· 10 dk okuma

Sıra Dışı Hikayeleriyle Zihin Bulandıran 10 Film!

Sıra Dışı Hikayeleriyle Zihin Bulandıran 10 Film!

Sinema tarihinde izleyicinin filmi izlediği zaman çok rahatlıkla anlayabileceği yapımlar olduğu gibi kafa karıştırmakta tüm hünerlerini sergileyen birçok filmin sinemanın uçsuz bucaksız dünyasında büyük bir yer kapladığını söyleyebiliriz. Bunu kimi zaman gerici atmosferiyle, kimi zaman bilinçdışına işleyen alegorik anlatımıyla kimi zaman da zaman kavramını sorgulayan yapısıyla uygulayan sinema, izleyicinin kolay bir film izlemediği gerçeğini tüm benliğiyle ekrana yansıtır. İşte bu anlattıklarımızdan yola çıkarak sinema tarihinde insanın kafasını karıştıran 10 etkileyici filmi siz değerli okuyucularımız için paylaşıyoruz.

Sıra Dışı Hikayeleriyle Zihin Bulandıran 10 Film!

Das Cabinet des Dr. Caligari (1920)

dr - caligari - filmloverss

Sinema tarihinde devrim yaratan ilk gerçek korku filmi olarak nitelendirilen ve Alman ekspresyonizminin ilk örneği olarak kabul edilen 1920 yapımı Das Cabinet des Dr. Caligari (The Cabinet of Dr. Caligari), Alman sessiz sinemasının önemli yönetmenlerinden Robert Wiene’nin en unutulmayan filmi olarak belleklerde kalmıştır. Sessiz sinemanın ilk dönem başyapıtlarından biri olan film, ters köşe yapmasıyla sinema tarihinde çıktığı yıla göre üst düzey konumda bir yapım olarak kendini lanse ediyor. Bir Alman kasabasında işlenen esrarengiz seri cinayetleri ve gelişen olayları konu alan film, Francis adlı genç bir adam Francis’in yakın arkadaşı Alan ve her ikisinin de aşık olduğu Jane ile birlikte gezici bir panayırı ziyaret etmesiyle daha farklı bir yöne doğru yani korku filmi olmasını sağlayan bir yöne doğru şekil alıyor. Ürkütücü müzikleri, abartılı makyajları, bir tiyatro oyununu andıran dekorları ve abartılı oyunculuk performanslarının doğru kamera kullanımının harmanlanmasından oluşan bir film. ‘Flashback’ tekniğini de güzel bir şekilde kullanan filmin teknolojinin kısıtlı olduğu zamanlarda bu kadar etkileyici ve sarsıcı bir şekilde izleyiciyi germesiyle kült film statüsüne ulaşan bir başyapıt olarak adını altın harflerle sinema tarihine yazdırıyor.

El Topo (1970)

el - topo - filmloverss

Çizgi romanın yazarı, aktör ve yönetmen Alexandro Jodorowsky’nin yönettiği, yazdığı ve başrolünde yer aldığı El Topo; sürrealizm ve sembolik anlatımın doruklarında gezen bir western filmi. Yönetmenin diğer eserlerine göre bu filmde biraz daha fazla sürreal imgelerden beslenmesi filmi izlediğinizde çok rahatlıkla görülüyor. El Topo isimli bir silahşörün küçük oğlu ile birlikte atının sırtında çöllerde gezdiği sıradan bir günde bölgede yaşayan tehlikeli silahşörlerle karşılaşmasıyla oğlunu rehip bırakıp yeraltına sığınmak zorunda kalan bir adamın hikayesini anlatıyor. Saklandığı yerden çıkıp oğlunu bulmak için verdiği mücadele ile akışını sürdüren film, bu andan itibaren western filmi olmaktan çıkıp insanın yeniden doğuşunu ve kendi içerisinde yaptığı yolculuğu değişik bir yöntemle ele alıyor. Bu faktörlerden dolayı kimi zaman izleyici boğan bir yapıya sahip olan film, finali de dahil olmak üzere yoruma fazlasıyla açık hali, anlaması zor referansları özellikle dini referansları, rahatsız edici ve gerçek üstü imgeleriyle insanın bir çırpıda anlayabileceği zor bir film. Aynı zamanda izleyicinin kafasının karışmasına oldukça müsait olan film, alışılmadık anlatımıyla özgün bir eser olarak hafızalarımıza kazınmayı hemen aklına koyuyor. Bu tür filmleri sevenler için biçilmiş kaftan olan El Topo için spagetti western tadında sinema tarihinin en garip filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Eraserhead (1977)

