· 7 dk okuma

Sinemayı On İkiden Vurmak: Powell ve Pressburger

Sinemayı On İkiden Vurmak: Powell ve Pressburger

Dünya sinema tarihinde iz bırakmış birçok yönetmen ikilisi var. Bunlardan bir kısmı kardeş: Dardenneler, Coenler, Wachowskiler, Farrellyler… Bir kısmı romantik partner, bir kısmı da sadece ortak sinema anlayışı ile bir araya gelmiş yakın dostlar… Bunlardan en eskisi ve bana göre en başarılısı “The Archers” (Okçular) diye bilinen Michael Powell ve Emeric Pressburger ikilisi. 1939 ve 1972 yılları arasında beraber 24 filme imza atmış Powell ve Pressburger ikilisi aynı zamanda sinema tarihinin en önemli birkaç filminin de yaratıcısı. İkili aynı zamanda filmlerin neredeyse tamamını kendi başlarına yapmaları ile ünlüler. Michael Powell yönetmenlikte daha çok söz hakkına sahipken, Emeric Pressburger yapımcılığı, kurguyu ve müzik kullanımını üstleniyor; fakat, senaryo tamamen ikilinin ortak ürünü. Yine de, hem yönetmen hem yazar hem de yapımcı olarak ikisinin adı birlikte geçiyor.

İngiltere doğumlu Michael Powell, 1939’da zaten önemli filmlere imza atmış bir yönetmenken, Macaristan göçmeni Emeric Pressburger ile yine Macar göçmeni, efsanevi yapımcı Alexander Korda vasıtası ile tanışıyor. Birkaç başarılı filmin ardından Archers Yapım Şirketini kuran Powell ve Pressburger ikilisi, ileride ayrıntılı olarak bahsedeceğimiz Colonel Blimp filmi için hazırlanırken Archers Manifesto’yu kaleme alıyorlar. Bu manifestonun beş maddesi kabaca şöyle:

  1. Bize maddi kaynak sağlayan finansal çıkar dışında hiçbir şeye bağlı değiliz; onlara karşı tek sorumluluğumuz da zarar değil kar etmektir.
  2. Filmlerimizdeki her kare yalnızca bizim sorumluluğumuzdadır. Kendi kararlarımız dışında herhangi bir etki ile hareket etmeyi ya da zorlanmayı kabul etmeyiz.
  3. Yeni bir fikir üzerinde çalışmaya başladığımızda yalnızca rakiplerimizin değil zamanımızın da en az bir yıl ötesinde olmalıyız. Gerçek bir film, fikirden genel dağıtıma kadar, bir yıl vakit alır. Belki daha fazla.
  4. Hiçbir sanatçı gerçeklerden kaçışa inanmaz. Biz de, gizliden gizliye, seyircilerin de böyle olduğuna inanırız. Seyircilerin hakikatı görmek için her halükarda para ödeyebileceğini kanıtlamış bulunuyoruz.
  5. Herhangi bir zamanda, özellikle de günümüzde, tüm katılımcıların, yıldızlardan set emekçilerine kadar, öz saygısı çalıştıkları filmin teması ya da amacından dolayı abartılamaz.

Colonel Blimp filmi için çalışacakları bir aktrise yolladıkları bu manifesto, kulağa oldukça enteresan geliyor. İkinci Dünya Savaşı şartları altında yazılmış bu manifesto, hem sanatsal yaklaşımı hem de günün koşullarını net bir şekilde yansıtıyor. Gördüğümüz kadarıyla, sanatçının özgürlüğünün (ki buradan anladığımız kadarıyla filmin yaratıcısı olarak salt kendilerini görüyorlar), yapımcının müdahalelerinden daha sağlıklı bir ilişkiyi seyirci ile kurabileceğini ve bunun da kar elde etmek için yeterli olacağını düşünüyorlar. Auteur teorisinin yükselişi ile özellikle Powell ön plana çıkmış olmasına rağmen, bütün bu filmler tamamıyla ikilinin iş bölümü, birbirlerine yaptıkları eleştiriler ile ortak bir sanatsal efor ile ortaya çıkmış.

Pressburger’ın genelde senaryoda (hatta filmin ilk hâlinin tamamıyla onun tarafından yazıldığı söylenir) ve bir keman virtüözü olmasından ötürü müzik kurgusunda söz hakkı olması onu ikinci plana itmiş gibi görünür. Fakat, Michael Powell, kendi verdiği röportajlarda her defasında Pressburger’ın filmlerinin ortak yaratıcısı olduğuna vurgu yapmayı ihmal etmez.

Otuz yılı aşkın süre ile beraber çalışan Powell ve Pressburger ikilisi birbirinden başarılı filmlere imza attılar. İngiliz Sinemasının olduğu kadar dünya sinemasının da zirvelerini oluşturan filmleri ile isimlerini belki de en başarılı yönetmen ikililerinden biri olarak tarihe yazdırmış bulunuyorlar. Bugün (19 Şubat) Michael Powell’ın yirmi yedinci ölüm yıl dönümü; bundan tam iki hafta önce (5 Şubat) de Emeric Pressburger’ın yirmi dokuzuncu ölüm yıl dönümüydü. Biz de bu muhteşem, üretken ve başarılı ikiliyi en önemli filmleri ile analım istedik.

Powell ve Pressburger ikilisinin en önemli (elbette bana göre) altı filmini seçtim. Ama burada, kalkabilecek kaşlara da bir selam eyleyeyim. Peeping Tom (1960) en sevdiğim filmlerden biri olmasına rağmen sadece Michael Powell’ın filmi olduğu için burada yer almıyor. İşte Powell ve Pressburger’ın en üretken dönemlerinde yaptıkları 6 başyapıt:

Kahraman Subay – The Life and Death of Colonel Blimp (1943)

İçinde yer alan güçlü mizah, kara komediye ve hatta bazen fanteziye kayan sekanslar ile Colonel Blimp, Powell ve Pressburger’ın uluslararası üne kavuştukları film sayılabilir. Adını, Colonel Blimp isimli bir karikatürden alan filmin hikâyesi tamamıyla orijinaldir. Hatta filmde Colonel Blimp diye bir karakter dahi bulunmaz. Film Clive Wynn-Candy’nin (Roger Livesey) hikâyesini anlatıyor. İkinci Dünya Savaşı esnasında, belirlenen saatten önce tatbikat gerçekleştiren bir grup İngiliz askeri o sırada general olan Wynn-Candy’yi tutuklamaya yeltenir. General ise genç subaylara dersini verirken kırk yıl öncesine giden bir flashback başlar. Önce Boer Savaşı, sonra sırasıyla Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresinde Clive Candy’yi izleriz. Clive Candy farklı şekillerde her biri Deborah Kerr tarafından canlandırılan genç kadınlarla ilişkilenir. Bir yandan da, uzun yıllar boyunca dost kalacağı Theo (Anton Walbrook) ile alışılmadık arkadaşlığı bir düello ile başlar.

Film sinema tarihinin en güzel oyuncu uyumlarından birine sahip kanımca. Teklifsiz, içten oyunculuğu ile Roger Livesey; vakur, gururlu ve makul subay rolü ile Anton Walbrook ve canlandırdığı farklı rollerle yeteneğini konuşturan Deborah Kerr bu görece uzun filmin izlenilirliğini artırıyor. Dönemin şartları içerisinde, İngiliz ordusunu övücü bir yanı olduğunu görmezden gelirsek her şeyiyle kusursuz bir yapıt.

Bir Canterbury Hikâyesi – A Canterbury Tale (1944)

Klasik İngiliz edebiyatının önemli eserlerinden The Canterbury Tales (Canterbury Hikâyeleri) isimli Geoffrey Chaucer öyküler toplamından esinlenen film, Chaucer’ın dini hac yolculuğundaki ilginç karakterlerini savaş zamanı İngiltere’sine taşıyor. Dönemin önemli temalarından biri olan İngiliz-Amerikan dostluğuna da vurgu yapan A Canterbury Tale, İngiliz çavuş Peter, Amerikan çavuş Bob ve kent yerlisi Alison’ın hikâyesini anlatıyor.

Canterbury’nin mistik ve romantik havasını, Alman Dışavurumculuğu’nun ışık gölge oyunları ile birleştirerek veren, muhteşem görselliğine ek olarak, film dostluğu pekiştirmek için Amerikalı çavuş rolünü gerçekten o sırada İngiltere’de görev yapmakta olan bir çavuşa vermesi ile de meşhur. Savaş döneminin sıkıntılı ortamını ve çaresiz anlarda dostluğun önemini -uzatılan el bir “yabancı” eli bile olsa- vurgulayan film, Powell ve Pressburger’ın en iyi filmlerinden biri olsa da gişede büyük kazanç sağlamayan nadir filmlerinden biri olmuştu.

Nereye Gittiğimi Biliyorum! – I Know Where I’m Going! (1945)

Bu film bir aşk filmi. Eğer aşk filmi dendiğinde aklınıza Hollywood filmleri geliyorsa, bağlantı kurmak oldukça güç olabilir ancak tüm naifliği ile güzel bir karşılaşmanın -ya da belki “talihsiz” bir karşılaşmanın- güzel sonuçlarını anlatan bir film. Bir kere filmde, benim şahsi favorilerimden Powell ve Pressburger’ın gedikli oyuncusu Roger Livesey var!

Zengin ve yaşlı bir İskoçyalı ile evlenmek için Manchester’dan uzak İskoç adalarına yolculuk eden Joan, tam adaya geçmek üzereyken kötü hava koşullarından ötürü kıyıda beklemek durumunda kalır. Aynı adada yaşayan deniz subayı, konuşkan ve alaycı Torquil ile tanışan Joan, adamı hiç sevmez ama onunla bir gece geçirmek durumundadır.

Başbaşa zaman geçirmek durumunda kalan ve birbirinden başta hiç hoşlanmayan iki insanın birbirine yakınlaşması size çok klişe gelebilir. Fakat, Powell ve Pressburger tüm hikâyeyi yavaş yavaş açılan hakikatler ve muhteşem bir “lanet” hikâyesi ile örerek, günümüzde bile şaşırtıcı ve etkileyici olabilen bir aşk hikâyesine dönüştürmüş.

Aşk ve Ölüm – A Matter of Life and Death (1946)

Colonel Blimp’in hakkını yemek istemem ama Powell ve Pressburger filmlerinin, kendini alaya alan, fantezi ile komedi arasında gezinirken hayata dair bir iki naçizane laf etmeyi de elden bırakmayan tarzını en iyi yansıtan film bu olsa gerek. Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden Peter’ın (David Niven) uçağı yara alır ve uçak düşmek üzereyken İngiltere’de görev yapan Amerikalı bir telsiz görevlisi olan June ile bağlantı kurar. Uçağı düşer ama sis içerisinde onu Öteki Dünya’ya götürmekle görevli Kondüktor 71 onu göremeyince, ölmez. June ile bir araya gelen Peter’ı bir gece Kondüktor 71 tarafından ziyaret edilerek durumu açıklanır. Ölüp ölmemesi gerektiği Öteki Dünya’da yapılacak bir mahkeme ile belirlenecektir. Peter gördüklerine başta inanamayınca June onu arkadaşı doktor Frank Reeves’e götürecektir.

İnanılmaz detaylar ve ayrıntılarla bezeli, psikolojiden tarihe birçok referansın gizli olduğu bu muhteşem film hem esprili ve alaycı karakterleri hem de orijinal hikâyesi ile öne çıkıyor. Orijinal bir renklendirme metodunun kullanıldığı filmde siyah-beyaz ve mat renk tonlarından oluşan sahneler mevcut. Renk deneyselliği, adeta bir sonraki filmi Siyah Nergis ile zirveye taşıyacak Jack Cardiff imzalı.

Siyah Nergis – Black Narcissus (1947)

Seçtiğim son iki film de renkli ve gerçekten yaralayıcı, zamanın ötesinde hikâyelere sahipler. İlki Siyah Nergis. Himalayalar’daki bir manastırda rahibeler arasında geçen 1947 yapımı bir film kulağa inanılmaz derecede sıkıcı gibi gelebilir. Bu film, bunun tam tersini kanıtlıyor. Keskin renkleri ve muazzam görüntü yönetimi, Jack Cardiff’in hanesine bir Oscar ve Altın Küre yazdırmıştı.

Himalayalar’daki bir manastır görevine gönderilen genç rahibe Clodagh’ın yanına bir grup çeşitli işlerde uzman rahibenin yanı sıra psikolojik olarak dengesiz rahibe Ruth da verilir. Bölgenin yöneticisi generalin işlerine yardım eden ve inançsız bir İngiliz olan Bay Dean ile rahibe Clodagh’ın yakınlaşması, cinsel bir gerilimi beraberinde getirecek, rahibelerin inançlarını sorgulamalarına sebep olacak ve Ruth’un dengesini iyiden iyiye kaybetmesine yol açacaktır.

Kırmızı Pabuçlar – The Red Shoes (1948)

Sanıyorum ki bu filmin Powell ve Pressburger ikilisinin en iyi filmleri olduğunu söylemek mübalağa olmaz. Andersen’in “Kırmızı Pabuçlar” isimli masalından serbest bir şekilde uyarlanan bu film ünlü bir bale kumpanyasına katılan ve Kırmızı Pabuçlar isimli bir balede baş balerinliğe yükselen bir balerinin hikâyesini anlatıyor. Balerin Vicky rolünde Moira Shearer ve bale kumpanyasının lideri Boris rolünde muhteşem Anton Walbrook bulunuyor. Yine Jack Cardiff’in elinden çıkma olağanüstü renklere sahip filmde, Moira Shearer’ın finale doğru gerçekleştirdiği bale sahnesi akıldan silinmeyecek cinsten. Boris ve Vicky’nin ilişkisinin çevresinde ilerleyen hikâyenin etkilerini günümüz sinemasında Black Swan’dan La La Land’e kadar birçok filmde görmek mümkün. Powell ve Pressburger’in bu güçlü filmi Scorsese ve De Palma gibi yönetmenlerin favori filmlerinden biri.

Scorsese demişken kapanışı bir “magazin” bilgisi ile yapalım: Martin Scorsese’nin tüm filmlerinde kurgucu olarak çalışan Thelma Schoonmaker, 1984-1990 yılları arasında Michael Powell’ın eşiydi.


Ekin Can Göksoy

Ekin Can Göksoy

119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →