· 11 dk okuma

Son 10 Yılın En İyi 10 Türk Filmi

Son 10 Yılın En İyi 10 Türk Filmi

Bu yıl sinemamızın 100. yaşını kutlarken, uluslararası arenada kendimizi göstermenin, en tepeye oynayıp, ödüllerle dönebilmenin haklı gururunu da yaşıyoruz. Olumlu-olumsuz pek çok gelişmenin birlikte yaşandığı son dönemde ürettiğimiz filmlere bakarak “Türk Sineması”nın önüne “Yeni” sıfatını eklememiz gerektiğini düşünüyorum. Peki, bu günlere nasıl geldik ve yeni derken ne kast ediyoruz? Seks filmleri furyası ve Yeşilçam döneminin sona ermesiyle yapımcısından yönetmenine ve hatta oyuncusuna kadar ülkemizde korkuyla yaklaşılan bir sektör haline gelen sinema; her batışın bir çıkışı olması misali çağını yakından takip eden, tabu yıkan, algılarla oynayan, çevresine geniş açıyla bakan bir sinemaya evrilerek küllerinde doğdu diyebiliriz bir yerde. 90’lı yıllarda Yavuz Turgul ve Ömer Kavur gibi eski tüfeklerin özentiden uzak özgün eserlerinin yanında yeni bir kuşağın (Zeki Demirkubuz, Mustafa Altıoklar, Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem Ferzan Özpetek, Serdar Akar…) sinemaya adım atması ve yeni kuşak yönetmenlerimizin kendi hikayelerinin peşine düşmeleri değişimin en önemli ayağıydı. Şüphesiz ki, “Yeni Türk Sineması”nın öncü olarak adlandırabileceğimiz isimleri 90’lar gençliğini derinden etkiledi ve 2000’li yıllarda bir şekilde kendi filmlerini çekmeye başladıklarında birebir yaşadıkları dönemin sinemasını örnek aldılar.

90’lı yıllarda seyircinin güveninin geri kazanılması, 2000’li yıllarla birlikte ticari sinemanın şahlanmasına, ona paralel olarak da her telden filmin üretildiği bir döneme giriş anlamı taşıyordu. Yakın dönem siyası olaylarıyla yüzleşmek, Kurtuluş Savaşına, Osmanlı tarihine bakabilmek, zamansız ve mekansız hikayeler anlatabilmek, kendi kültürümüzden korku filmleri üretebilmek, gişe kaygısı gütmeden bireyin iç dünyasına dalabilmek, bıçak sırtı konulardan cesur filmler çekebilmek mantalitenin değiştiğinin açık bir göstergesi. Her ne kadar sansür ve yasaklarla sinemamızın önünü tıkansa da “Yeni Türk Sineması”nın yolu açık…

Ümit Ünal, Semih Kaplanoğlu, Fatih Akın, Yılmaz Erdoğan, Çağan Irmak, Taylan Kardeşler, Ezel Akay, Tolga Örnek, Özcan Alper, Seyfi Teoman, Yüksel Aksu, Onur Ünlü, Tayfun Pirselimoğlu, Pelin Esmer, Emin Alper ve adını zikredemediğim birbirinden başarılı sinemacı, 90’lı yılların öncü kuşağına katılarak, fason film üretiminin çığrından çkmaya da başladığı son dönemde söyleyecek bir sözü, bir derdi, kimliği olan bir sinemanın peşine düştüler.

Son 10 Yılın En İyi 10 Filmi listeme geçmeden belirtmek istediğin noktalar var. Son 10 yıla damgasını vurduğunu düşündüğüm Reha Erdem ve Nuri Bilge Ceylan listemde öne çıktılar. Yönetmen bazında çeşitlilik yakalama adına bir yönetmenden ikiden fazla film almamaya dikkat ettim. 2000’li yıllara İtiraf ve Yazgı gibi çok önemsediğim iki filmle giren Zeki Demirkubuz, son 10 yılda Kader ve Yeraltı ile yine takdir ettiğim işler ortaya koysa da bu seçkiye girmeyi başaramadı. Semih Kaplanoğlu ve Yumurta, Süt, Bal üçlemesinin de kaderi aynı oldu.

2005 – 2014 yılları arasında üretilen filmleri esas alarak oluşturduğum Son 10 Yılın En İyi 10 Türk Filmi:

10 – Kusursuzlar

[youtube video_id=”W4ASkVvNtsw” width=”600″ height=”350″]

50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleriyle dönen Kusursuzlar, çıkışını Canavarlar Sofrası ile yapan Ramin Matin’in, başta oyuncu yönetimi olmak üzere ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğunu ispatlayan önemli bir film. Çeşitli sebeplerle birbirlerinden kopmuş iki kız kardeşin, kaybettikleri anneannelerinin Çeşme’deki yazlığına sözde tatile gelmeleriyle aralarındaki problemlerin bir bir ortaya dökülmesini ve yüzleşmelerini anlattığını söyleyebileceğimiz film; henüz ilk dakikalarından itibaren iki kardeş arasındaki uzaklığı ve gerilimi ustalıkla vermeyi başarıyor. Kardeşlerin arasındaki sırrın açığa çıktığı sahnede İpek Türkcan ve Esra Bezen Bilgin’in göz dolduran performanslarıyla etki dozunu artıran Kusursuzlar; erkek egemen bir toplumda, merkezine aldığı iki kadın karakteriyle hasıraltı edilen kadın sorunlarını dile getiriyor. Kan bağının büyük ve güçlü olana çeşitli sorumluluklar yüklemesi ve “koruma içgüdüsü” ile hareket ettirmesi, küçük ve zayıf olanın ise benzer şekilde “korunma ihtiyacı” duyması, karakterlerimizin yaşanmışlıkları sonrasında çelişkili durumlar yaratyor. Bu uzun sürecin yarattığı tahribat da Kusursuzlar’ı kusursuz bir karakter draması yapmaya yetiyor.

9- Takva

[youtube video_id=”JbK3T-rRO7s” width=”600″ height=”350″]
Gösterime girdiğinde gerek ülkemizde gerekse de yurt dışında aldığı ödüllerle adından söz ettiren Takva, sinemamızın pek el atmadığı tarikatlara içerden bir bakış atarak, kimi tartışmalar yaratmış oldukça başarılı bir işti. Özer Kızıltan’ın ilk uzun metraj denemesi olan Takva, bilindiği gibi Allah korkusuyla günahlardan sakınmak anlamına geliyor. Filmde kendi halinde yaşayan, inancı kuvvetli biri olan Muharrem’in, bir tarikat şeyhinin dikkatini çekmesi ve sayısız mülkünün kiralarını toplaması için onu seçmesiyle bilmediği bir dünyanın içine giren bir adamın, sahip olduğu değerlerin sarsılmaya başlaması ve kontrolünü kaybetmesi ele alınıyor. Evet Takva bir tarikata içerden bakıyor ama asıl meselesi uhrevi ile dünyevi olanın ikisine birden sahip olmak isteyen inançlı insanların yaşadıkları çelişkiyi, gitgelleri ve bu durumun bireyler üzerinde yarattığı olumsuz etkileri irdelemek. Bunu da bir karakter ile veren Özer Kızıltan, Muharrem’in sahip olduğu değerleri yitirişini, yaşadığı kültür şoku neticesindeki dönüşümünü enfes bir sinematografiyle beyazperdeye aktarıyor. Rüya ve zikir sahnelerinin başarısı, başta Erkan Can olmak üzere tüm ekibin inandırıcı performansları gibi artıları da Takva’yı son dönemin en iyileri arasına yazdırmaya yetiyor.

8- Babam ve Oğlum

[youtube video_id=”3ggMtq0ASHc” width=”600″ height=”350″]

Genel kitleyi yakalama anlamında son dönem Türk sinemasının en başarılı ismi olan Çağan Irmak’ın, sessiz sedasız vizyona girip, seyirciden aldığı geri dönüşle birlikte çığ gibi büyüyerek gişe rekoru kıran Babam ve Oğlum’u bu başarısını büyük oranda samimiyetinden ve insanımızın duygusal yapısından alıyordu. Ama elbette ki filmin başarısını yalnız bu şekilde açıklayamayız. Bir yanda temelde politik duruşları sebebiyle ayrı düşen bir baba-oğul, öte yanda ise birbirlerine doyamadan ayrılmak zorunda kalacak bir baba-oğul hikayesi anlatmaya koyulan Irmak, 80 darbesini arka plana yerleştiriyor, sinemamız açısından klasik öğeleri ve durumları damardan bir duygusallıkla vererek hayli etkileyici bir iş ortaya koyuyordu. Sinemamızın 12 Eylül’le geciken yüzleşmesinde küçük de olsa rol oynayan, Çetin Tekindor ve Fikret Kuşkan başta olmak üzere tüm ekibin etkili-doğal oyunları, Irmak’ın hikayesine olan inancı, anlatısı ve çözdüğü formülle Babam ve Oğlum, son dönemin kendi alanında en iyi örneği… Son 10 yılda pek çok sinemacıya ilham ve cesaret vereren, örnek gösterilecek bir başarı öyküsü Babam ve Oğlum.

7- Gözetleme Kulesi

[youtube video_id=”8HEzaXn5FiA” width=”600″ height=”350″]

Pelin Esmer’e 19. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran Gözetleme Kulesi, yönetmenin tarzını oturttuğu film olarak öne çıkıyor. Esmer, Seher’in dramıyla ülkemizdeki genç kızların kemikleşmiş sorunlarından birini merceğine alıyor. Film, 2013 Türkiye’sinde ebeveynlerin hala değişmeyen “kız çocuğu” algısının nasıl sonuçlar doğurabildiğini gerçekçi gözlemlerle perdeye taşıyor. Bir anlamda kesişen yollar hikayesi olarak da bakabileceğimiz Gözetleme Kulesi’nin en önemli özelliği yönetmenin minimal tarzında gizli. Filmin, minimal sinemamız içerisinde ayrıksı durmasındaki ana etken farklı damardan beslenen iki hikaye anlatması diye düşünüyorum. Açarsak; Nihat’ın gözetleme kulesindeki yalnızlığı, yaşadıklarının onu bu noktaya sürüklemesi klasik minimal film şablonuna cuk oturuyor. Seher’in durumu ise çok farklı… Sessiz başlayıp bir isyanın sesine dönüşüyor ve film sona yürürken ani çıkışları, duygusallığı ve iki karakterin birbirini tamamlamasıyla kendine has bir minimal anlatı doğuyor. Toparlarsak; Pelin Esmer fazlasıyla bizden olan hikayesini seyircisine yabancılaştırmadan anlatmayı başarıyor, Olgun Şimşek ve Nilay Erdönmez’in üst düzey performanslarıyla iz bırakan bir eser olup çıkıyor Gözetleme Kulesi.

6- Nar

[youtube video_id=”nu8kQnUfEdo” width=”600″ height=”350″]

80’li ve 90’lı yıllarda senarist kimliği, 2000’li yıllrda ise yönetmenliğiyle yeni kuşak sinemacılarımız içinde önemli bir yer edinen Ümit Ünal, zamansal sıçramalı tek mekan filmi Ara’dan sonra bir kez daha -giriş ve son kısmını saymazsak- bu alanda ürün verdiği ve bu kez bir kesişen hayatlar hikayesi anlattığı yedinci uzun metrajı Nar; karakterler arasındaki gerilimi kapalı alanda sıkışmışlık durumuyla destekleyen taze fikirlerle dolu bir film. “Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: hem çok benzeriz hem de çok farklıyız” diyen Ümit Ünal, bugünün dünyasında örtülü de olsa devam eden sınıfsal farklılıklara dikkat çekiyor Nar’da. Bununla birlikte dünya değişse de modernleşse de güçlü olanın ayakta kaldığı düzenin değişmediğini söyleme fırsatı buluyor yönetmen. Hikayenin başa sarılıp karakterlerin değişmesiyle de filmin en önemli cümlesi kuruluyor: “Hepimiz farklı hayatlar yaşasak da aynı sistemin bir parçasıyız ve bugün “öteki”nin başına gelen yarın seni bulabilir.” Adalet arayışından, vicdani sorgulamalara uzanan bir karakter draması Nar; teatral tadıyla, diyaloglarındaki incelik ve genel olarak Ümit Ünal’ın birinci sınıf işçiliğiyle sinemamız adına gerçek bir övünç kaynağı…

5- Sen Aydınlatırsın Geceyi

[youtube video_id=”yeibu2aqO5M” width=”600″ height=”350″]

Sen Aydınlatırsın Geceyi’ye hazırlık olarak nitelendirebileceğimiz Polis, Güneşin Oğlu ve Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi filmlerinde kendine has üslubunu, mizahını ve fantastik dokunuşlarını gördüğümüz Onur Ünlü, o filmlerde kıvamı tutturamamış ve pek başarılı olamamıştı. Sen Aydınlatırsın Geceyi ile bırakın kıvam tutturmayı sinemamız için devrim niteliğinde bir eserle çıkageldi Ünlü. Karakerlerimizin her birinin süper güçlerle donatıldığı ve ancak bu durumun olağandan öteye gitmediği, adresi belli ama dünyadan kopuk bir kasabadayız. Kendi küçük dünyalarında farklılılıklarının farkında olmadan yaşayıp giden sıradışı insanların sıradan hayatlarını, gerçeklikle örülmüş bir fantezi dünyası olarak betimleyen Ünlü; absürd durumları ciddiye almıyor, neden öyle olduklarını sorgulamıyor, mizahı elden bırakmadığı gibi genel olarak ciddi bir tavır takınıyor da diyebiliriz. Özetle yönetmen bu kez ne yaptığını gerçekten biliyor. Hikayenin aşk odaklı kurulması ve yan hikaye üretmedeki sıkıntıları etkisiz bir son ile düğümlenince büyük bir fırsat kaçırılmış oluyor ancak kendi sınırlarını bilip fantastik film yapabileceğimizi göstermesi, melankolik havası ve siyah-beyaz tercihiyle sinemamızda örneğine rastlamadığımız türde estetik bir haz vermeyi başarıyor Sen Aydınlatırsın Geceyi. Son dönemin en iyileri arasına girmekte hiç zorlanmıyor.

4- Bir Zamanlar Anadolu’da

[youtube video_id=”7V8R9LngPV8″ width=”600″ height=”350″]

Nuri Bilge Ceylan’ın 64. Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü Dardenne Kardeşlerin Bisikletli Çocuk filmiyle paylaşarak alan Bir Zamanlar Anadolu’da’sı bir cinayet-suç öyküsü konu ediniyor. Daha doğrusu gerekli hukuksal işlemlerin başlayabilmesi için cesedin bulunma sürecinde neler yaşandığını otopsiye varana dek oldukça gerçekçi ve yalın bir biçimde anlatmaya koyuluyor. Ceylan’ın Türk sinemasında aşina olmadığımız bir hikayeyle çıkageldiği film, incelikle çizilmiş karakterleri, bu karakterleri derinleştirdikçe çıkardığı yan hikayelerle iz bırakmayı başarıyor. Bir Zamanlar Anadolu’da için polisiye\drama\yol filmi denilebilir ancak Nuri Bilge Ceylan işin polisiye kısmından daha çok durumun karmaşıklaştıkça karakterler üzerinde yarattığı hallerle ilgileniyor. Bir Zamanlar Anadolu’da bir yerde, ıssızlığın ortasında rutine dönüşmüş bir cinayet soruşturmasından insan manzaraları çıkaran Ceylan, ustalık dönemine girerken bol diyaloglu minimal film yapma düşüncesini de sonunda hayata geçirme fırsatı buluyor. Film, yolculuk sona erdiğinde düşüşe geçse de büyük bir yara almadan noktayı koymasını biliyor. Görsel dokusu, estetiği, oyunculukları ve sinema diliyle sinemamızın yüzakı işlerinden biri Bir Zamanlar Anadolu’da…

3- Jin

[youtube video_id=”6xcEhSnS9B4″ width=”600″ height=”350″]

Yedinci uzun metrajı Jin’de; A Ay, Beş Vakit ve Hayat Var’da olduğu gibi odağına yine bir genç kızı alarak, bize ve hayata dair umutla umutsuzluk arasında gidip gelen bir hikaye anlatmaya koyulan Reha Erdem, kemikleşmiş Türkiye meselelerini masalsı bir dünya dokuyarak ele alıyor. Dağda; örgütten, askerden, bombalardan kaçabilen, vahşi doğada zor yaşam koşullarına bir şekilde adapte olabilen ama ovaya indiğinde kamuflajsız, bir nevi ‘çıplak’ kalan bir küçük kızın varolma savaşını, yaşıtları gibi bir hayata kavuşabilme özlemini; çıkışsızlığa vurgu yaparak anlatıyor Erdem. Öte yandan büyük şehir taşra veya ıssız bir coğrafya fark etmeksizin insanın her yerde kendisinden farklı olanı dışladığını-ötekileştirdiğini ve bunun böyle sürüp gittiğinin altını çizip, savaşın doğaya ve hayvanlara da büyük zarar verdiğini söyleme fırsatı buluyor Jin. Filmin sinemamız açısından en önemli özelliği ve listemizde bu kadar üst sıralarda kendisine yer bulmasının başlıca sebebi ise yakaladığı görsel doygunluğu mistik, fantastik ve masalsı bir sona ulaştırması ve bunu da tamamen “bizden” hikayesine yedirirken yadırgatıcı olmamayı başarması diyebiliriz.

2- Kış Uykusu

[youtube video_id=”627YfH1koj4″ width=”600″ height=”350″]

Ülkemize ikinci kez Altın Palmiye gururu yaşatan Nuri Bilge Ceylan’ın yedinci uzun metrajı Kış Uykusu, yönetmenin baştan beri yapmak istediği “diyaloglarla akan minimal film” modelini hayata geçirme fırsatı bulduğu film oldu. Ceylan’ın kusursuzlaştırdığı anlatısıyla insanının iç dünyasına ışık tutup, ona dair ne varsa didikleyip bir Türkiye panoraması çıkardığını söyleyebiliriz. Kış Uykusu; belli bir noktaya odaklanmayan, karakterlerinin iç dünyalarından, geçmişlerinden ve birbirleriyle olan ilişkilerinden gücünü alan; dolayısıyla da hikaye anlatmak yerine insanı çözümleyerek hikayecikler anlatan bir film. Ceylan’ın auteur yönetmen kimliğini her anında hissettirdiği Kış Uykusu, hayata ve insan dair en sıradan durumlardan o kadar görkemli anlar çıkarıyor ki, bize sadece diyalogların ve karakterlerin peşine takılmak düşüyor. Karakterlerini ve meselelerini derinleştirme anlamında uzun süresinin de avantajını kullanan Ceylan, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki ile yakaladığı uyumla eşsiz bir görsellik, daha çok kendi çabasının bir ürünü olarak oldukça estetik bir sanat eserine imza atarken, ülkesini ve insanını iyi gözlemlemesinden oyuncu yönetimine kadar neresinden bakarsak bakalım kusursuz bir film yaptı.

1 – Kosmos

[youtube video_id=”7yXrLAKhWZs” width=”600″ height=”350″]

Reha Erdem’in Kars’ın bir sınır şehrini mesken tutan filmi Kosmos, şehre gelmesiyle mucizeler yaratan, şifa dağıtan ve yöre insanına umut veren bir meczubun, zaman ve mekandan bağımsız öyküsünü anlatıyor. Kosmos karakterini bir gizem perdesiyle kaplayan Erdem, onu bir döngü içine hapsediyor. Kosmos’un şifa dağıtmasının, iyilik yapmasının yanı sıra bir hırsız oluşu iyiliğin ve kötülüğün insanoğlunda birlikte varolmasıyla, salt iyinin ise Allah’a özgü olmasıyla akalalı olduğunu düşünüyorum. Adının da çağrıştırdığı gibi Kosmos her şeyi temsil ediyor sanki. Ermişliğinin yanında oldukça basit biri, hatta hiçbir şey bilmediğini söyleyen ama hayata ve ölüme dair farkındalığı olan bir adam o. Kosmos bu dünyaya ait olmayan bir figür, Erdem’in de dediği gibi bir insanlık ideali, yani o idealin cisimleşmiş hali bir nevi… Genel bir çerçeve çizersek; gittiği yerlere muciziler götüren ama anlaşılamayan ve bunun sonunca da hep kaçmak zorunda kalan, böyle devinip giden göçebe bir hayat hikayesinden mistik bir film çıkaran Erdem; insana, insanın doğayla, ölümle, hayatla, kendisinden farklı ve ulaşılmaz olanla ilişkisine dair içi dolu cümleler kuruyor Kosmos’ta. Neptün ile Kosmos arasında tıpkı hayvanlarınki gibi içgüdüsel bir bağ kurarak inanılmaz bir ahenk yakalıyor. Karakter olarak Kosmos bir insanlık idealiyse, film de sinemamız için ulaşılması gereken bir ideal olmalı…


Serdar Durdu

Serdar Durdu

131 yazı · Kendisini yazarak bulan bir sanat tutkunu, sinemaya yönetmen, janr ve sinema tarihinden bakmayı seven bir yazar. Biraz mükemmeliyetçi, azılı Kubrickçi.

Yazarın diğer yazılarını gör →