Son 20 Yılın En İyi 50 Filmi
Yıl sonu yaklaşırken sadece bir yılı değil, aynı zamanda 2000’li yılların ilk 20 yıllık dilimini de geride bırakmanın heyecanını yaşayacağız. Sinema dünyasının dört bir yanından yıl sonu listelerinin ve 10 yıllık listelerin yapıldığı şu günlerde FilmLoverss olarak biz de Son 20 Yılın En İyi 50 Filmi’ni seçtik. Sinema yazarları, yönetmenler ve sektör profesyonellerinden oluşan 25 kişilik jürimizin kişisel listeleriyle katılım gösterdiği oylamada 294 filmlik bir havuz oluştu. Bu 294 film içinde dışarıda kaldığı için çok üzüldüğümüz filmler de oldu, çok iyi iki film arasında kıyasıya yaşanan puan mücadelesinde bir diğerinin burun farkıyla öne geçtiği de…. Ancak sonuç olarak ortaya 2000’lerin başlarından günümüze dek izlediğimiz filmlerden damıtılmış 50 filmlik bir liste çıktı. Aşk Zamanı, Mulholland Çıkmazı gibi nispeten daha eski filmlerin yanı sıra Toni Erdmann, Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi gibi taze filmlerin de yer aldığı listeye sadece iki yerli film girdi: Bir Zamanlar Anadolu’da ve Uzak. Coen Kardeşler’in üç filmle dahil olmak suretiyle, sıralamaya en çok film sokan yönetmenler olarak dikkat çektikleri listede iki belgesel yer alırken, David Lynch’in televizyon projesi Twin Peaks: The Return de son yılların en önemli görsel ve işitsel olayı olarak jürimizin listesine girmeyi başardı.
Oylamaya katılan ve katkıda bulunan isimler:
Güvenç Atsüren, Şenay Aydemir, Burcu Aykar, Hakan Bıçakcı, Abbas Bozkurt, Mehmet Akif Büyükatalay, Hasan Cömert, Gizem Çalışır, Burak Çevik (Listesinde sıralama yapmadığı için oylamaya etki etmemiştir), Ersan Çongar, Kaan Ege, Ali Ercivan, Murat Emir Eren, Engin Ertan, Ekin Can Göksoy, Aslı Ildır, Kaan Karsan, Aras Keser, Murat Özer, Sezen Sayınalp, Tunç Şahin, Ali Deniz Şensöz, Utku Ögetürk, Esen Tan, Durul Taylan, Deniz Tortum.
Jürinin kişisel listelerine buradan ulaşabilirsiniz.
Son 20 Yılın En İyi 50 Filmi
50. Para Avcısı – The Wolf of Wall Street (2013)

Son olarak The Irishman’le de gerçek bir hikâyeden yola çıkan Martin Scorsese, Para Avcısı’nda Amerikan borsasında önce komisyoncu ardından da Stratton Oakmont’ın CEO’su olan, hırsı ve sefahate düşkünlüğüyle de tanınan Jordan Belfort’un sansasyonel hayatını mercek altına alıyor. Üç saatlik süresini dinamizmi ve ritmi ile avantaja dönüştüren yapım, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dâhil 5 dalda Oscar adayı olmuştu.
49. Avukat – Michael Clayton (2007)
New York’un önemli hukuk bürolarından birinde “sorun çözücü” olarak çalışan Michael Clayton karakterini merkezine alan film, gerilimi yüksek bir anlatı sunarken etkileyici bir karakter çalışması olmayı da başarıyordu. Tony Gilroy’un yönettiği yapım toplam yedi dalda Oscar’a aday gösterilirken Tilda Swinton performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde heykelciğe ulaşmıştı.
48. Kevin Hakkında Konuşmalıyız – We Need to Talk About Kevin (2011)

Lynne Ramsay’in yönettiği, Lionel Shriver’ın romanından uyarlanan Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ın oyuncu kadrosunda, muazzam performanslar sergileyen Tilda Swinton, John C. Reilly, Ezra Miller ve Jasper Newell yer alıyor. Bir kadın hamile kaldığını öğrendiğinde bütün gelecek planlarından vazgeçer ve çocuğu için hayatının gidişatını değiştirir. Ancak bunu isteyerek mi yapıyordur yoksa toplumun baskıyla mı yapmak durumda hissediyordur? Bu ikilemin çocuk tarafından hissedilmesiyle başlanan istenilmemiş olmanın getirdiği istememe çatlağıyla anne oğul ilişkisi filmde kendini vahşi bir şekilde meşrulaştırır.
47. Orada Olmayan Adam – The Man Who Wasn’t There (2001)
Orada Olmayan Adam, değil Coen Kardeşler filmografisinin, 2000’lerin hatta sinema tarihinin en kendine özgü, en orijinal ve en kusursuz filmlerinden biridir demek az bile gelir. Muhteşem bir kara film yapısındaki senaryosuna varoluşçuluk temalarından UFO’lara kadar birçok tartışmalı ve filmin geçtiği 50’ler atmosferini yansıtan ufak ayrıntıyı ustaca yediren Coenler, Roger Deakins’in kendine özgü sepya renkleri ile unutulmaz bir görsellik ve hikâyeyi bir araya getirirler.
46. The Master (2012)

Paul Thomas Anderson imzası taşıyan The Master, II. Dünya Savaşı gazisi, seks düşkünü, alkolik ve uyumsuz Freddie’nin bir gece şans eseri Lancaster Dodd isimli “The Cause” adlı felsefi bir oluşumun lideri ile tanışması akabinde gelişen olayları konu alır. Dodd, bir vaka olarak gördüğü Freddie’yi yakınında tutarak ona kendi tekniklerini uygular. Travmalarını çözümlemek ve toplumun bir parçası olması için ona yeni bir yöntem ve yol sunar. The Master insan doğasını irdeleyen üstelik, bir yandan da savaş sonrası Amerika’sının psikolojik buhranına değinen başarılı bir yapıt olarak hafızalarımıza kazınır.
45. Hayallerin Peşinde – Revolutionary Road (2008)

1950’lerde geçen Hayallerin Peşinde; yaşanan savaş sonrası tek düzeli bir hayat tarzının içinde yeni taşındıkları banliyöde huzurlu bir yaşam için mücadele eden iki çocuklu Frank ve April Wheeler çiftinin zamanla anlaşmazlık ve aldatmalarla devam eden evliliklerinin hikâyesini konu alır. Richard Yates’in aynı adlı romanından uyarlanan film, “Amerikan rüyası” kavramını atlamadan, ilişkiler ve evlilik üzerine etkileyici bir hikâyeye sahip. Titanic’ten sonra ilk kez bir araya gelen Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio’nun muazzam performansları ve Sam Mendes’in yönetmenliğiyle dikkat çeken yapım, bir erkek ile bir kadının dünyalarının ne denli farklı olduğunu yansıtma konusunda da oldukça başarılı bir örnek.
44. Phantom Thread (2017)
Paul Thomas Anderson’un 2017 yılında vizyona giren şimdilik son filmi Phantom Thread, Londra’da 50’li yılların önemli bir moda tasarımcısı olan Reynolds Woodcock ile küçük bir kasabada garsonluk yapan Alma arasındaki sınırları zorlayan bir aşkı ele alıyor. Reynolds’ın hayatında yalnızca birer model olarak yer alan kadınlara bakışının hayatına aniden giren Alma’yla nasıl değiştiğini gözler önüne seren film, yalın fakat çarpıcı diliyle de dikkatleri üzerine çekmişti.
43. Twin Peaks: The Return (2017)
Usta yönetmen David Lynch’in Mark Frost ile birlikte yarattığı 1990 yapımı İkiz Tepeler – Twin Peaks, 2. sezonun ardından ekranlara veda etmiş olsa da zamanla sağlam bir hayran kitlesine kavuşmuş ve kült diziler arasında yerini almıştı. Esrarengiz bir cinayetle sarsılan ufak bir Amerikan kasabasında yaşananları bu cinayeti soruşturmakla görevlendirilen FBI ajanının gözünden anlatan dizi, uzun bir aranın ardından 2017 yılında ekranlara geri döndü. Twin Peaks: The Return adını taşıyan bu yeni sezon izleyiciler tarafından ilgiyle karşılandı ve orijinal seriden bile daha çok beğenilerek tüm zamanların en iyi dizileri arasında gösterildi. Geçtiğimiz yaz aylarında Jim Jarmusch tarafından “Amerikan sinemasının son 10 yıldaki en iyi işi” olarak tanımlanan yapım, Cahiers du Cinéma tarafında da 2017’nin en iyi filmi seçilmişti.
42. Tenenbaum Ailesi – The Royal Tenenbaums (2001)

Wes Anderson imzalı film, bir ailenin bir noktadan sonra bütün planların ve hayallerin anlamsızlaştığı noktasında izleyiciyi yakalar ve ironi ile absürtlüğün iç içe geçtiği bir dünyada komedi ile dramın birleşmesiyle Tenenbaums ailesinin hikâyesini beyazperdeye yansıtır. Filmin hikâyesi üç çocuklu bir ailenin toplumsal olarak normlara uygun geçmişi ile başlar. Bu geçmişte üç çocuk da farklı alanlarda kendilerini bulmuş ve yeteneklerini sergilemektedirler. Ancak bir gün Tenenbaums ailesinde bir kırılma yaşanır; çocukların tam büyüme evrelerine ve hayatı görme anlarına denk gelen bir zamanda babaları evi terk eder. Bu terk ediş ile beraber hayal kırıklıkları ve mücadeleler baş göstermeye başlar ailenin içerisinde. Wes Anderson, kendi özgün üslubuyla aile kurumuna, kalıpların dışına çıkan bir bakış atıyor The Royal Tenenbaums’ta.
41. Pan’ın Labirenti – El laberinto del fauno (2006)

Pan’ın Labirenti; 1944 yılında, iç savaştan beş yıl sonra hâlâ toparlanamamış olan İspanya halkını konu alıtırken, savaşın içinde büyümüş bir çocuğun bilinçaltında yatan korkulu dünyayla insanın kanını donduruyor. Küçük Ofelia, her gün üvey babasının, gözlerinin önünde öldürdüğü onca insanı görmemek için kendini peri masallarına gömüyor. Onun zihninde canlandırdığı fantastik dünya, bizim düşlediğimiz rengarenk çiçeklerle dolu, şirin peri kızlarının prenseslerle oyunlar oynadığı toz pembe dünyanın aksine; kapkaranlık ve korku dolu bir yer. Savaşın yarattığı dehşeti 11 yaşında bir kızın bilinçaltındaki etkileri üzerinden inceleyen modern başyapıt Pan’ın Labirenti.
40. Karanlık Armoniler – Werckmeister harmóniák (2000)
Kendi hâlinde ve dinamiğinde yaşayan bir şehirde her zamanki otorite mücadeleleri devam etmektedir. Tam da alttan alta planlanan bu değişim rüzgârının arefesinden şehre bir sirk gelir. Sonunda tüm şehirde büyük bir karışıklık çıkar. Herkes bu anarşi dalgası içinde ne olup bittiğini öğrenmek istemekte ama bu sırada farkında olmadan bu değişimin bir parçası olmaktadır. Tüm bu anarşinin ortasındaysa bilimsel bir kişiliği olan Janus yalnızca olan biteni anlamaya çalışmasına karşın sonunda büyük bir kaybedişle karşılaşır. Film, Janus’un tüm bu masumiyetine karşı mutlak kaybedişini acı bir şekilde anlatır. Béla Tarr ve Ágnes Hranitzky’nin birlikte yönettikleri filmde, tam altı farklı görüntü yönetmeni çalışmıştır.
39. Köpek Dişi – Kynodontas (2009)

Yorgos Lanthimos’un geniş kitlelere tanıtan 2009 yapımı Köpek Dişi; anne ve babalarıyla birlikte geniş bahçesi olan bir villada yaşayan ve dış dünyayla hiçbir şekilde temas kurmayan üç kardeşin yaşantısını konu alıyor. Lanthimos, çekirdek aile üzerinden yapay bir dünya yaratıyor. Bu dünyadaki çocukların hayatı merak etmeye başlaması ve keşfetme süreci, birtakım absürt durumlar ve mizah ögeleri üzerinden açıklanıyor. Mizah ve absürtlükle yaratılan yeni dünya, sorgulamadan kabul edilen yargıların etrafına büyük soru işaretleri yerleştiriyor.
38. Sessiz Işık – Stellet Licht (2007)

Yönetmen Barry Jenkins’in “Sinemanın en saf hâli. Şimdi hakkında düşününce on yıl önce filmi ilk izlediğimde kapıldığım hislere kapılıyorum.” sözleriyle tanımladığı Sessiz Işık, Carlos Reygadas’ın üçüncü uzun metrajı. Yeni bir kadına aşık olmasının ardından inancının sorgulamaya başlayan bir babayı merkezine alan yapım Altın Palmiye için yarıştığı Cannes Film Festivali’nden Jüri Ödülü ile dönmüştü.
37. Başsız Kadın – La mujer sin cabeza (2008)
Lucrecia Martel’in üçüncü filmi Başsız Kadın, aracıyla bir şeye çarpan ama yola devam eden burjuva sınıfı mensubu Vero’nun yaşadığı hafıza sorunu ele alınıyor. Çarptığı şeyin ne olduğuna bakmayan Vero, oluşan durumdan korku duyarken çevresindeki insanlar ona olayı unutturmaya ve giderek reddetmesini sağlamaya çalışıyorlardı. Bu açıdan film, yarattığı sorunların bedelini ödemeyen burjuva ahlakına ağır bir eleştiri getiriyordu. Eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanan yapım, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmış, Arjantin Akademi Ödülleri’nde En iyi Film, En iyi Yönetmen ve En İyi Orijinal Senaryo dallarında ödül kazanmıştır.
36. Dönüş – Vozvrashchenie (2003)
Anneleri ve büyükanneleriyle yalnız yaşayan Ivan ve Andrey’in hikayesini anlatan film sahildeki bir oyundan sonra eve koşarak gelen kardeşlerin 12 yıldır hiçbir haber alamadıkları babalarının döndüğünü öğrenmeleriyle tümden değişir. Andrey Zvyagintsev, bu ilk uzun metraj filminde hem renk tonlaması hem de karakterler arasındaki ilişkilerle koyu bir distopik atmosfer yaratırken, bir yandan da gerçekliği en saf hâliyle yansıtarak bu dünyayı, Rusya taşrasının yaşadığı bunalım olarak resmeder.
35. Shaun of the Dead (2004)

Shaun’un hayatı pek de istediği gibi gitmemektedir. İşinden nefret etmekte, kimse kendisini önemsememekte ve kız arkadaşı Liz de pek ciddi bakmamaktadır ilişkilerine. Shaun hayatının kontrolünü tekrar eline almaya karar verdiği vakit beklenmedik bir zombi istilası işleri daha da karmaşık hâle getirecektir. Zombi filmlerindeki klişeleri iyi özümseyip bunları komedi unsuru olarak sunan yapımla Simon Pegg ve Nick Frost unutulmaz ikililerden biri hâline gelmişti.
34. Ciddi Bir Adam – A Serious Man (2009)

Coen Kardeşler filmografisi içindeki “nev’i şahsına münhasır” bir başyapıtlardan biri. Musevi geçmişlerine ve çocukluklarının geçtikleri yılların kültürne profesör Larry Gopnik ve ailesi üzerinden bir bakış attıkları bu filmde, Santana ve Jefferson Airplane müzikleri, hahamlar, uzakta yükselen fırtına gibi beliren kanser, ölüm, ayrılık ama yine de kapkara olmayan bir komedi mevcut. Açılış sahnesinden itibaren insanı düşünmeye sevk eden bu oldukça kişisel ama bir kere içine girildi mi insanı alıp götüren film, filmografilerinin en başarılı filmlerinden biri olmayı hak ediyor.
33. Toplayıcılar – Les glaneurs et la glaneuse (2000)
Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden olmasının yanında belgesel sinemanın da usta isimlerinden olan Agnès Varda, 2000 yılında ilk dijital girişimini yaparak eline aldığı kamerasını “toplayıcılara” yöneltti. Agnès Varda bu belgeselde; hem çöpten yemek topladıkları için mahkemelik olan gençlere hem son kullanma tarihi geçmiş ürünleri yiyerek yaşayanlara hem de sanatı için atık malzeme toplayanları odağına aldı. Onun için “topluyor olmanız” yeterliydi. Tarihi bir bütünlük ve güncel çeşitlilik içinde olan bu belgesel, Varda’nın milenyuma girişle beraber kendisine hediye ettiği dijital kamerası ile bize de getirdiği bir yeniliğin oluşumu.
32. Uzak (2002)

Nuri Bilge Ceylan’ın üçüncü uzun metrajı Uzak, karısından ayrıldıktan sonra varoluşsal sıkıntılar çekip uzaklara gitmeyi düşünen Mahmut’la hayallerini gerçekleştirmek için İstanbul’a gelen Yusuf’un kesişen hikayesini anlatıyor. Oldukça karamsar ve karanlık bir tona sahip olan film, Yusuf’la Mahmut arasındaki uzaklığı sunarken izleyicilere kendisiyle baş başa bırakıyor. İstanbul’un eski görünümünü muhteşem görüntü yönetimiyle görme fırsatı yakaladığımız filmin oyuncu kadrosunda Muzaffer Özdemir, Emin Toprak ve Zuhal Gencer yer alıyor. 2003 yılında Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü ile Muzaffer Özdemir ve Emin Toprak’ın paylaştığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan filmin çekimlerinin ardından Emin Toprak’ın bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini üzücü bir not olarak ekleyelim.
31. Sil Baştan – Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)
Jim Carrey ile Kate Winslet’ın başrolünde yer aldığı, Michel Gondry imzalı Sil Baştan; özellikle hafızanın silinmesi temasıyla adından söz ettirmiş ve seyirci karşısına çıktığında olumlu yorumlarla karşılanmıştı. Aynı zamanda Akademi Ödülleri’nde En İyi Özgün Senaryo Ödülü’nü kazanan film, içine kapanık biri olan Joel ile hisleriyle hareket etmeyi seven Clementine arasındaki ilişkinin bozulmasıyla gelişen olayları derinlemesine inceliyor. İki tarafın ayrılık acısını atlatmak için ilişkiye dair her şeyi unutmayı tercih etmesiyle gelişen olaylar; duygusal yoğunluğu olan bir ilişkide tutkunun azalmasını, ardından gelen hüznün yıkıcı etkisini gözler önüne seriyor.
30. Kırmızı Değirmen – Moulin Rouge! (2001)

Dans filmlerinin usta isimlerinden Baz Luhrmann’ın yönetmenliğini üstlendiği Kırmızı Değirmen, Paris’in bohem hayatına dâhil olmak adına şehre gelen yazar Christian ile Moulin Rouge’da sahne alan kabare oyuncusu Satine arasında yaşanan ulaşılmaz aşkı konu ediniyor. Satine’in ölümcül hastalığı ve kabare sahibinin kıskanç tutumu dolayısıyla aşılması zor olan engellerle dolu aşkın sınandığı film, sekiz dalda aday gösterildiği Akademi’den En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Kostüm Tasarımı dallarında Oscar ödülleriyle dönmüştü. Christian ve Satine aşkınının, kabare sahibi Jim’in çift üzerinde uyguladığı psikolojik ve fiziksel baskının ele alınarak betimlendiği Tango de Roxanne sahnesi ise, Moulin Rouge’un en dikkat çekici dans sahnelerinden biriydi.
29. Beni Adınla Çağır – Call Me by Your Name (2017)
Luca Guadagnino’nun yönettiği Beni Adınla Çağır, birbirlerini sadece bedenlerinin değil ruhlarının da bir parçası yapmayı ve hep şizofren kalmayı hedefleyen iki aşığın ve saf tutkunun hikâyesi. Anlatısıyla görsel stilini son derece uyumlu kuran filmin tüm bu güzellikleri bize özel bir şey söyler: Ne kadar çok değişir ve dönüşürsek o kadar çok kim olduğumuza yaklaşırız ve bazen değişimi istemesek, hatta ona karşı koymaya çalışsak da aşk tüm duvarlarımızı yıkar.
28. Sen Şarkılarını Söyle – Inside Llewyn Davis (2013)

Ethan Coen ve Joel Coen’in yazıp yönettiği Sen Şarkılarını Söyle, melankolinin en saf hâlini izleyici karşısına çıkarma özelliğine sahip bir film. Filmin temel olarak üzerine inşa edildiği iki yapı dram ve müziktir. Melankolinin filmin renklerin de bile yer alıyor olması Coen Kardeşler’in sineması içerisinde filmi ayrı bir noktaya oturtmuştur. 60’lı yıllarda New York’ta yaşayan Llewyn Davis hayatını müziği üstüne kurmuştur ve hayali büyük bir müzisyen olmaktır. Ancak zorlu şartlar ile mücadele etmeye ve sanatını yaratmaya çabalarken eski sevgilisinin evinde bir kanepede uyuyup kız kardeşinin sorunlarını dinlemekle hayatını geçirmektedir. Bu yersiz yurtsuzluk içerisinde Llewyn Davis’in içindeki melankoli onun çevresini de sarmaya başlar.
27. Carol (2015)

Todd Haynes’in yönetmen koltuğunda oturduğu Carol; Patricia Highsmith’in tutku dolu romanından beyazperdeye uyarlanmış, on bir yıllık yapım sürecinin ardından vizyondaki yerini almış ve Altın Küre ile Oscar Ödülleri’nde adaylıklar elde etmesiyle hafızalara kazınmıştı. 1950’li yılların muhafazakâr Amerikası’nı izleyiciyle buluşturan film, bir mağazada tezgahtarlık yapan ve daha güzel bir hayat düşleyen Therese ile yürümeyen evliliğinden bunalmış olan Carol’ın tanışmasıyla gelişen olayları konu alıyor. Başrollerinde yer alan Cate Blanchett ve Rooney Mara‘nın muazzam performanslarıyla dikkat çeken film; özellikle Carter Burwell’in müzikleriyle, Oscar adayı Ed Lachman’ın görüntü yönetmenliğiyle ve aşkı en gerçekçi haliyle bizlere yansıtan hikayesiyle gönüllerimizi fethetmeyi başarmıştı.
26. İhtiyarlara Yer Yok – No Country for Old Men (2007)

Coen Kardeşler en başarılı filmlerinden olan İhtiyarlara Yer Yok, çoğu kişi tarafından Javier Bardem’in üstün performansı ile akıllara kazınsa da, klasik anlatı yapısını ve western kalıplarını böylesine bozan, böylesine altüst eden bir film olması sebebiyle de Oscar heykelciğine uzanmış olması, Akademi tarihinin anomalilerinden biri olarak kayıtlara geçmişti. Kurbanlarının yaşama hakkını basit bir yazı tura oyununa dönüştüren, başladığı işi asla yarım bırakmayan psikopat katil Anton Chigurh ve Josh Brolin’in oynadığı kovboy karakterin bir çanta dolusu para sebebiyle kedi-fare oyununa dönüşen ilişkisini anlatan bu çarpıcı ve sert film; klasik western kalıplarını tersine çeviren yapısı, kişilerin kaderinin ilk ateş edenin kim olacağıyla değil de yazı-tura oyununun sonucuna göre belirlendiği sıra dışı atmosferiyle, biraz gotik biraz neo western tarzında olsa da işin özünde tüm bu sabit tür tanımlarının çok dışında bir yerlerde raks ediyor.
25. Bataklık – La ciénaga (2001)
Lucrecia Martel’in 2001 yılında imza attığı, ilk uzun metraj filmidir Bataklık filmini çekti. Filmde Arjantinli bir burjuva ailenin yaşadıklarını anlatılır. Yaz mevsimini çocuklarıyla yazlık evlerinde geçiren aile, burjuva ahlakının sert bir şekilde sorgulandığı bir yapıya sahiptir. Olaylar karşısında duyarsız kalan cinsel olarak birbirine yakınlaşan aile bireyleri, iktidarını kaybeden erkekler ve ile yerli halka gösterilen ırkçı yaklaşımlar filmin temel noktalarıdır. Film, Berlin Film Festivali’nde Alfred Bauer Ödülü’nün sahibi olurken aynı festivalde Altın Ayı ödülüne aday gösterilmiştir.
24. Hiçbir Zaman Burada Değildin – You Were Never Really Here (2017)
Hiçbir Zaman Burada Değildin, izleyiciyi Joe’nun parçalanmış zihnine davet eden bir karakter incelemesi. Joe, Körfez Savaşı’nda savaşmış eski bir asker ve hayatını küçük kızları çocuk fuhuşundan kurtararak kazanan bir kiralık katil. Geçmiş travmalarını işinin gerektirdiği gibi yüksek miktarda şiddet uygulayarak bastırıyor. Hikâye, Joe’nun bir senatör tarafından kaçırılan kızı Nina’yı bulması için kiralanmasıyla başlıyor. Yönetmen Lynne Ramsay’in, travma gibi kişinin zihninin derinliklerinde gizli kalan bir olguyu sinemaya yansıtmak konusunda ortaya koyduğu yenilikçi üslup Hiçbir Zaman Burada Değildin’in en önemli özelliklerinin başında geliyor.
23. Kill Bill Vol.1 & Vol. 2 (2003 – 2004)
Quentin Tarantino’nun altı ay arayla gösterime soktuğu Kill Bill: Vol.1 ve Kill Bill: Vol.2; düğün gününde karnında çocuğuyla Bill ve ekibinin saldırısına uğrayan ve bu ölümcül baskından sağ kurtulup dört yıllık bir komanın ardından hayata dönen Bride’ın ettiği intikam yemini etrafında şekilleniyor. Bride’ın intikam yemini doğrultusunda ölüm listesindeki herkesi bir bir sildiği film, karışık görünen hikâye yapısını başarılı flashback-flashforward anlatımlarla daha akıcı hâle getiriyor. Uçuk dövüş koreografileriyle ve karakterlerin muazam bir şekilde oluşturulmuş altyapısıyla da anlatımını zenginleştiriyor.
22. Beyaz Bant – Das weiße Band (2009)

Michael Haneke tarafında yazılmış ve yönetilmiş olan 2009 yapımı Beyaz Bant, seyirciyi I. Dünya Savaşı öncesine götürüyor. 62. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan film söz konusu zaman diliminde, bir kasabada yaşanan terörizmi sergiliyor. Yönetmenin bakış açısına göre filmde gösterilen terörizm insan üzerinde her gün dayatılan terörizmi temsil ediyor, siyasi ve dini baskıların bir resmini çiziyor film. Bu resmi çizerken yönetmen, okulda verilen eğitim ile bu terörizmin başladığını ve dayatıldığını gösteriyor.
21. Parazit – Gisaengchung (2019)
Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Güney Koreli Bong Joon-ho’nun son filmi Parazit, dünya prömiyerini yaptığı ve Altın Palmiye’ye uzandığı Cannes Film Festivali’nden bu yana 2019’un en çok konuşulan filmlerinden biri şüphesiz. Cannes’ın ardından ziyaret ettiği Telluride, Toronto, Locarno ve New York gibi festivallerde de adından övgüyle söz ettiren yapımın geride bırakmak üzere olduğumuz yirmi yılın son başyapıtlarından olduğunu söylersek abartmış olmayız. Bong Joon-ho’nun daha önceki filmlerinde de olduğu gibi farklı janralarını bir araya getirerek özgün bir sinema dili ve yüksek bir seyir zevki yakalamayı başardığı Parazit’te hayatları iç içe geçen iki ailenin hikâyesi üzerinden ülkesindeki sınıf farklılıklarına ışık tutuluyor.
20. Bir Konuşabilse – Lost in Translation (2003)

Sofia Coppola’nın yazıp yönettiği Bir Konuşabilse, Scarlett Johansson ve Bill Murray’nin unutulmaz performanslarını bir araya getiriyor. Murray’nin canlandırdığı Bob, orta yaşlı Amerikalı bir oyuncudur. Bir reklam filmi çekimi için Japonya’ya gelir ve içine girdiği bu farklı kültür içerisinde yok olmaya başlar çünkü onu çevreleyen dil ve algılar ona fazlasıyla yabancı gelirken kalabalık içerisinde yalnızlıkla mücadele etmesi onu içten içe yiyip bitirir. Ancak aynı otelde Charlotte ile tanışır. Bu iki aynı kültürü paylaşabilen insan farklı kültür içerisinde bir hafta sonunu beraber geçirmeye başlar. Zaman geçmeye başladıkça sessizlik bir anda dile gelmeye başlar ve artık iki insanın melankolisi ayrılamayacak gibi bir şekilde birbirine düğümlenerek büyük br kaos ve aynı zamanda huzur alanı oluşturur. Bir Konuşabilse, hem iki yabancı olmak hem de bir bütün olmak üzerine destansı bir şiirdir.
19. Soysuzlar Çetesi – Inglourious Basterds (2009)

Alternatif bir tarih anlatısı sunan Soysuzlar Çetesi, bahsettiğimiz Tarantino filmografisinde görece bir düşüşü simgeleyen Death Proof ertesine gelmiş bir yükseliş filmi. Orijinal adı Quel maledetto treno blindato olan İtalyan yönetmen Enzo G. Castellari’nin 1978 yapımı filminden esinleniyor ancak ondan oldukça farklı bir hikâye anlatıyor. Merkezinde onun sinemasında aşina olduğumuz intikam teması bulunan yapım, bu tema üzerinden İkinci Dünya Savaşı ve Nazilerle farklı bir hesaplaşmaya girişiyor. Bir taraftan Nazilerin parodisini yaparken, öte yandan Holokost-Yahudi Soykırımı sinemasına alaycı bir yaklaşım getiriyor. İyi bir sinefil olduğunu ve yaptığı sanata saygı duyduğunu bildiğimiz Tarantino, film içinde film yaparak sinema tarihine ve çeşitli filmlere gönderme yapıyor. Filmin etkileyici final sahnesi, tarih dediğimiz kavramı sorunsal hale getirip “öyle değil de böyle olsaydı” diyerek ona alternatif bir yaklaşım getiriyor. Nazilere ve yarattıkları yıkıma olan öfkesini saklamıyor, bu öfke “Tarantinovari” bir stille dışa vuruluyor.
18. Cinayet Günlüğü – Salinui chueok (2003)
Bu yıl Altın Palmiye ödüllü Parasite ile adından övgüyle söz ettiren Bong Joon-ho‘nun unutulmaz filmleri arasında yer alan 2003 yapımı Cinayet Günlüğü, yönetmenin birçok filmin olduğu gibi tür kalıplarıyla oynamasıyla dikkat çekiyor. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan 2003 yapımı Cinayet Günlüğü Güney Kore’nin ilk seri katilini yakalamaya çalışan iki dedektifin öyküsünü beyazperdeye yansıtmış, gerçekte olduğu gibi filmde de bu cinayetlerden kimin sorumlu olduğu sorusu cevapsız kalmıştı.
17. İhtiyar Delikanlı – Oldeuboi (2003)
Chan-wook Park’ın 2003 yılında yönettiği İhtiyar Delikanlı, intikam arayışındaki Dae-su Oh’un göze aldıkları, aksiyon sahneleri ve tabii ki dillere destan sürpriz sonu ile popüler kültüre mal olmuş başyapıtlardan biri. Yönetmenin ünlü İntikam Üçlemesi’nin ikinci filmi olan Oldboy, sadece üçleme içerisinde değil, tüm intikam filmleri içerisinde özel bir yere sahip. Fakat bu film yalnızca hikâyesiyle değil; hikâyesini destekleyen sinematografik anlatımdan plan sekansların da yer aldığı dahiyâne kurgusuna, muazzam oyunculuklardan filmin intikam konulu senaryosuna, duygusal derinlik katmak için tekrarlanan plan kompozisyonlarına ve simgesel tasvirlere değin; ince ince işlenmiş bir sanat eseridir.
16. Öldürme Eylemi – The Act of Killing (2012)

Sinema tarihinin en rahatsız edici belgesellerinden biri olan Öldürme Eylemi, Joshua Oppenheimer’ın araştırmacı belgeselcilikle birlikte bir topta erittiği sürreal sinema anlayışı sayesinde oldukça eşsiz bir tecrübeye dönüşüyor. En iyi tanımıyla, film içinde film kurguluyor. Böylesi vahşice işlenmiş bir cinayetler dizisini hiç alışık olmadığımız bir şekilde inşa etmeyi tercih ediyor. Filmin kahramanlarını, katliamı gerçekleştiren infazcılardan ve paramiliter grup liderlerinden seçiyor. Endonezya’da geçirdiği yıllar boyunca edindiği bağlantılar ve birikim ile birlikte analitik bir belgesel çözümlemesiyle olayları didaktik bir biçimde anlatmaktansa, yeniden canlandırmayı tercih ediyor. Peki, 1 milyona varan ölümün gerçekleştiği bir katliam nasıl yeniden canlandırılabilir? Bunun cevabı, kendilerini özgür birer insan olarak tanımlayan ve yıllar içinde devlet politikalarıyla birlikte iyice kahraman statüsüne yerleşmiş çete ve paramiliter liderleri tarafından veriliyor.
15. Son Umut – The Children of Men (2006)
Meksikalı usta yönetmen Alfonso Cuarón’un imzasını taşıyan Son Umut’ta insanlık, neslinin tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. 2027 yılı itibarı ile hiçbir şekilde anlam verilemeyen olaylara sahne olmaktadır dünya. Artık üremek diye bir şey gerçekleşmemektedir. Bu durum siyasi açıdan da tüm dengeleri sarsarken bir grup insan, varoluşlarını bu gidişata teslim etmiş, bir diğer grup ise mevcut durumu değiştirmek için baş kaldırmıştır. Bu süreçte Büyük Britanya, yönetim biçimi olarak kullandığı askeri emperyalist sisteminden ötürü kargaşaya engel olmayı başaran ve huzurunu koruyan ülke konumundadır. Theo, bu olaylar içinde geride duran bir bürokrat konumundayken bir gün kaçırılır. Toplumsal olan ile bireysel olan arasında kurduğu dengenin yanında özellikle Cuarón ve görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin teknik anlamda harikalar yaratmasıyla Son Umut, 2000’ler en iyi bilimkurguları arasına adını kolaylıkla yazdırır.
14. Kutsal Motorlar – Holy Motors (2012)
Kendine has bir sinema dili geliştiren Fransız yönetmen Leos Carax’ın en “garip” filmlerinden biri olan Kutsal Motorlar, birçok açıdan yönetmenin en sert ve en eleştirel filmi. Film aslen, Michel Gondry ve Bong Joon-Ho ile yaptığı Tokyo! isimli filminde kullandığı Merde karakteri üzerinden çeşitlemeler mantığıyla oluşturulmuş ama hikâye olarak ortada oldukça ilginç bir iş var. Öyle ki filmi iş dünyası üzerine bir taşlama olarak değerlendirenler olduğu gibi sistemsel bir felsefi eleştiri taşıdığını düşünenler de var. Film ortaya koyduğu söylemi güçlendirmekten ziyade onu genişletme amacı güttüğü için filmin okumasını yapmak oldukça zor ama bu elbette ki Kutsal Motorlar’ın değerinden bir şey kaybettiği anlamına gelmiyor; bilakis filmin söylediği şeyler bir yerden sonra her şey ve herkes hakkında bir söyleme dönüşüyor. Filmin onlarca metafordan oluşan sürreal anlatısı gerçekle illüzyonun iç içe geçmesine sebep oluyor.
13. American Honey (2016)
Andrea Arnold, dördüncü uzun metraj filmi American Honey’de karakteristik yönlerinden biri olarak yine 1:37:1 ölçeğinde izlediğimiz film, “Amerikan Rüyası”nı ters ve aslında o kadar da parlak olmayan tarafından ele almak istiyor. Yol boyunca çizdiği rota ile bu rüyayı irdelemeye devam ediyor. Bireysel çıkış noktalarından daha geniş ve toplumcu çıkarımlara varabilen bir yolculuk American Honey. Tutku, aşk, hırs ve aidiyet arasında gezinirken savrulmamaya çalışan genç Star’ın evden kaçışını anlatan American Honey, gençlik hissiyatını beyazperdeye en net şekilde yansıtabilen yapımlarında başında geliyor.
12. Şüphe – Beoning (2018)

Güney Kore sinemasının en önemli yönetmenlerinden Lee Chang-dong’un, önceki filmi Poetry’den sekiz yıl sonra çektiği Şüphe, usta yazar Haruki Murakami’nin Barn Burning isimli kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanan bir anlatı sunuyor. Fakat film, bu öykünün yapısını alabildiğine zenginleştirerek, orijinal metni çok daha kompleks bir yapıya kavuşturuyor. Hikâyede, filmde gördüğümüz olayların sadece sınırlı bir miktarı yer alıyor. Buradan hareketle Lee Chang-dong ve filmin senaryosunu yönetmenle birlikte kaleme alan Jung-mi Oh’un orijinal metinden ilham olarak, onun açtığı kapılardan geçerek filmlerini özgün bir anlatıya dönüştürdüklerini söyleyebiliriz.
11. Ruhların Kaçışı – Sen to Chihiro no kamikakushi (2001)

Japon animelerini başlı başına bir kültür olarak niteleyebiliriz. Kendi kuralları, kendi anlayışları olan animelerin bilinirliklerinin artmasına bağlı olarak hayran kitleleri de her geçen gün artıyor. Bazıları dizi formunda olsa da uzun metrajlı film formunda olan animelerin son derece başarılı örneklerini izledik, izlemeye devam ediyoruz. Hayao Miyazaki, bu filmlerin en büyük ustası olarak görülmektedir. İnsanın kendisi ve doğayla ilişkisini merkezine alan başyapıt seviyesinde birçok film ortaya koymuştur usta Miyazaki. Yönetmenin en bilinen filminin ve tüm kariyeri boyunca işlediği temaları tek bir potada eriten başyapıtının Ruhların Kaçışı olduğunu söyleyebiliriz.
10. Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi – Portrait de la jeune fille en feu (2019)

Kabakçığın Hayattı – Ma vie de Courgette filmiyle 2017 César Ödülleri’nde En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü kazanan Céline Sciamma’nın yönettiği film; 1760 yılında izole bir adada geçiyor ve manastırdan yeni ayrılan Héloïse’in düğün portresini yapması için görevlendirilen Marianne’in hikâyesini anlatıyor. Marianne’in gönülsüzce evlenmek üzere olan Héloïse’in portresini onun haberi olmadan yapması gerekiyor. Marianne de çareyi gündüzleri genç kadını izleyip, akşamları portresini yapmakta buluyor. Héloïse özgür bir kadın olarak son günlerini geçirirken, bu iki kadın arasındaki beklenmedik bir yakınlık ve çekim doğuyor.
9. Zodiac (2007)
İzleyiciyi bilmeceler yığını içine bırakmayı seven yönetmen David Fincher’ın imzasını taşıyan Zodiac, rastgele seçilen kurbanlarını hiç bir algoritmanın tutmadığı yerlerde öldüren bir seri katilin hikâyesini ele alıyor. Fincher diğer filmlerinde olduğu gibi izleyiciyi, karanlık bir atmosferin içinde bir seri katilin peşinde koşan gazeteci Robert Greysmith, Paul Avery ve dedektif David Toschi’nin yanına davet ediyor. 60’lı yıllarda başlayan ve uzun yıllar süren cinayetler, gazetecilere gelen şifreli mektuplar ve bu olay etrafında bu cinayetleri çözmeye çalışan üç adamın yaşadıklarının anlatıldığı film, Robert Greysmith’in aynı adlı romanından uyarlanmış gerçek bir hikâye.
8. Mad Max: Fury Road (2015)

George Miller‘ın uzun yılların ardından kendi üçlemesine yeni bir film daha eklediği 2015 yapımı Mad Max: Fury Road, son yılların hem teknik hem de hikâye anlatıcılığı bakımından en kusursuz filmlerinden bir tanesi kuşkusuz. Post-apokaliptik bir dünyada geçen film, Immortan Joe isimli hükümranın deyim yerindeyse ‘damızlık’ olarak kullandığı dört kadının Imperator Furiosa tarafından kaçırılmasının ardından Max Rockatansky, ya da nam-ı diğer Mad Max’in de bu bu gruba katılarak peşlerindekilerden kaçmasının hikâyesini hiç durmayan bir aksiyon düzleminde anlatıyor.
7. Bir Ayrılık – Jodaeiye Nader az Simin (2011)
Asghar Farhadi’nin bol ödüllü filmi Bir Ayrılık, hayran bırakan oyunculukları, yönetimi ve ustaca oluşturulmuş diyaloglarıyla özünde insan olmaya dair kıymetli tespitler barındırıyor. Temelinde bir karı-kocanın ayrılığı üzerinden ilerlese de ülkeden ayrılış, anne ve babadan ayrılış ve doğru bilinenden ayrılış gibi çok çeşitli ayrılma temaları içeriyor. Katmanlı bir hikâyeye sahip olan Bir Ayrılık, herkesin birbirinden sakladıklarıyla çözümsüzlüğe doğru ilerleyen bir olay örgüsünde, “doğru” söylemenin koşullarını ve hatta sonuçlarını araştırırken insanın çetrefilli doğasına atıfta bulunuyor. Adaletin öykünün merkezine oturması sebebiyle bu kez film, ahlaki ikilemleri dinin yanı sıra bir de sistemle iç içe geçirerek doğrunun mutlaklığını tartışıyor.
6. Kan Dökülecek – There Will Be Blood (2007)
Upton Sinclair’in “Oil!” isimli 1927 yılında yayımlanan kitabından uyarlanan, usta yönetmen Paul Thomas Anderson’ın Akademi Ödülleri’nde En İyi Görüntü Yönetimi ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandıran 2007 yapımı filmi Kan Dökülecek, kapitalizmin yükselişine dair tüm zamanların en önemli filmlerinden biri şüphesiz.. Daniel Day Lewis’in muazzam performansı, Paul Thomas Anderson ve Robert Elswit birlikteliğinin atmosfer yaratımıyla Kan Dökülecek, para, din ve soy üzerine, hepsinin ortak noktası, kana bulanmış bir film.
5. Toni Erdmann (2016)
Maren Ade’nin üçünü uzun metraj filmi Toni Erdmann, hayatta azami rol üstlenmiş bir adamın mutsuzluğu giderme uğruna çıktığı eğlenceli bir yolculuk olarak. Kurumsal kaygıda kaybolmuş kadına bir sonraki adımın nereye atılacağının önemsizliği gösteren bir film. Toni Erdmann’ı değerli kılan da bu! Güneşin altında kavrulmuş, rüzgarlı sahilde kuma basılmış ayak izi kadar tanımsız, ayakta hissedilen sıcaklık kadar eşsiz olması.
4. Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)
Nuri Bilge Ceylan, 2011 yılında Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan altıncı uzun metrajlı filmi Bir Zamanlar Anadolu’da ile tekrar taşranın sıkıntılı dünyasına ama bu sefer bir cinayet hikâyesinin gerilimi ile dönüyor. Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan’ın elinden çıkan ve gerçek bir hikâyeden esinlenen senaryosuyla, Nuri Bilge Ceylan’ın yönetmenliğinde sıradan bir hadiseden incelikli ayrıntılarla örülmüş iki buçuk saatlik muhteşem bir seyirliğe dönüşen film, ücra bir Anadolu kasabasındaki cinayet soruşturmasını konu edinirken bir yandan da Türkiye’nin incelikli bir panoromasını çıkarıyor.
3. Saklı – Caché (2005)
Şiddet unsurunu sahneye yansıtmadan izleyicinin ruhuna işlemesini sağlayan ve izleyici koltuğunda bizleri her zaman rahatsız etmeyi başaran usta yönetmen Michael Haneke’nin hem yönettiği hem de senaryosunu kaleme aldığı Saklı; gerçek bir hikâyeyi muazzam bir kurguyla buluşturan Haneke sinemasının başarılı örneklerinden biri. Geçmiş günahlarla yüzleşmek, vicdan, merhamet, öfke, şüphe gibi kavramları açık bir dille ortaya koyan yapım, aslında ahlak değerleri ekseninde karşımıza çıkıyor. Georges ile Anne’nin Pierrot isminde bir oğulları ve entelektüel bir yaşantıları vardır. Günün birinde kapılarının önüne isimsiz bir paket bulan Georges ile Anne; bir çocuğun elinden çıkmışa benzeye, ağzından kan gelen bir yüz resmine sarılmış video kasetten oldukça huzursuz olurlar. Kasette sabit bir kameradan evlerinin önünün gün boyu kayda aldığı görülür ve biz kasetler çeşitlendikçe Georges’un çocukluktan kalma bir sakladığını anlarız.
2. Mulholland Çıkmazı – Mulholland Dr. (2001)
Sinema tarihine damgasını vurmuş yönetmenlerden David Lynch, Hollywood’un benimsediği ve zorla kabul ettirmeye çalıştığı anlatıdan, kurgudan, gerçeklikten soyutlayarak Hollywood’u, kendi üslubuyla anlatır Mulholland Çıkmazı’nda. Mulholland Drive’da yol alan lüks araç yolda durur; şoför ve yanındaki adam arka koltuktaki kadına silâh çekip onu araçtan çıkarmaya çalışırlar fakat yolda yarışan iki araçtan biri limuzine burun buruna çarpar. Araçtan sağ çıkan kadın Los Angeles’a iner. Tatile çıkan yaşlı bir kadının evine sığınır ve yaşlı kadının oyuncu olmak üzere şehre gelmiş yeğeni Betty ile tanışır. Filmin anlatısı, Betty’nin oyunculuk kariyeri ve kendini Rita olarak tanıtan ve kaza yüzünden hafıza kaybı yaşayan kadının gizemini çözmek üzerinden şekillenir. Betty ve Rita’nın ilişkisi gittikçe garip ve içinden çıkılmaz bir hâl alırken, Lynch’in yarattığı bu girdap Hollywood’un insanı nasıl bir karanlığa çektiğine dair bir kabus inşa eder.
1. Aşk Zamanı – Faa yeung nin wa (2000)
Beyazperdeye aktarılan en acıklı en gerçek aşk hikâyelerinden biridir Aşk Zamanı, bizim için en özeli kuşkusuz. Romantizmin, hayatımızı idame ettirmek için kurduğumuz evlilik kurumuyla çakışmasını, ‘komşular ne der’ düşüncesi ve içselleştirilen normlar yüzünden nasıl doya doya yaşanamadığını Wong’un eşsiz sinemasında yeniden, şiirsel ve bir o kadar da gerçekçi bir temsille tekrardan yaşama şansı yakalarız. Aşkın yüceliğinin fantastik hikâyelerdeki gibi aşılan engellerden değil, onun altında ezilenlerde bıraktığı sonsuz etkide olduğunu hatırlatır bize. Belki onların da ileride yaşayacağı gibi tutunulması gerektiğini hissettiren ya da sadece bir kaçamakla eşlerinin geride bıraktığı bu iki insanı birleştiren yalnızlıkları olur yine ve ister kader ister ihtiyaç bağlamlarında ele alınsın, birbirlerine dokunurlar ve bunun etkisi sonsuzdur.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →