin ellerinden alınan toprakları ve çektikleri acıları, Che’nin yol boyunca tuttuğu günlüğün de katkısıyla onun gözünden görmenizi sağlayacak.
Che: Part 1-2 (2008)
İkisi de 2008 yılında çıkan Che biyografileri, Küba devrimini ve Che’nin gerilla yıllarını konu ediniyor. Benicio Del Toro’nun canlandırdığı Che’nin siyasi kimliği hakkında bilgi sahibi olmak adına izlenebilecek olan film, Che’nin Savaş Anıları adlı eserine sadık kalındığını vurguluyor. Buna rağmen Che ve Küba devrimini anlatan iki filmde sosyalizme ve politikaya değinme şeklinin yeterli bulunmaması, filmin Steven Soderbergh gibi Amerikalı bir yönetmenin ellerinden çıkmış olmasına da bağlanabilir.
La Faute a Fidel! (2006)
Julie Gavras’ın yönetmenliğini yaptığı Fransa-İtalya ortak yapımı olan film, 1970’lerde küçük bir çocuk olan Anna’nın ailesinde, İspanya’daki faşist Franco rejimine karşı mücadele veren bir akrabalarının öldürülmesi üzerine değişen algıyı konu ediyor. Oldukça rahat bir hayat süren ailenin yaşadıkları değişim ve savundukları yeni doğrular adına komünel bir hayata geçiş sürecindeki olayları Anna’nın gözünden izlediğimiz film, “sosyalizmi hiç bilmeseydik ilk tepkimiz ne olurdu?” sorusunun cevabı niteliğinde görülebilir.
The Edukators (2004)
Üç kişiden oluşan bir grup arkadaşın, burjuvaların evlerine girip, bir şey çalmak ya da ciddi zararlar vermek yerine eşyaların yerleriyle oynayarak ve notlar yazarak ev sahiplerinde yarattıkları huzursuzluğu anlatan film, bir bakıma “sizin düzeninizi değiştireceğiz” mesajı olarak da okunabilir.
Filmde meydana gelen kırılma ise üç gencin, ev sahibi tarafından yakalanınca onu kaçırmalarıyla başlar. Film, burjuvaziye, her şeyin göründüğü gibi olmayışına ve ideolojilere zekice bir bakışla değinmek adına keyifli bir seyir vaat ediyor.
Modern Times (1936)
Charlie Chaplin’in 1936 yapımı filmi olan Modern Times, kapitalizmin korkunç yüzünün gözler önüne serildiği ve eleştirildiği bir filmdir. Tam da Marx’ın bahsettiği işçi sınıfının yaşadığı yabancılaşma sorunu, filmde makineler ve işçiler arasında kurulan ilişkiyle oldukça başarılı bir şekilde hicvedilerek izleyiciye sunuluyor. Artık bu çarkın içinde makineleşen insan ve bu insanın yok oluşuna değinen film; daha fazla tüketimi destekleyen bir kültürün, üretim aşamasında işçiyi hem kendine hem de ürettiği ürüne yabancılaştırdığının bir kanıtı olarak izlenmesi gereken bir başyapıt olarak değerlendirilebilir.
Ecem Şen
675 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →