· 25 dk okuma

Sinemaya Yön Veren Kadın Yönetmenler

Sinemaya Yön Veren Kadın Yönetmenler

Yazarın Notu: Bu dosyayı hazırlamadan önce ve sonrasında da hissettiğim bir duyguyu paylaşmak isterim: “Kadın yönetmen” tabirinin neden olduğu çirkin bir hissiyat. Bir oyuncunun neden kadın ya da erkek olarak ayrıma tabii tutulduğunun tuhaf gelmesi gibi yönetmenlerin cinsiyetlerine göre ayrılması da bana, o derece tuhaf geliyor. (Kadın ve erkek oyuncuların oyunculuk metotlarının ayrılığı vurgulanacaksa eğer, aynı ayrımın yaşlı ve genç oyuncular arasında yapılması gerekmez mi?) Bu durumun oluşmasındaki neden bana kalırsa kadınların sinema sektörü içerisinde yıllar boyunca karşı karşıya kaldıkları ayrımcılık. Evet, yönetmenlik yapan kadın sayısı sinema tarihi boyunca hiç de az değil ama erkeklerle karşılaştırdığımız zaman fark hiç şüphesiz ortaya çıkıyor. Cinsiyeti erkek olan bir yönetmenin hiç “erkek yönetmen” olarak anıldığını hatrlayan var mı?

Bu dosya sinema tarihine yön veren, ilklere imza atan; buna karşın erkek meslektaşlarının aksine kendilerinden çok da söz edilmeyen kadınlara adanmıştır.

Alice Guy – Blaché (1873-1968)

Bilinen ilk kadın yönetmen olarak kabul edilen Alice Guy Blaché aynı zamanda anlatı sinemasının öncülerindedir. 1896-1920 yılları arasında kısa filmler dahil 1000’den fazla film üretmiş (bunun 350 kadarı günümüze gelmiştir), ayrıca kendi film stdüyosunu kuran ilk kadın olmuştur. Son filmini 1920’de çeken Guy-Blaché, bu dönemde İspanyol gribine yakalanmasına karşın hayata tutunmayı başarır. Kocası Herbert Blaché’tan ayrılması ve stüdyonun borçlarından dolayı kapanması sonucu film çekmeyi bırakır. 1930 yılında Leon Gaumont, Guy-Blaché’ın stüdyosunun çalışmalarını 1907’ye dayandırarak önceki eserlerini yok sayar. Yönetmenin tüm itirazlarına karşın bu yanlış bilgi düzeltilmemiştir. Otuz yıl boyunca sinema üzerine ders vermeye ve senaryoları kitaplaştırmaya yönelen Guy-Blaché, 1953 yılında Fransız hükümeti tarafından Şeref Madalyası ile onurlandırılır. Hayatının son dönemlerini New Jersey’de geçiren yönetmen, hayata gözlerini burada yumar.

Sözü: Gençliğim, tecrübe eksikliğim, cinsiyetim; hepsi bana karşı işbirliği yaptılar.

Mutlaka izlenmeli: La Fée aux Choux (1896)

Dorothy Arzner (1897-1969)

Hollywood stüdyo sisteminin “Altın Çağ”ında bilinen tek kadın yönetmen olarak ön plana çıkan Dorothy Arzner’ın sinemaya girişi de ilginçtir. Birinci Dünya Savaşı esnasında kadınların hiçbir birlikte yer almamalarına karşın ambulans şoförlüğü yapan Arzner, önceleri tıpla ilgilense de yavaş yavaş sinemanın büyüsüne kapılır. Stenograf olarak girdiği Paramount stüdyolarında sırasıyla senaryo yazarlığı ve kurguculuğun ardından altı ay gibi kısa bir sürede kendi filmlerini yönetmeye başlar. Arzner, sinemanın sessizden sesliye geçtiği bir dönemde iki alanda da eserler vermekle kalmaz; 1928’de yönettiği Manhattan Cocktail ile konuşmalı (talkie) film yöneten ilk kadın yönetmen olur. Çektiği 3 sessiz ve 14 sesli filmle Amerika Yönetmenler Birliği’ne giren ilk kadın unvanını elde eder.

Bir lezbiyen olan Arzner, filmlerinde cinsiyetlere olan yaklaşımıyla çok tartışılır. Amerikan Film endüstrisine katı kurallar getiren Hayes Code dönemi öncesinde çektiği The Wild Party ile sonrasında yönettiği Christopher Strong ve Craig’s Wife gibi filmlerde güçlü ve geliştirilmiş kadın karakterlere yer verir; hayatın belirsizlikleri üzerine psikolojik yönü ön planda olan anlatıları kullanır. Bu çabalarına karşın Arzner’ın çalışmaları ancak 1960’lı yıllarda yükselişe geçen feminist hareket ile dikkate alınmaya başlanmıştır.

Sözü: Ne zaman çalışmak için stüdyoya gitsem, gururumu alırım ve onu küçük bir top haline getirip pencereden dışarı fırlatırım.

Mutlaka izlenmeli: Christopher Strong (1933)

Leni Riefenstahl (1902-2003)

Christened Helene Bertha Amalie ya da kısaca Leni Riefenstahl, sinema tarihinin en tartışmalı figürlerinden biridir. 1902’de Almanya’da doğan Riefenstahl; küçük yaşta sanata, atletizme ve dansa yönelir. Sahnede dans ettiğinde nasıl görüneceğine yönelik merakı bir anda sinema dünyasına girmesiyle sonuçlanır. Aktris olarak başladığı kariyerinin dönüm noktası 1932 tarihli Das Blaue Licht filmi olur. Yapımcılığını, yönetmenliğini, senaristliğini ve başrolünü üstlendiği bu filmde Béla Balázs ve Carl Mayer ile çalışan Riefenstahl, romantik ve mistik özellikler taşıyan bu filmle o dönem yükselişe geçen Nasyonal Sosyalistler’in dikkatini çeker. İradenin Zaferi (Triumph des Willens) ve Olympia gibi Nazilerin propaganda filmlerinde müthiş bir yetkinlik gösteren yönetmen, 2. Dünya Savaşı sonrası faşist rejime destek verdiği yönünde çokça suçlanmıştır. (Das Blau Licht filminin künyesinden Yahudi olan Balázs ve Mayer’in adını çıkarttığı söylenir) Savaş sonrası sinemaya dönme çabaları sonuçsuz kalan yönetmen, sadece iki filme imza atabilmiş olsa da görsellik yaratmadaki yetkinliği ile hala sinemacılara ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

Sözü:  Sadece gerçekleri, oldukları gibi filme aldım. Fazlasını değil.

Mutlaka izlenmeli: Das blaue Licht (1932)

Ida Lupino (1918-1995)

1918 yılında İngiltere’de doğan Ida Lupino, 1933 yılında geldiği ailesiyle geldiği ABD’de oyunculuk dünyasına giriş yapar. 1940’lı yıllarda Humphrey Bogart, Edward G. Robinson gibi ünlü aktörlerle aynı filmlerde yer alan oyuncunun kariyerindeki dönüm noktası 1947’de gerçekleşir. Çok sayıda aktrisin ortaya çıkması, özellikle kadınlar için sektör içerisinde kalmayı zorlaştırır ve Lupino da, Warner Bros’tan ayrılarak bağımsız bir oyuncu haline gelir. Zamanla kamera arkasına daha fazla ilgili duymaya başlar ve senaryosunu yazdığı Not Wanted (1949) filminin yönetmeni Elmer Clifton’ın kalp krizi geçirmesi nedeniyle kendisini yönetmen koltuğunda bulur. Bu tarihten sonra sadece altı filme imza atsa da Ida Lupino, sinemadaki kadın yönetmenler açısından öncü isimlerden biri haline gelecektir.

Öncülük konusunda Lupino’yu öne çıkaran nokta; kadınların sinema sektöründe yer almasının iyice zorlaştığı ve sektördeki seksizmin zirve yaptığı 1950’li yıllarda, kendi sinema dilini oluşturmayı başarmasıdır. Lupino filmlerinde kadınlara cesur roller biçmekle ya da büyük kısmı kadınlardan oluşan oyuncu kadrolarıyla çalışmakla kalmamış, The Hitch-Hiker filminde olduğu gibi kara film estetiğini ve erkek dünyasını da başarıyla sinemasına yedirmiştir. Kariyerinin büyük kısmını televizyon projelerinde çalışarak geçiren Lupino’nun en önemli mirası, kadınların sinema dünyasında bağımsız olarak çalışabilmesidir.

Sözü: Daha fazla kadının yönetmen ve prodüktör olarak çalıştığını görmekten çok memnunum. Güçlü bir aktris ya da yazar değilseniz, bunu gerçekleştirmeniz çok zor.

Mutlaka izlenmeli: The Hitch-Hiker (1953)

Agnès Varda (1928- )

Sinemasının temellerini güçlü bir resim sevgisiyle kuran Fransız yönetmen Agnès Varda, yaratıcı anlatısını özellikle Van Gogh, Breton gibi ressamlardan esinlenerek süslemiştir. Bu yöndeki çabasını “Resim sevgimi mümkün olduğunca çok ifade etmek istiyorum” diyerek açıklayan Varda, Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden biri olmuştur.

Sanat tarihi okuduktan sonra fotoğrafçılığa yönelen Varda, sinemayla da ilgilenmeye başlar. İlk dönem Fransız Yeni Dalga akımı içerisinde görülse de sonradan Alain Resnais, Chris Marker, Jean Cayrol, Marguerite Duras gibi yönetmenlerle Rive Gauche (Left Bank) hareketi içerisine konumlandırılan Varda, sol politikalara yakın duran ve edebiyattaki yeni roman akımını görselleştiren bu grupta önemli filmlere imza atar. İlk eseri La Pointe-Courte ile daha ilk filmiyle bir başyapıt sunan yönetmen, Cléo de 5 à 7 ile Altın Palmiye’ye aday gösterilir. Yönetmenliğinin son yıllarını belgesel filmler çekerek geçirmeye devam eden Varda, özellikle yerel halkın sorunlarını perdeye yansıtırken gerçeküstücü yaklaşımını da bir kenara bırakmaz.

Sözü: Beni Yeni Dalga’nın öncüsü olarak anmaya başladıklarında henüz 30 yaşındaydım. Çok az film izlemiştim ama bana hem naiflik hem de yaptığım şeyi yapmam konusunda cesaret kazandırdılar.

Mutlaka izlenmeli: Cléo de 5 à 7 (1962)

Vera Chytilová (1929-2014)

Çeklerin efsane sinema okulu FAMU mezunlarından olan Chytilová; Jiri Menzel, Milos Forman, Jan Nemec ve Ivan Passer gibi sonradan usta olarak anılacak yönetmenlerle birlikte eğitim alır. 1962’de mezun olarak film çalışmalarına başlar. 1966’da görüntü yönetmenliğini eşi Jaroslav Kučera’nın üstlendiği Sedmikrásky (Papatyalar ya da Küçük Papatyalar olarak bilinir) filmiyle uluslararası üne kavuşur. Hayatı keşfetmeye çalışan iki kızın yaşadıklarını konu alan bu absürt komedi, Prag Baharı’ndan iki sene önce “hafifmeşrepliği tasvir ettiği” gerekçesiyle yasaklanır. 1967’de Bergamo Film Festivali’nde “Büyük Ödül”ü kazanan yönetmenin hızını Sovyet müdahalesi keser. 1968 yılında ülkeden göç eden Forman ve Nemec gibi yönetmenlerin aksine Çekoslovakya’da kalan ve “film yapmak bir göreve dönüştü” diyen Chytilová’nın kariyeri zaman zaman kesintilere uğrasa da militan özelliğini yitirmez. Yönetmen sık sık feminist olarak nitelendirilse de kendisini bireyci olarak tanımlar. Ona göre bir insan düzene ya da kurallara inanmıyorsa, bunları yıkmalıdır.

Sözü: Nerede olduğunu bilmediğin bir noktada durduğun sürece gerçekten de yaratıcı çalışmaya başlayamazsın.

Mutlaka izlenmeli: Sedmikrásky (1966)

Liliana Cavani (1933- )

Kuzey İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesinde doğan ve 1970’lerde, aynı bölgede yetişen Bernardo Bertolucci, Pier Paolo Pasolini ve Marco Bellochio gibi adını duyuracak olan Cavani’nin sinema sevgisi, annesinin onu her pazar film izlemeye götürmesiyle başlar. Antifaşist, militan bir orta sınıf aileye mensup olan yönetmen arkeolog olmak istese de zamanla sinemaya yönelir. Roma’nın önemli sinema merkezlerinden Centro Sperimentale di Cinematografia’da eğitim alan Cavani, kısa film ve belgesel çalışmalarından sonra ilk büyük çıkışını 1974 tarihli Il portiere di notte (Gece Bekçisi) ile gerçekleştirir. 2. Dünya Savaşı esnasında kendisine işkence ve tecavüz eden bir kamp görevlisiyle 1957’de yeniden karşılaşan bir kadının hikayesini anlatan film övgü aldığı kadar tepkilere de maruz kalır. Bir kısım tarafından Naziler hakkında erotik hayallere kapı aralayan bir film olarak nitelendirilirken ünlü filozof Michel Foucault filmi “insanları anatominin sınırlı ve disiplinci sadizmine döndürüş” olarak tanımlar ve faşizminin aslında bir burjuva icadı olduğunu ortaya koyduğu için filmi alkışlar.

Kariyeri boyunca Dirk Bogarde, Marcello Mastroianni, Charlotte Rampling, Helena Bonham Carter gibi oyuncularla çalışan Cavani, 2002’de çektiği Ripley’s Game ile Amerikan sinemasına göz kırpar. Son olarak 2012’de çektiği Clarisse ile kısa belgesel dalında Venedik’ten ödülle dönen yönetmen, 81 yaşında olmasına rağmen yeni projeleri ile sinemaseverleri heyecanlandırmaya devam ediyor.

Sözü: Filmler kadınlara gerçekten de yardımcı olmuyor. Kadınlar kraliçe ya da Madam Curie olmadıkları sürece eş, aşık ya da fahişe oluyorlar.

Mutlaka izlenmeli: Il portiere di notte (1974)

Bilge Olgaç (1940-1994)

Genelde ilk Türk kadın yönetmen olarak anılsa da Cahide Sonku, Nuran Şener ve Feyturiye Esen’den sonra dördüncü Türk kadın yönetmen olarak anabileceğimiz Bilge Olgaç’ın başarısı şüphesiz ilk olmasından değil, uzun kariyerine önemli filmler sığdırmasından gelir. 1940 yılında Kırklareli’nde dünyaya gelen Olgaç, sinema dünyasına Memduh Ün’ün asistanlığını yaparak girer. 1965 yılında ise Üçünüzü de Mıhlarım dahil, üç filmin yönetmenliğini üstlenir. Türk sinema sektöründe kadın olarak yer almanın zorluklarını yaşayan yönetmen, ilk yıllarında erkeklerin ön planda olduğu, erkek hikayelerini peliküle yansıtmak zorunda kalacaktır. Fakat zamanla filmlerinde sınıf mücadelesi ve kadın sorunları su yüzüne çıkar.

1975’te, senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı Bir Gün Mutlaka’nın yönetmenliğini üstlenir ve film, sansürün hışmına uğramaktan kurtulamaz. Özellikle bu dönemden sonra Olgaç, devletin radarına girecektir. 1984’te çektiği Kaşık Düşmanı filmi, Creteil Kadın Filmleri Festivali’nde iki ödül kazanmasına karşın Olgaç’a pasaport dahi verilmez. Hayatını zorlukla devam ettiren yönetmen, 3 Mart 1994 günü evinde çıkan bir yangın sonucu hayatını kaybeder. Feyza Sınar’ın Kameranın Ardındaki Kadın: Bilge Olgaç belgeselinde hayatını anlattığı yönetmenin mirası, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında verilen Bilge Olgaç Başarı Ödülleri ile yaşatılmaktadır.

Sözü: Genç bir kadındım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı.

Mutlaka izlenmeli: Bir Gün Mutlaka (1975)

Barbara Kopple (1946- )

New York’ta doğumlu Barbara Kopple, psikoloji eğitimi aldıktan sonra sinemaya geçiş yapar. Belgesel filme ilgi duyan yönetmenin ilk filmi olan Harlan County USA, büyük gürültü koparır. Vertov’un Kino-Pravda’sı ve Robert Flaherty’nin belgesel tarzını birleştiren; temelleri Jean Rouch tarafından atılan “Sinema-gerçek” (Cinéma vérité) tarzını kullanan film, aynı yıl Akademi Ödülleri’nde en iyi belgesel film dalında Oscar kazanır. Kentucky’daki maden işçilerinin grevini konu alan filmden sonra Kopple, politik içerikli belgeseller üretmeye devam eder. 1991’de çektiği ve Minnesota’daki Hormel Foods grevini anlattığı American Dream filmi ile ikinci Oscar’ını kazanır. 2000’li yıllarda özellikle George Bush karşıtı açıklamarıyla gündeme gelen yönetmen, Dixie Chicks müzik grubunu konu edindiği 2006 tarihli Shut Up and Sing filmi ile bu karşıtlığını peliküle dömeyi ihmal etmez.

Sözü: Araçların ya da ekipmanın nasıl değiştiğinin bir önemi yok; tek parça haline getireceğin yüreğin, ruhun ve fikirlerin var.

Mutlaka izlenmeli: Harlan County USA (1976)

Larisa Shepitko (1938-1979)

1938’de Ukrayna’da dünyaya gelen Larisa Shepitko, Sovyetler’in ünlü sinema okulu VGIK’ten 1963 yılında mezun olur. Mezuniyet filmi Knoy’un ardından çektiği 1966 tarihli ikinci filmi Krylya (Kanatlar), 2. Dünya Savaşı’nda kahraman haline gelen bir kadın pilotun, savaş sonrası içine düştüğü sıradan yaşamı ele alır. Doğal olarak film, Komünist Parti’nin gazabına uğrayacak ve 1987’ye kadar gösterime sokulmayacaktır. Bu dönemde ünlü yönetmen Elem Klimov ile evlenen Shepitko’nun ilk ve son renkli filmi Ty i ya (Sen ve Ben), 1971 tarihinde gösterime girer. Shepitko’nun karakter tahlilleri üzerinden şekillendirdiği sinemasının en önemli örneklerinden olan film, Sovyetler’de tepkiyle karşılanırken Avrupa’da en çok konuşulan yapımlardan biri haline gelecektir. Yönetmenin başyapıtı olarak kabul edilen Voskhozhdenie (Tırmanış), 2. Dünya Savaşı’nda Alman birliklerinden ve işbirlikçi Ruslar’dan kaçan partizanları konu edinir. Savaş filmi türünde olmasına karşın hikaye çoğunlukla karakterlerin psikolojisine odaklanır. 1977 yılında Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan filmle birlikte Shepitko; başlangıcı, Stalin’in ölümü sonrasına tarihlenen Sovyet Yeni Dalgası’nın önde gelen isimlerinden biri haline gelecektir. Fakat Farewell To Matyora isimli yeni filmi üzerinde çalışırken geçirdiği bir trafik kazası sonucu erken yaşta hayatını kaybeder.

Sözü: Hayatın iki gizi birbirinden ayrılamaz: Yaratmanın ve ölümün gizemi. Hayatını yaşamak; sadece kendini yeniden üretmek, küçük bir iş. Peki ya arkamızda bir şey bırakabilirsek? Sadece birer biyolojik deney olmadığımızı kanıtlar mı? İnsanlara faydalı olabilmek için enerjimizin bir kısmını ayırabilirsek, ölmeyiz.

Mutlaka izlenmeli: Voskhozhdenie (1978)

Margarethe von Trotta (1942- )

Alman yönetmen Margarethe von Trotta’nın sinemaya girişi, birçok kadın yönetmende olduğu gibi oyunculuk yapmasıyla başlar. Sanat ve dil eğitimi aldıktan sonra Yeni Alman Sineması’nın mimarlarından olan Rainer Werner Fassbinder ve Volker Schlöndorff’un filmlerinde rol alır. Der plötzliche Reichtum der armen Leute von Kombach filminde Schlöndorff’a yazar olarak eşlik ettikten sonra 1975’te onunla birlikte The Lost Honor of Katharina Blum filmini yönetir. Heinrich Böll’ün romanından uyarlanan ve Federal cumhuriyette yaşanan politik baskıları ele alan bu filmin başarısı ile von Trotta, tek başına film yönetmeye başlar. O amaçla çekmiş olmasa da “Kızkardeşler Üçlemesi” olarak da bilinen Schwestern oder die Balance des Glücks (1979),  Die Bleierne Zeit (1981) ve Paura e amore (1989) filmleriyle kadın karakterleri ön plana çıkan anlatısını geliştirir. En büyük uluslararası başarısını ise 1986’da yönettiği Rosa Luxembourg ile yaşar. Avrupa sosyalizm tarihini etkileyen en önemli Marksist teorisyenlerden olan Luxembourg’un hayat hikayesini anlattığı bu filmle yönetmenin vazgeçemediği başrol oyuncusu Barbara Sukowa, Cannes Film Festivali’nden “En iyi kadın oyuncu” ödülüyle döner.

Filmlerinde güçlü kadın başrollere ve siyasi arkaplana çokça yer veren von Trotta, siyasi gelişmelerin bireyler ve özellikle kadınlar arasındaki ilişkileri ne derece etkilediği sorusunun peşinden gider. Kendisi ise ele aldığı konularda feminizmden çok bireylerin psikolojisini yansıtmaya çalıştığını söyler: “Politik ve feminist bir yönetmen olarak anılıyorum fakat filmlerimin yarısı kişilerarası ilişkileri psikoanalitik açıdan ele alıyor.”

Sözü: Bana ne olduğunu idrak etmeden önce ilk olarak kendi hapishanemi kurmam gerekir.

Mutlaka izlenmeli: Rosa Luxembourg (1986)

Mira Nair (1957- )

Hindistan’da doğan ve Delhi ile Oxford Üniversiteleri’nde eğitim gören Mira Nair, oyuncu olarak başladığı sinema kariyerine yönetmen olarak devam eder. So Far From India ve India Cabaret gibi belgeselleriyle ödüller kazandıktan sonra çektiği 1988 tarihli Salaam Bombay! İle Yabancı Dilde En İyi Film dalında Akademi Ödüllerine aday gösterilir. Yine aynı filmle Cannes’da Altın Kamera ve Halk Ödülleri’ni de toplayan Nair, Mississippi Masala ve Monsoon Wedding gibi filmleriyle bu başarının tesadüfi olmadığını defalarca kanıtlayacaktır.

Nair’in sinema alanındaki başarısının temelinde “yerel değeleri evrensel boyutlarda anlatabilme” becerisinin yattığı söylenebilir. Hint seyircisini çok önemsediğini defalarca kez dile getiren yönetmen, bu renkli kültürü aşırı uçlara gitmeden doğallık içerisinde sunmayı başarır. Harry Potter and the Order of the Phoenix filmini çekmesi teklif edildiğinde “Harry Potter’ın ihtiyacı olan şey teknik yaratıcılık. Bense ancak insanlar konusunda yaratıcı olabilirim” diyerek projeden çekilen Nair aynı zamanda aktivist kimliğiyle de ön plana çıkar: 2013’te onur konuğu olarak davet edildiği Haifa Uluslararası Film Festivali’ne gitmeyi “Duvarlar yıkıldığında, işgal bittiğinde ve bir din diğeri üstünde imtiyaz kurmadığında İsrail’e gieceğim” sözleriyle reddeder.

Sözü: Her zaman kralın çıplak olduğunu ortaya çıkarmayı sevmişimdir. Ve bu konuda çocuklar en iyisidirler. Bize dünyayı bu algıyla görmeyi öğretirler. Kurnaz ve hilekar değillerdir; olanı olduğu gibi görürler. Bu amansız dürüstlüğün altını çiziyorum.”

Mutlaka izlenmeli: Salaam Bombay! (1988)

Agnieszka Holland (1948- )

Yahudi bir baba ve Katolik bir annenin çocuğu olarak Polonya’da dünyaya gelen Agnieszka Holland, sinema alanındaki ilk çalışmalarını ünlü Polonyalı yönetmenler Krzysztof Zanussi ve Andrzej Wajda’nın asistanlığını yaparak verir. Ülkede 1981 yılında yaşanan darbe ve sıkıyönetim uygulaması üzerine Fransa’ya giden Holland, kendi filmlerini yönetmeye başlar. 1985 yılında çektiği Angry Harvest ile “En iyi Yabancı Film” dalında Oscar adaylığı kazanır. 1990 tarihli Europa Europa ise yönetmenin en çok ses getiren filmi olur.

Salomon Perel’in yaşam öyküsünden uyarlanan filmde Yahudi olduğunu gizlemeye çalışan bir gencin Hitler Gençliği’ne katılması ve hayatta kalma çabası anlatır. Bu filmle Holland, özellikle ABD’de tanınan bir yönetmen olurken Altın Küre’yi kazanır. 1992’de Olivier, Olivier filmi ile başarısını sürdürürken aynı zamanda Kieslowski’nin Renk Üçlemesi filmlerine de katkı sağlar. Üç Renk: Mavi filminin senaristlerinden biri olan Holland, son yıllarda ise dizilere yönelmiştir. Treme, The Killing ve Rosemary’s Baby dizilerine imzasını atan yönetmenin eserleri; von Trotta örneğinde olduğu gibi siyasi arkaplanda kadın hikayelerine öncelik verir. Polonya’nın Sovyetler’le paylaştığı kanlı tarihin yol açtığı olumsuzluklar, onun filmlerinde aile mitinin çöküşüyle ve bürokrasi makinesinin öğütücülüğüyle özetlenir.

Sözü: Sinema anlayışım her zaman Leh dokunaklılığı ile Çek bireyciliği arasında salınır.

Mutlaka izlenmeli: Europa Europa (1990)

Jane Campion (1954- )

Birçoğumuzun bu yıl Nuri Bilge Ceylan’a Altın Palmiye’yi veren jürinin başkanı olarak yeniden hatırladığı Jane Campion, modern sinemanın en nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden biridir. Henüz ilk filmi Peel ile 1982 yılında Cannes Film Festivali’nde “En iyi Kısa film” ödülünü kazanan Yeni Zelandalı yönetmen, özellikle 1993 yılında çektiği The Piano ile adını “ilkler” arasına yazdırır. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu” dalında adaylık kazanan ikinci kadın yönetmen (ilki 1977’de adaylık kazanan Lina Wertmüller’dir) olmakla kalmaz; Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk kadın yönetmen olma başarısını gösterir. Campion özellikle kadın oyuncuları için yarattığı olağanüstü karakterlerle ve bu rolleri üstlenen oyuncularının başarılı performanslarıyla anılır. An Angel at My Table’da Kerry Fox, The Piano’da Holly Hunter ve Anna Paquin, The Portrait of A Lady’de Nicole Kidman, Holy Smoke!’da Kate Winslet performanslarıyla devleşen oyunculardan birkaçıdır.

Campion; ana akım toplum politikalarından uzak ve onlarla uzlaşmayan kadın karakterleri tasvir eden filmlerinde, kadının etkisizleştirilmeye çalışılmasını ve cinsiyet politikalarını sorgular. Bu karakterleri açık uçlu hikayeler ile ele alarak izleyiciye sonsuz bir düşünce alanı bırakmayı hedefler. Yönetmen son olarak Top of The Lake isimli mini diziye imzasını atmıştır.

Sözü: (Bir Kadının Portresi hakkında) İnsanların ne yapmam gerektiği konusundaki beklentilerini tatmin etmesem de filmimi gerçekten sevmiştim. Karmaşık, çünkü hayat bir kariyer değildir.

Mutlaka izlenmeli: The Piano (1993)

Kathryn Bigelow (1951- )

Ressam ve fotoğrafçı olarak başladığı kariyerine 1979’da mezun olduğu Columbia Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde aldığı sinema dersleriyle yeni bir yön veren Kathryn Bigelow, şüphesiz günümüzün en çok bilinen yönetmen kadınlarından. Aynı okulda hocalık yapan Çek yönetmen Milos Forman’ın dikkatini çeken ve bu sayede burslu okuyan yönetmen, sonraki yıllarda farklı türlerde filmler yapmaktan çekinmedi. Öyle ki sık sık erkek filmleri çekmekle itham edildi. Dedektif filmlerinden bilimkurgulara korku westernlerden savaş filmlerine kadar yaptığı filmlerle hiçbir zaman elini korkak alıştırmayan Bigelow, 2008’de The Hurt Locker ile “En iyi yönetmen” dalında Oscar kazanan ilk kadın oldu. Başarısı sıklıkla James Cameron ile ilişkisine dayandırılsa da (hatta Strange Days’in senaryosunda Cameron’un imzası vardır) Willem Defoe’yu tanıdığımız The Loveless ya da 90’ların kült filmlerinden biri olan Point Break’e imza atarak sinema evreninde önemli izler bıraktı.

Fotoğrafçılık geçmişinden kaynaklanan renk kullanımı ve kompozisyon becerisi, detaycılığı, aksiyon sahnelerindeki yavaş çekimleri ve en karmaşık mizansenleri ustaca kurmasıyla Bigelow, yüksek bütçeli filmlerin aranan yönetmenlerinden olmaya devam ediyor.

Sözü: Kadınların film yapmasıyla ilgili spesifik bir zorluk varsa, bunun bir engel olduğunu iki sebeple görmezden gelirim: Cinsiyetimi değiştiremem ve film yapmayı bırakmayı reddediyorum.

Mutlaka izlenmeli: Strange Days (1995)

 

Samira Makhmalbaf (1980- )

İran sinemasının İkinci Yeni Dalgası’nın en önemli isimlerinden olan Samira Makhmalbaf, bu unvanı henüz 18 yaşındayken elde etmeyi başardı. Ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın kızı olan Samira, 14 yaşında okulu terk etti ve henüz 17 yaşında ilk filmi olan Sib (Elma)’i yönetti. On iki yıl boyunca evden dışarı adımını atamayan iki kızın dünya ile karşı karşıya kalmalarını ele alan bu filmin etkisi o kadar büyüktü ki yönetmen henüz 20’lerinde auteur olarak anılmaya başlayacaktı. İki yıl sonra Cannes’da Jüri Ödülü’nü Roy Andersson’un “Sånger från andra våningen” filmiyle paylaşan “Takhté siah”ı çekerken bir yandan da Londra’da psikoloji eğitimi alıyordu.

Kendisi için en büyük motivasyonun, İranlı kadınlara yol göstermek olduğunu sıklıkla belirten Makhmalbaf filmlerinde de ülkesinden kadın portlerine yer vermeye devam ediyor.

Sözü:  Bana çok gençsin diyorlar, o halde yaşlı olmalıyım. Sen bir kadınsın diyorlar, o halde erkek olmalıyım. İranlısın diyorlar o halde başka bir yerden olmalıyım. Çok küçüksün diyorlar. O halde film çekmek için şişman, yaşlı bir adam olmalıyım!

Mutlaka izlenmeli: Sib (1998)

Claire Denis (1946- )

Paris’te doğmasına karşın babasının görevi nedeniyle Fransız Afrikası’nda büyüyen Claire Denis; Burkina Faso, Senegal, Kamerun ve Somali gibi ülkelerde yaptığı gözlemleri ilerleyen zamanlarda filmlerine yansıtacaktır. Ekonomi eğitimini yarıda bırakan Denis, IDHEC’ten mezun olduktan sonra Dušan Makavejev, Costa Gavras, Jacques Rivette, Jim Jarmusch and Wim Wenders gibi yönetmenlere asistanlık yapar. 1987’de çektiği İlk filmi Chocolat ile post-kolonyalist teoriyi görselleştirmeye çalışır. Asıl ününü 1998’de yaptığı Beau Travail filmiyle elde eder. Cibuti’deki Fransız lejyonerler arasındaki ilişkiyi öne çıkaran filminin yarattığı şaşkınlık, 2001 tarihli Trouble Every Day ile ikiye katlanacaktır.

Diyalogdan çok görsel ve işitsel unsurlara önem veren Denis, filmlerinde oldukça bireysel bir anlatı kullanır. Klasik sinemanın anlatısal ve teknik özelliklerini reddederek psikolojik gerçekçiliğin ve rüya-gerçek sınırlarını muğlaklaştırmanın peşinden gider. Bu yolda sıkça İngiliz müzik grubu Tindersticks’in ezgilerinden faydalanır.

Sözü: Benim için film yapmak, imkansıza yolculuktur.

Mutlaka izlenmeli: Beau Travail (1999)

Sofia Coppola (1971- )

“Kim kimin neyi oluyor?” sorusunun en çok sordulduğu aile olan Coppola’ların bir ferdi olan Sofia’nın sanat alanının dışında yer alması elbette düşünülemezdi. Francis Ford Coppola’nın kızı, Roman Coppola ve Gian-Carlo Coppola’nın kardeşi ve Nicolas Cage’in kuzeni olan Sofia’nın sinemaya girişi oyunculuk üzerinden olur. Fakat Baba III’te Don Corleone’nin kızı olarak o kadar kötü bir performans sergiler ki yönetmenliğe geçişi bir o kadar hayırlı olacaktır. 1998’de çektiği Lick The Star isimli kısa filmden sonra yaptığı The Virgin Suicides ile küçük çaplı bir başyapıta imza atmayı başarır. Yönetmenlik konusundaki yetkinliği, 2003 tarihli Lost in Translation ile kabul görür ve “En İyi Senaryo” Oscar’ını kucaklar. Sonraki filmleri Marie Antoinette, Somewhere ve The Bling Ring ile ilk iki filmindeki kaliteyi yakalayamamış ve genellikle aynı motifleri kullanmakla eleştirilmiş olsa da Coppola, kendisi ile özdeşleştirilen bir sinema anlayışı kurmayı başarır.

Pastel renkler, ağır kamera hareketleri, çekildiği dönemi yansıtan müzik kullanımı ve yer aldığı çevre ile uyum sağlayamayan karakterleri ile Coppola, varoluş krizi yaşayan bireyleri teknik yetkinlik ile ele alır.

Sözü:  Şu an, yönetmenliğe başladığım döneme göre daha çok kadın yönetmen var. Belki sizi kuşatan bir iş ve eğer bir aileniz varsa, yapması daha zor. Fakat kadın cerrahlar da var.

Mutlaka izlenmeli: The Virgin Suicides (1999)

 Yeşim Ustaoğlu (1960- )

1960’da Kars’ta doğan Ustaoğlu, Robert Kolej’i ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünü bitirdikten sonra 1994 yılında İz isimli ilk filmini çeker. 14. İstanbul Film Festivali’nde “En iyi Film” ödülünü kazandıktan sonra 1999’da çektiği Güneşe Yolculuk ile önemli bir çıkış yapar. Batılı ve doğulu iki gencin İstanbul’da var olma çabalarını ele alan bu filmle Berlin’de “En iyi Avrupa filmi” ödülünü kazanır. İlerleyen yıllarda kendi yapım şirketini kuran yönetmen, Bulutları Beklerken ve Pandora’nın Kutusu filmleriyle çizgisini hiç bozmaz. Son filmi Araf ile çok tartışılsa da Ustaoğlu, geçmiş ile gelecek arasında sıkışan bireylerin kaygılarını yansıtmaya çalışır.

Karakter gelişimini, görselliğin önünde tutan yönetmen onların iç dünyalarını gözler önüne sermekten çekinmez. Kamerasını içsel yolculuklara çevirerek kimlikleri sorgulamadan keşfe çıkar. Türkiye’de insanların içinde yaşadıkları şartları göremezden gelmez ve bireysel-yerel anlatıları evrensel değerlerle yoğurur.

Sözü: Bergman, Ozu, Antonioni, Lumet, Cassavettes ve New York Okulu; hepsi beni etkiledi. Fakat sonunda yalnız başınızasınızdır.

Mutlaka izlenmeli: Güneşe Yolculuk (1999)

Susanne Bier (1960- )

Susanne Bier denildiği zaman akla gelen bir diğer isim Mads Mikkelsen olmalı. Çünkü karşımızda Mikkelsen’i dünya sinemasına armağan eden kadın var! Kudüs Üniversitesi’nde sanat ve mimarlık eğitimi aldıktan sonra Danimarka Ulusal Film Okulu’nu bitiren Bier, Danimarka’da yüksek gişe yapan filmlerle özdeşleşir. 1991 tarihli romantik komedi Freud flyttar hemifrån… ile dikkat çektikten sonra bir dönem Dogma akımına da bulaşan Bier, 2002’de çektiği Elsker dig for evigt hem eleştirmenler hem de halk nezdinde övgü toplar. 2004 tarihli Brødre’den (Filmin Hollywood versiyonu da çekildi) sonra Oscar dönemine giren Bier 2006’da Efter brylluppet ile En İyi Yabancı Film dalında bu ödüle adaylık kazanır. 2010’da Hævnen ile bu sefer ödülü kazanacaktır.

İlk yönetmenlik deneyimlerinde sıkça el kamerası kullanan ve karakterleri gerçekçi yansıtmaya özen gösteren Bier, sonraki yıllarda hikayenin ön plana çıktığı klasik anlatı sinemasına yönelir. Genellikle “Avrupa için fazla ticari, Hollywood için fazla sanatsal” olarak nitelendirilen sinemasında dengesiz ve hengame içerisindeki ailelerin yaşantılarını konu edinirken dram, gerilim ve komedi türlerini başarı ile harmanlar. Filmlerinde Danimarka’nın en yetkin senaristlerinden olan Anders Thomas Jensen ile çalışmasının da başarısındaki payı büyüktür. Bier, son olarak Darren Aronofsky’nin yerine geçerek başrollerini Jennifer Lawrence ve Bradley Cooper’ın paylaştığı Serena filmini yönetmiştir.

Sözü: Yönetmen olarak ilk görevim sıkıcı bir film yapmamak. Sanatla ticaret arasında bir çatışma göremiyorum ama can sıkıntısı ve ticaret arasında bu çatışma var.

Mutlaka izlenmeli: Elsker dig for evigt (2002)

Julie Taymor (1952- )

1952’de Massachusetts’te doğan Julie Taymor için dünya vatandaşı demek daha doğru olur. Gençliğinde Uluslararası Yaşam Programı ile Sri Lanka ve Hindistan gibi ülkelerde ikamet eden Taymor, folklor ve mitolojiye olan ilgisi sonucu kuklacılık yapmaya başlar. Bir dönem Japonya’da yaşadıktan sonra ABD’ye dönerek Broadway’de tiyatro oyunlarında ve operalarda görev alır. Özellikle “The Lion King”i sahneye uyarlayarak büyük başarı elde ederken yönettiği bir diğer oyun olan Shakespeare’in “Titus Andronicus”unu beyazperdeye uyarlayarak ilk kez film yönetmenliği görevini üstlenir. 2002’de çektiği ikinci filmi Frida ile uluslararası çapta büyük başarı elde eden Taymor, Meksikalı ressamın hayatını oldukça çarpıcı biçimde beyazperdeye yansıtır. İkinci filmi Across The Universe ile 1960’lardaki İngiltere, Vietnam ve Amerika’yı ele alan bir The Beatles müzikaline imza atarken şüphesiz sahnede gösterdiği yetkinlikten güç alır.

Taymor; kuklacılık, kostüm ve sahne tasarımcılığı gibi alanlardaki çalışmalarını sinemaya yansıtarak benzersiz dünyalar yaratmayı başarmıştır.

Sözü: (Frida Hakkında) Resmediyor çünkü resmetmek zorunda, çünkü buna tutkusu var. İnsanların tablolarını alıp almayacağını umursamıyor. Onun da söylediği gibi, gerçekliği resmediyor.

Mutlaka izlenmeli: Frida (2002)

Miranda July (1974- )

Film yapma pratiğini, farklı sanat dallarıyla birlikte ele almayı seven Miranda July’ın sinemaya girişi de oldukça geçtir. Sundance atölyesinde kendisine bir yer edindikten sonra 2005’te ilk filmi Me and You and Everyone We Know’u çeken July, Cannes’da Altın Kamera Ödülü’nü ve Sundance’te Özel Jüri Ödülü’nü kazanmayı başarır. Çocuklarıyla yaşayan bir ayakkabı satıcısı ile bir performans sanatçısının ilişkisini anlatan film; ayrıntılı sanat çalışması, yan karakterlerinin zenginliği ve müzik kullanımı ile dikkat çeker. Bir sonraki filmi için altı yıl beklememiz gerekir ve 2011’de gösterime giren The Future, bir kez daha izleyicileri şaşırtır. Yönetmenin “korku filmi” olarak tanımladığı film, evlerine getirdikleri kedi ile ilişkilerini sorgulayan bir çift üzerinen ilerler. Alametifarikası olan konuşan kedisi ve karakterleri ile özellikle hipsterlar tarafından baştacı edilen film, Berlin’de Altın Ayı Ödülü’ne aday gösterilir.

Performans sanatçılığını, yönetmen kimliğinin üzerinde tuttuğunu her seferinde ifade eden July; az ama öz filmografisi ile klasik anlatının dışına çıkan filmleriyle kendine has bir dil oluşturmayı başarır.

Sözü: Sinefil değilim. Filmlerim, diğer filmleri referans almıyor. Ben ritim ve hissiyatla ilgileniyorum.

Mutlaka izlenmeli: Me And You And Everyone We Know (2005)

 Lucrecia Martel (1966- )

Avellaneda Film Okulu’nda başlayan eğitimini, okulun kapanması sonucu bireysel çabalarıyla sürdüren Lucrecia Martel, televizyona yönelik belgeseller ve kısa filmler çeker. 2001 tarihli La Cienaga ile ilk uzun metrajına imza atan yönetmen Berlin’den Alfred Bauer ödülüyle döner. Arjantinli bir burjuva ailenin, yazlıkta geçirdiği günleri anlatan film aile kavramı üzerinden iktidar ve ırkçılık kavramlarını sorgular. 2004’te çektiği La Nina Santa, ergen bir genç kızın cinselliği, din üzerinden yorumlamasını ele alır ve Sao Paulo Film Festivali’nden Onur Ödülü’yle döner. 2008’de yönettiği son uzun metraj olan La Mujer Sin Cabeza’da ise Martel, takıntılı olduğu konularda sinemasını mükemmeleştirmeyi başarır. Burjuva ahlakını ağır bir biçimde eleştiren yönetmen, diegetik ses kullanımı ve seçici alan derinliği ile teknik açıdan da başyapıtını ortaya koyar. Aynı filmle Arjantin Akademi Ödülleri’nde En iyi Film, En iyi Yönetmen ve En İyi Orijinal Senaryo dallarında ödül kazanır.

Martel; yakın yüz planları, güçlü ses kullanımı ile teknik açıdan ustalık gösterirken sıklıkla burjuva ile yerli halk arasındaki gerilimi, cinsellik üzerinden aile kavramının sorgulanmasını ve erkek iktidarın çöküşünü konu edinir. Darbe dönemini işleyen filmler yerine bireysel anlatıya önem veren sinemacılar içerisinde yer alan Martel, bu açıdan Yeni Arjantin Sineması’nın öncüleri arasında sayılır.

Sözü: (Filmlerinde sıkça kullandığı yüzme havuzları üzerine) Havuzun içindeki ve dışındaki insanın beden hareketleri arasında benzerlikler var. İkisi de esnek ve akışkan… Havuzda olmak ya da dünyada olmak- ikisi arasında algısal benzerlikler mevcut.

Mutlaka izlenmeli: La Mujer Sin Cabeza (2008)

Nadine Labaki (1974- )

Az ama öz filmografisi ile dikkat çeken bir başka isim de Lübnanlı Nadine Labaki. Yazıp yönetmekle kalmayıp rol de aldığı filmleriyle yaşadığımız coğrafyayı oldukça özgün biçimde anlatan Labaki’nin sinema ile olan ilişkisi, Beyrut Saint Joseph Üniversitesi’nde Görsel İşitsel Çalışmalar bölümünden mezun olmasıyla başlar. 2006’da çekmeye başladığı ilk filmi Caramel ile bambaşka bir Beyrut portresi çizer. Siyasi meselelerin görünmediği, beş Lübnanlı kadın arasında geçen ve bir güzellik salonunu mekan edinen film ile Labaki, gerek tanınırlık gerekse kalite açısından ülke tarihinin en önemli filmlerinden birine imza atmış olur. 2010’da yönettiği ikinci filmi Where Do We Go Now? ile bölgenin sorunlarına daha doğrudan bir yaklaşım gösterir. Camii ve kilisenin yanyana bulunduğu bir köyde erkekler arasında çıkan dini çatışmaların kadınlar tarafından durdurulmaya çalışılmasını anlatan film, ağır konusuna rağmen Labaki’nin güldürü ile dramayı başarılı şekilde harmanlaması ile bol sürprizli bir hal alır.

Son filmiyle Toronto Film Festivali’nde “Halk Ödülü”nü kazanan Labaki, “I Love You Rio” filminin segmentlerinden birini çekerek uzun metraja bir süre ara vermiş görünüyor. Yine de bu yıl Xavier Beauvois’nun Venedik’te yarışan La Rançon de la gloire filminde oyuncu olarak yer aldığı düşünülürse her an karşınıza çıkabilme ihtimali oldukça yüksek.

Sözü: Siyaset yapamam, o halde siyaseti kendi yolumla yaparım.

Mutlaka izlenmeli: Et maintenant on va où (2011)

Lynne Ramsay (1969- )

Fotoğrafçılıktan sinemaya geçiş yapan bir başka isim de Lynne Ramsay. İskoç yönetmen, İngiliz Ulusal Film ve Televizyon Okulu’na girdiğinde görüntü yönetmenliği yapmayı düşünmektedir. Fakat yönetmenliğe olan yeteneğini, mezuniyet filmi olan Small Deaths ile keşfetmesi gecikmez. Bu filmle Cannes’da Jüri Ödülü kazanmayı başarır. İlk uzun metrajı olan 1999 tarihli Ratcatcher, otobiyografik özellikler taşıyan etkileyici bir ilk filmdir. 1970’li yıllarda Glasgow’da yaşayan alt tabakadan insanların sorunlarını bir çocuğun gözünden yansıtan filmde çöpçülerin greve gitmesiyle birlikte sıçanların ortaya çıkması, geciken devlet uygulamalarının bir yansımasıdır. İkinci filmi Morvern Callar ile intihar eden erkek arkadaşının yerine geçerek onun kitabını sahiplenen bir kadının hikayesini anlatan yönetmen sinema dünyasından bir süre kopsa da (arada Doves’un şu harika müzik videosunu

), 2011’de We Need To Talk About Kevin ile etkileyici bir dönüş yapar.

Lionel Shiver’ın aynı isimli romanından uyarlanan bu filmin yapımı oldukça sancılı bir süreç sonunda, tam beş yılda tamamlanır. Tilda Swinton’ın önderliğinde, modern çağda annelik üzerine görsel ve işitsel açıdan tam bir başarı olan film, Ramsay’in sinema anlayışını tam olarak yansıtan bir yapıdadır: Akışkan kamera kullanımı, ses tasarımının (Radiohead’den Jonny Greenwood’un müzik çalışması dahil) atmosfere olan inanılmaz katkısı ve sessizlik ile çatışması gibi unsurların mükemmele ulaştığı We Need To Talk About Kevin sonrası umarım, yeni bir Ramsay filmi için beş yıl daha beklemek zorunda kalmayız.

Sözü: Yönetmen bir kadın olmamın nasıl hissetirdiği ile ilgili sorular alıyorum fakat erkek bir yönetmenseniz, bu soruyu sormazlar. Bir kadın olarak filmlere ne kattığımı tanımlayamam.

Mutlaka izlenmeli: We Need To Talk About Kevin (2011)


Batu Anadolu

Batu Anadolu

198 yazı · 1986'da doğdu. Challenger faciası, Çernobil patlaması, Olof Palme suikastı ve Cliff Burton'un ölümü, aynı yıl yaşanan diğer felaketlerdir.

Yazarın diğer yazılarını gör →