eraserhead-filmloverss

Sinema tarihinin en sıra dışı yönetmenlerinden David Lynch’in 1977 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi Eraserhead; yönetmenin filmografisinde en çok konuşulan filmlerden biri olma özelliği taşıyor. Lynchvari  sinemanın ilk yansımalarını gördüğümüz film, yönetmenin sonraki filmlerinin nasıl bir sanatsal yapıda olacağının sinyallerini o zamandan veriyor diyebiliriz. Geçmiş bir ilişkisinde partneri Mary’nin hamile kaldığını öğrenen Spencer’ın onu eve getirmesiyle başlayan olaylar zinciri, mutant görünümünde sürüngenimsi bir varlığı dünyaya getiren Mary’nin evden kaçması ve bunun üzerine Spencer’ın evde yaratıkla yalnız kalması sonucunda daha karmaşık bir hal alır. Korkutucu, ve rahatsız edici atmosferiyle izleyicinin gece uykusunu kaçıracak türden olan bir film olan Eraserhead, aynı zamanda bir rüyanın hatta bir kabusun ekrana yansımasını izliyormuşuz hissinin verdiği görünümle çıktığı zamanın en değerli yapımları arasında farklı bir yerde duruyor. David Lynch’in diğer filmlerine göre daha fazla imgesel anlatıma sahip olan filmin siyah beyaz olmasından dolayı barındırdığı ürkütücü sahneler, insanın bilinçdışına bir şekilde işleyerek filmi izleyicinin gözünde kült film statüsüne yaklaştırıyor. Aslında başroldeki Spencer’ın bilinçdışının yansıması olan film, kasvetli atmosferini buradan alıyor  dersek sanırım yanılmış olmayız. Çünkü Spencer yaşadığı hayattan mutsuz olduğu için bilinçdışı ondan etkileniyor. Yani Spencer mutlu olsa izleyici de filmde daha mutlu, daha sakin bir ortamla karşılaşır. Fakat David Lynch bunu yapmayarak  izleyicinin gerildiği bir filmle sinemanın büyülü dünyasına giriş yapıyor.

The Shining (1980)

shining - filmloverss

Sinemanın dahi çocuğu Stanley Kubrick’i Lolita, 2001: A Space Odyssey, Full Metal Jacket, Eyes Wide Shut gibi filmlerle tarzını sıra dışı bir şekilde gösteren bir yönetmen olarak hafızalarımıza kazıyoruz. Sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick’in filmografisinde The Shining, birçok sinemasever için korku sinemasının mihenk taşlarından biri olarak kabul edilip atmosferi ve başta Jack Nicholson olmak üzere Grady İkizleri’nden tutun da Barmen Lloyd’a kadar izleyiciyi geren karakterleriyle şüphesiz ki ayrı bir yere sahip. Stephen King’in aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan film Jack Torrance’ın, kış sezonunda kapalı olan Overlook Oteli’nin bakımını üstlenmesi sonucunda ailesiyle birlikte yaşanan olayları konu alıyor. Kullanılan renk uyumları, sarsıcı müzikleri ve sembolik anlatımlarının yanı sıra Jack Nicholson’ın canlandırdığı delirmiş Jack Torrance karakterinin korkutucu, insanı derinden etkileyen ve belki de filmden en çok korkmamızı sağlayan bakışları filmde gözümüze çarpan bir unsur olarak dikkat çekiyor. Özellikle gece izlediğinizde uykularını bir süreliğe kaçıracak türden olan The Shining, tüm film boyunca izleyiciyi diken üstünde tutarak gerilimi ve heyecanı iliklerinize kadar hissetmenize sebep oluyor. Özellikle filmin sonunda gösterilen balo resminin olduğu bölümün kafa karıştırıcı olması ve beyin fırtınası yaparak tüm filmi hatırlamamızı sağlayan tuhaf finaliyle etkisinden çıkmadığımız harikulade bir film olarak kendini konumlandırıyor.

Jacob’s Ladder (1990)

jacops - ladder - filmloverss

Unfaithful, Fatal Attraction, Flashdance gibi filmler ile tanınan yönetmen Adrian Lyne’in birçok sinemasever tarafından en iyi filmi kabul edilen 1990 yapımı  Jacob’s Ladder; ürkütücü, kasvetli bir o kadar da korkutucu atmosferi, başarılı oyunculukları ve şok edici finali ile izleyiciyi sürekli diken üstünde tutmayı başaran bir filmdi. Vietnam Savaşı’nın yarattığı etkilerden tam olarak çıkamayan  Jacob isimli bir askerin gerçek ve hayali birbirinden ayıramadığı halüsinasyonlarla dolu hayatına ışık tutan film, hikayeyi ele alış tarzıyla ve yarattığı psikolojik gerilimle adından söz ettiriyordu. Gerçek ve hayal algısının birbiri içine geçtiği senaryosuyla bilinen film, ölüm korkusunu filmdeki alegorilerle yani doğrunun  ne olduğunu kimsenin bilemediği bir dünya ile bizi baş başa bırakıp bir nevi cehennemi ve cenneti anlatan  bir dünyanın içine sürüklüyor bizi. Çıktığı yıla göre türün diğer filmleri arasından kolayca sıyrılan Jacob’s Ladder, özellikle kimyagerin her şeyi Jacob’a açıkladığı sahnede izleyicinin o an için filmi film şeridi gibi gözünün önünden geçirip kafa karıştırıcı bir sonla final yaparak bizi  sorduğumuz sorularla baş başa bırakıyor. The Jacket, Silent Hill gibi birçok yapıma ilham kaynağı olan film, izleyiciyi ters köşeye yatırmayı başarmasıyla sinema tarihinde unutulmayan yapımlar arasındaki yerini üst sıralardan ayırtıyor.

Memento (2000)

memento - filmloverss

The Prestige, Inception gibi muazzam filmlere imza atan, Batman yorumuyla eşsiz bir sinema anlayışını olduğunu gösteren Christopher Nolan’ın izleyiciyi kendisine hayran bırakan filmi Memento, daha önce kardeşi Jonathan Nolan’ın kısa hikayesi Memento Mori’den sinemaya uyarlanan psikolojik gerilim filmidir. Guy Pearce, Carrie-Anne Moss, Joe Pantoliano gibi başarılı oyuncuların performanslarıyla fark yaratan Memento, hiçbir şekilde tedavisi olmayıp ender rastlanan bir hafıza kaybı hastalığına sahip olan Leonard Shelby isimli bir adamın karısına tecavüz edip öldüren kişiyi bulmak için yaşadığı olayları konu alıyor. Hayatının bir dönemini hatırlayan ancak hastalığı yüzünden 15 dakika  öncesinde nerede olduğunu ve  ne yaptığını hatırlamayan Leonard’ın gerçeği bulmak için girdiği zorlu yol müthiş bir kurgu yapısıyla adından söz ettiriyor. İlk izlediğinizde oldukça karışık gelen ve büyük çoğunluğundan bir şey anlamayacağınız bir yapıda kendini gösteren Memento, izleyicinin film boyunca beyin fırtınası yapması amacıyla filme tamamen konsantrasyon olmasını sağlıyor. İkinci izleyişinizde taşları daha da yerine oturtacağınız film, aklınızdaki  soru işaretlerini de gidermenize büyük ölücüde yardımcı olacaktır. Olayları tersten anlatarak bir kurgu biçimini benimseyen film, kendi içindeki bütünselliğini koruyarak elindeki malzemeyi dahice kullanmayı biliyor. Christopher Nolan’ın henüz ikinci uzun metrajında bu kadar orijinal bir eser yaratması o zamanlar için kendisinden çok daha iyi yapımları bekleyeceğimizin bir tür haberciymiş gibi bir etki yaratıyor.

Janghwa, Hongryeon (2003)

the - tale - of - two - sisters - filmloverss

Her zaman izleyicinin unutamayacağı filmlere imza attığını söyleyebileceğimiz Güney Kore sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Jee-woon Kim’in yönetmenliğini üstlendiği Janghwa, Hongryeon; oyunculuk performansı ile dikkat çeken, kurgusuyla harikalar yaratan ve gerilimi iliklerinize kadar hissettiren bir film olarak kendini tanıtıyor. Tribeca Film Festivali’nin açılış filmi olan ve ortalığı tam anlamıyla kasıp kavuran bir film olan Janghwa, Hongryeon (A Tale of Two Sisters) çoğu sinemasevere göre Güney Kore sinemasın en iyi korku filmi olarak kabul ediliyor. Film, iki kız kardeşin annelerinin tuhaf ölümüyle hastaneye yatırılan ve tedavi sürecinin ardından eve geri dönmeleriyle yaşanan olayları anlatan film, babalarının yeni eşi olan Eun-joo isimli üvey anneleriyle olan gergin ve huzursuz edici ilişkilerini de kasvetli atmosferi içinde çok iyi yansıtıyor. İzleyicinin pür dikkat ve sürekli diken üstünde izlediği film, karakterlerin yaşadıkları olaylar karşısındaki tutumlarının yarattığı hava sayesinde dram ve gerilimi başarılı bir şekilde harmanlıyor. Bir aile üzerinden gerilim yaratmayı başaran film aynı zamanda hiç düşmeyen temposuyla izleyicinin filmden kopmamasını sağlıyor. Sürpriz sonuyla şaşırtan film, final sahnesine kadar yarattığı kafa karışıklığını müthiş bir ustalıkla çözerek senaryosundan güç almanın vermiş olduğu hareketle  izleyici ters köşeye yatıran bir film olmayı başarıyor.

Primer (2004)

primer - filmloverss

Amerikalı yönetmen Shane Carruth’un çok düşük bütçeyle çektiği bir film olan Primer, garajda yürüttükleri deneyler sırasında kaza eseri zaman makinesini icat eden iki mühendisin yaşadıklarını konu alıyor. Merakları yüzünden zamanda yolculuk deneylerini birbirlerinden habersiz yürüten mühendislerin zamanla çok ciddi sorunlara yol açmaları işleri daha karmaşık boyutlara sürüklüyor. Aynı zamanda filmde rol alan yönetmen Shane Carruth’un eskinden mühendis olmasının vermiş olduğu tecrübeyle senaryoyu yazarken mühendislik jargonunu çok başarılı kullanmasıyla izleyicinin filmi anlamasını zorlaştırıyor. Ama film ilerledikçe anlıyoruz ki yönetmenin amacı izleyiciyi filme dahil etmek değil tam aksine izleyiciyi gözlemci konumuna alarak filmi seyretmesini sağlamak. Belki de bu yüzden mühendislik bilgisi olmayanların anlamakta zorlandığı bir film olan Primer, izleyiciyi zorlayan türde bir yapım olarak kendini tanıtıyor. İzleyen çoğu kişinin karışık bir anlatımı benimsemesinden dolayı filmi beğenmemesinin yanında düşük bütçeyle çekilip emek verilmiş senaryosunu farklı bir anlatım biçimiyle izleyiciye aktarmasından dolayı filmi beğenenlerin sayısı da yok değil. Filmi hakkında biraz araştırma yapıldığında anlaşılması daha kolay bir yapım olan Prime, sadece izlenmesi sabır isteyen bir film. O sabrı gösterdiğinizde de değişik bir filmle karşılaşacağınızı söyleyebiliriz.

Pontypool (2008)

pontypool - filmloverss

Kanadalı yazar Tony Burgess’in Pontypool Changes Everything romanından sinemaya uyarlanan Pontypool, bugüne kadar tek mekan filmlerinde konuyu özgün bir şekilde ele alış biçiminden dolayı aykırı bir “zombi” filmi olarak kendini adlandırıyor. Daha çok kariyerini televizyon dizileriyle sürdüren Bruce McDonald yönetmenliğinde ekranlara gelen film, soğuk bir kış günüde Kanada’nın bir kasabasında İngilizce kelimelerden bulaşan ve insanı zombileştiren bir virüsün yaşattığı dehşeti yerel radyoda çalışan insanların gözünden anlatıyor. Fikir olarak oldukça orijinal bir yapıda olan Pontypool, virüsü radyo dalgaları eşliğinde yayarak radyo ekibini zorlu bir maceranın içine sürüklüyor. Virüsden kurtulmak için  İngilizce dışında başka bir dil konuşturmayı ya da susmayı izleyiciye seçtiren film, radyo ekibinin insanları kurtarmak için onların sözcüklerle ilgili algılarını değiştirmeye çalışır. Aynı zamanda ekibin anlatmak istediklerini başka kelimelerle ifade etmeye çalıştığı noktada bunu alt metinlerle desteklemesi ve hiçbir zombiye yer vermeyerek anlatması klişelere sapmadan zombi filmlerine farklı bir bakış açısı getiriyor. Özellikle dil bilimle ilgilenen insanlar için izlenilmesi daha keyifli bir seyirliğe dönüşüyor Pontypool.  Tony Burgess’in de romanı senaryolaştırmasıyla daha etkili bir filmi izleyiciye sunan yapım, filmi izliyorken virüsün yayılmasını engellemek için o kelimeyi hiç bulamamanın yarattığı sıkışmışlıkla izleyiciyi daha da geren bir alternatif yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Enemy (2014)

enemy - filmloverss

Jose Saramago’nun O Homem Duplicado romanından Prisoners ve Sicario filmleriyle harikalar yaratan Dennis Villeneuve önderliğinde sinemaya uyarlanan Enemy; “Kaos anlaşılmamış bir düzendir.” Sözüyle açılışını yaparak metaforik anlatımlarla dolu bir hikaye izleyeceğimizin sinyallerini bize veriyor. Bu sözden hareketle hikayesi hayatı tekdüze, sıradan yaşayan bir tarih öğretmeninin kendisine tıpatıp benzeyen bir aktörle karşılaşmasını konu alan film, paralel evren üzerinden bir karakter çatışmasını ele alıyor. İzleyiciyi filmin final sahnesine kadar ayakta tutan film; atmosferi bakımından Lynchvari tutumuyla ve insanın kendisini hiç beklemediği bir durumda bulmasıyla gerilim bakımında Hitchchockvari yorumuyla sinematografik açıdan son yılların filmi olarak izleyiciyi selamlıyor. İnsan psikolojisini distopik bir evrende anlatan Enemy, özellikle filmde kullanılan örümcek metaforuyla anlaşılması zor, hazmı güç aynı zamanda izleyen herkesin farklı anlamlar çıkardığı bir yapıda çizgisini oluşturuyor. Jake Gyllenhall’un oynadığı Adam ve Anthony karakterlerinin iki zıt kişiliği temsil etmesi ve iyilik-kötülük, doğru-yanlış kavramları üzerinden anlatması ile insan psikolojisinin yaşanılan durumlar karşısında nasıl şekil aldığını da gözler önüne seriyor. Düşük bütçesiyle dikkat çeken Enemy, bu özelliklerinden dolayı deneysel bir film olma yolunda kendini seyrederken aynı zamanda tartışmaya açık yapısıyla sinemanın imkanlarından sonuna kadar yararlana bir film.


Sıla Şahinöz

Sıla Şahinöz

3338 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →