· 17 dk okuma

Sinemanın Tiyatro Ustası Mike Leigh

Sinemanın Tiyatro Ustası Mike Leigh

İngiliz Sineması’nın en nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden olan Mike Leigh, 20 Şubat 1943’te İngiltere’de doğdu. Tam doğum yeriyle ilgili olarak iki farklı görüş vardır. Genel olarak doğum yeri Salford, Lancashire olarak kabul edilmesine karşın Leigh hakkında bugüne kadarki en kapsamlı çalışmayı, The World According to Mike Leigh adlı kitabı yazmış olan Michael Coveney yönetmenin Brocket Hall, Welwyn’de doğdunu iddia etmektedir.

Mike Leigh ile ilgili en azından gençlik dönemlerine dair pek de bir bilgimiz yok. İlk olarak Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi’nde eğitim aldığını biliyoruz sadece. Ardından da Camberwell Sanat okulu ve Londra Central Saint Martins Sanat ve Tasarım Okulu’nda eğitim gördü. Ardından 1960’ların sonuna dek küçük tiyatrolarda yönetmenlik ve oyun yazarlığı yaptı. Hiç kuşkusuz aldığı eğitim ve bu dönemki çalışmaları sonraki dönemlerde çekeceği filmler üzerinde derin bir etki yaratacaktı.

Yönetmenin sinemaya ilk girişi aslında oldukça sert bir şekilde olmuştur. Herhangi bir hazırlık çalışması; kısa film, belgesel, yönetmen yardımcılığı yapmadan direkt olarak ilk uzun metrajlı filmini çekmiştir 1971’de. Dönemi itibariyle Fransız Yeni Dalgası’nın İngiltere’deki yansıması olan Kitchen Sink Drama akımının belirgin özelliklerini taşıyan Bleak Moments, özellikle içinde barındırdığı işçi sınıfına yönelik gerçekçi bakışla takdir toplamış, Locarno Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film seçilmiştir. Fakat bu iddialı girişe rağmen Leigh’in ekonomik sıkıntılar çekmeye başlaması çok sürmez. Çünkü filmi her ne kadar beğenilse de yüzünü artık iyice gücünü kaybeden Kitchen Sink Drama’dan daha sektörel işlere dönmüş yapımcılar sebebiyle sonraki filmi için kaynak bulamaz ve zorunlu olarak BBC televizyonunda yönetmen olarak işe başlar.

1973’te BBC için Scene isimli bir TV Belgeseli’nin bir bölümünü çeken yönetmen bu tarihten sonra yaklaşık 11 yıl boyunca yalnızca televizyon işlerinde çalışabilecektir. Bu dönemde Second City Firsts dizisinin iki bölümünü, Playhouse’un bir bölümünü, Play for Today dizisinin altı bölümünü ve beş bölümden oluşan beşer dakikalık bir mini dizi olan Five-Minute Films’in de tüm bölümlerini çeker Leigh. Ardından da 1984’de BBC’ye iki tane TV filmi çekmek için kaynak bulur, Meantime ve Four Days in July. Bu uzun süren çalışma hayatından sonra yönetmen nihayet yeniden kendi filmlerini çekebilmek için yapımcılar bulmaya başlar ve 1988’de yani ilk filmini çektikten tam 17 yıl sonra High Hopes’u çeker.

Sinemaya yeniden dönüş yapabilmesine rağmen hala ekonomik olarak düze çıkamamış olan Leigh dört sene daha BBC için çalışmaya devam eder. Bu dönemde TV için The Short & Curlies ve A Sense of History filmlerini çeker. Ayrıca bu iki filmin arasında yeniden sinemaya uzanıp Life Is Sweet’i tamamlar. Bu dönemden sonra artık belirli bir tanınırlığa ve ekonomik refaha ulaşır yönetmen ve sonunda BBC’den ayrılır. Bu bilinirliğinin artması ve ekonomik refaha ulaşmasında en büyük etmen de 1993’te çektiği Naked filmi olur. Bu film sayesinden Mike Leigh Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanır. Bu filminden itibaren yönetmen yalnızca sinema işleriyle uğraşmaya başlar.

Naked’tan üç yıl sonra çektiği Secrets & Lies filmiyle Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan yönetmen nihayet kariyerinin zirvesine çıkmıştır. Ardından da peşi sıra filmlerini çekmeye başlar. 2010’da çektiği Another Year filminden sonra yönetmen 2012’de A Running Jump isimli 35 dakikalık bir orta metraj film çeker. Haliyle bu beklenmedik farklı formattan sonra yönetmenin artık daha farklı işlere yöneleceği söylentileri yayılmaya başlanmasına karşın Leigh bu sene karşımıza Mr. Turner filmiyle çıkarak çizgisinden dışarı çıkmadığını herkese göstermiştir.

mike-leigh

Benim kafamda yeni bir film ilke olarak karakterlerle başlar. doğal olarak, ardında bazı düşünceler, belirli görüşler yatar ve oyuncularımı buna göre seçerim, onlarla buna göre çalışırım, filmin karakterlerini ve kişilerini yapılandırırım, ilişkiler oluştururum ve filmin bütün mikrokosmosunu kurarım. film bu bütünden doğar.

Daha yazımızın başında Mike Leigh’i en nevi şahsına münhasır yönetmen olarak tanımlamamızın sebebini yönetmenin filmografisine bakıldığında hemen anlamak mümkün. Çünkü yine de tam olarak söylenemese bile yönetmenin filmografisini iç içe geçmiş şekilde üç farklı tarza ayırabiliriz. Yani bu tarzlara belli dönemlerde değil, sürekli olarak varyasyon yapacak şekilde yöneliyor yönetmen.

Ne isek o olduğumuzu gerçeğe en yakın şekilde göstermeye çalışan filmlerimin ardında hep aynı kaygı vardır. Filmlerim her zaman kimlik ve kişinin varlığına saygı üzerinedir. her seferinde, gerçeği ve gerçekliği yakalamaya çalışırım. Neredeyse üç boyutlu görünen kişilerimin teninin algılanmasını isterim. Gerekçem çok basit: İyi tanırlarsa, daha iyi anlaşılırlar.

Belirli bir tiyatro geleneğinden geldiği için Leigh’in sinemasında kendini en belirgin olarak gösteren tarz gerçekçi bir dramadır. Genellikle orta ve işçi sınıfın hayatlarına değinen yönetmenin çoğu kere inanılmaz derecede minimalist bir şekilde ele aldığı dram, bu filmlerine oldukça ağır ve duygu yüklü bir atmosferi de beraberinde taşır. Ama tüm bu ağır dram filmlerine karşın yönetmenin bolca siyasi ve sosyolojik göndermeler taşıyan komedi filmleri de filmografisinden önemli bir yer tutar. Üstelik bu, tarz olarak birbirinden oldukça zıt filmleri peşi sıra çekmektedir yönetmen. Ayrıca bir açıdan bu iki tarzı da içinde barındıran bir dönem filmleri yaklaşımı vardır Leigh’in. Topsy-Turvy ve Vera Drake’ten sonra bu yıl da karşımıza yine bir dönem filmiyle çıkmaktadır zaten.

Benim filmlerim olsa olsa anarşisttir ve partizan olmayan anlamda politik sayılabilir; hatta diyebilirim ki, filmlerimde, didaktik nitelikte tek bir politik ifade bulmak mümkün değildir; filmlerim bir elips çizer, dolaylı ve karmaşıktır, içlerinde çeşitli siyasi fikirler mevcuttur ve bu fikirlerin siyasi bir tarafı varsa, o zaman genel, içsel bir anlamdır bu.”

Bu oldukça farklı ve zaman zaman zıt yaklaşımları sürekli olarak işlemeyi sürdürebilen Mike Leigh’le ilgili bazı ilginç film çekim teknikleri de mevcuttur. Söz gelimi yönetmen filmlerine bir senaryo yazıp da başlamaz. Yalnızca ufak bir fikirden yola çıkarak aklında olan birkaç oyuncu dostuyla doğaçlama sahneler tasarlar ardından yine oyuncularla birlikte karakterleri oluşturur ve nihayetinden hikayenin nasıl bir şey olacağına karar verir. Doğal olarak tüm bu süreçler boyunca birçok konudaki yaratıcılığı oyunculara bırakır. Üstelik bu öyle pek kısa süren bir çalışma da olmaz. Sıkılıkla altı aya yakın süre boyunca oyuncuların birbirleriyle doğaçlama sahneler çalıştığı dönemlerdir bunlar. Sonunda hikaye Leigh’in kafasında oluşmaya başlanınca film çekilmeye başlanır. Yani çoğu zaman filmin nasıl biteceğine dair kimsenin en ufak bir fikri dahi yoktur. Hatta çekim esnasında bile doğaçlamalar sürekli devam eder. Bu sebeple aynı sahnenin farklı tekrarları arasında bile çok büyük farklar ortaya çıkabilir.Elbette böylesine meşakkatli ve oldukça riskli yöntem için yönetmenin, sıklıkla başvurduğu ve neredeyse onun sinemasına has bir hale bürünen bazı demirbaş oyuncuları vardır. Bir filminde gözükmeseler bile sonraki filmlerinde mutlaka ortaya çıkarlar. Üstelik dönem filmlerinde de bu demirbaş oyuncu listesi pek değişmez. Haliyle uzun yıllar boyunca aynı kişilerle aynı yöntem üzerinden çalışan yönetmenin ve oyuncuların bu konuda ustalaştıklarını söylemek yanlış olmaz.

Naked’dan bir bölüm:

“Sıkıldım mı? Hayır hiç de sıkılmadım. Ben hiç sıkılmam. Herkesin derdi bu, herkes sıkılıyor. Doğa size açıklandı ve sıkıldınız, yaşayan beden açıklandı ve sıkıldınız, evren size açıklandı ve siz bundan da sıkıldınız. Şimdi yalnızca ucuz heyecanlar istiyorsunuz; bunlardan bol bol istiyorsunuz. Ve yeni oldukları sürece ne kadar adi, saçma oldukları fark etmiyor. Hakkımda ne söylersen söyle ama ben hiç de sıkılmıyorum.”

High Hopes (1988)

Mike Leigh’in uzun süren TV işlerinden sonra çektiği ilk filmi olan High Hopes özellikle sert siyasi göndermeleri ve dramla komediyi iç içe işlemesiyle öne çıkar. Ayrıca filmdeki bazı oyuncular yönetmenin sonraki kariyerinde de sıklıkla karşımıza çıkacaktır.

68 Kuşağından bir çift olan Cyril ve Shirley kendi hallerinde bir hayat sürmektedirler. Dünyadan kopmayarak ama aynı zamanda uzakta durup onun acınası haline bakıp gülerek birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşayan bu ikili; Cyril’in, kocası uzun süre önce ölmüş olan annesi ve çatlak kız kardeşiyle uğraşmaktadırlar. Özellikle Cyril ve Shirley ikilisi üzerinden didaktik bir anlatı oluşturan yönetmen buna bir de onların tam zıttı olan çatlak kız kardeşi ve kocasını hikayeye dahil ederek sık sık siyasi diyaloglar kurar film boyunca. Ama yine de tüm bu didaktik yapılara rağmen Leigh kendini dışarıda tutmayı başarır. Didaktik olan, karakterin üzerinde kalır. Ne Cyril ve Shirley ikilisine ne de diğer aileye karşı net bir olumlu tavır takınmaz. Aslında her iki gruba da eşit bir hümanist bakış vardır. Acımanın getirdiği bir hümanizmdir bu. Çünkü çatlak kız kardeşin psikozlarla dolu hayatına karşın, her şeye dışarıdan bakabilmeyi başarabilen Cyril’in de kendi bunalımları vardır. İçinde yaşadığı hayatla yaşamak istediği hayat arasındaki uzlaşmazlık sürekli yüzüne çarpmaktadır çünkü.

Filmin geneline hakim olan kara-mizah ve ağır dramın aksine özellikle filmin finalindeki dinginlik tam da Mike Leigh’in hayata bakışını özetlercesine pesimisttir ama yine içinde hümanizmi barındırmaya devam eder.

Naked (1993)

Hiç kuşkusuz Mike Leigh’in kariyerindeki zirvelerden biri olan Naked aynı zamanda yönetmenin en bilinen filmlerinden biridir. Özellikle David Thewlis’in Johnny rolünde tam anlamıyla devleştiği yapım sert gerçekçiliğini felsefi ve siyasi bir atmosfer çerçevesinde yeri geldiğinde sürreal anlatıya varan bir şekilde anlatıyor. Özellikle beklenmedik ve bir o kadarda efsane olan finaliyle hafızalara kazınan film özellikle barındırdığı uzun ve derin diyaloglarla dikkat çeker.

Ansızın Manchester’dan Londra’ya gelmek zorunda kalan Johnny uzun süredir görüşmediği eski sevgilisinin evine gider. Orada artık tüm hayallerinden kopmuş ve hayatını kemirip duran bir işte çalışan Louise’i ve esrarkeş ev arkadaşı Sophie’yi bulur. Oraya neden geldiğiniz söylemez ama yinede Louis ilk başta rahatsız olsa da geçmiş hayalleri yeniden canlanır ve Johnny düşünmeye başlar. Fakat ortada şöyle bir durum vardır ki Johnny çok farklı biridir. Kendini her türlü topluma ve toplumsal olana kapamıştır. Herkesi ve her şeyi olabilecek en sert şekilde eleştirir. Hiçbir şey onu tatmin etmez ama aslında hiçbir şey de istemez. Bu haliyle tam bir 68 kuşağı kaybedeni, ruhunu satmayanıdır Johnny. Ama elbette bunun ağır faturasını ödemek zorundadır. Özünde hala yaşayan komün ve hümanist fikirlerle insanlara tüm toplumsal normların üstünde bir şekilde özgürce yaklaşan Johnny’i bazen tüm gece sohbet edebileceği ve belki bir zamanlar onun gibi olan bir arkadaş bazense sağlam bir dayak beklemektedir. Hayata karşı nihilist bir tavır takınan ve bunun sonucunda her şeyle dalga geçen, hatta kendisiyle bile Johnny Louis’le olan geçmişlerini unutmamıştır. Ama tam da dediğimiz üzere onun hiçbir şey istediği yoktur.  Her şeyi bir kenara bırakma cesaretini gösteren Louis’e karşı bir bir sorumluluk hissetmez. Hayat artık onun için kendi bireyselliği içinde boğulduğu kapalı bir havuz gibidir. Öyle ki final sahnesi de bunu olabilecek en çarpıcı şekilde yansıtır.

Naked özellikle işlediği konuya getirdiği derin ve felsefi bakış açısıyla Mike Leigh’in en ağır filmlerinden biridir hiç kuşkusuz. Ayrıca komediden ziyade dramın ağır basması da distopik bir atmosfer oluşmasına ön ayak olur. Fakat tüm bu ağırlığa ve uzun diyaloglara rağmen yönetmen ustalığını konuşturarak yaptığı kurguyla izleyici filme dikkat kesilmesini yine de sağlamayı başarır.

 

Secrets & Lies (1996)

Secrets & Lies, Leigh’in her ne kadar ufak da olsa sürekli irdelediği ama özellikle birkaç filminde ana konu haline getirdiği aile meselesi hakkındaki ilk filmlerinden biridir. Daha sonra bu aile yapısına sık sık geri dönüşler yapacaktır yönetmen. Ayrıca Naked’dan sonra Cannes’dan yine ödül almayı başaran film en önemli bağımsız filmlerden biri olarak kabul edilir.

Maurice ve Monica çifti dışarıya yönelik iyimser tabloya rağmen büyük bir iletişimsizlik halindedirler. Buna ek olarak Maurice’in yalnız yaşayan kız kardeşi Cynthia’nın nevrotikliği özellikle erkek figürü olarak yaratılmasına karşın neredeyse hiç konuşamayan ve gücü var olanları problemleri çözmeye yetmeyen Maurice’un öz ailesiyle kendi ailesi arasındaki çatışmada iyice erimesine sebep olur. Bir de buna Cynthia’nın varlığından haberi olmadığı bir kızının ortaya çıkması eklenince içler iyice içinden çıkılmaz bir hal almaya başlar. Film aslında annesinin gerçek kimliğini öğrenen Hortense ile başlar. Buna paralel olarak diğer hikayeler de işlenir. Ama özellikle Cynthia ve Hortense arasında yaşanan geçmişe dönük acı verici deneyimler bunu kabullenmeye yönelik çabalarla birlikte büyük bir çıkmaza sürüklenir. Çünkü her aile kendi içinde birçok sır barındırmaktadır. Bu sırları koruyabilmek için de yalanlar söylerler. İşte Secrets & Lies tam da bu durumu çarpıcı bir gerçeklikle seyircinin yüzüne çarpar. Finalde tamamen dağılan ama aynı zamanda tamamen bir araya gelen bu aileler için elbette ki bu yalanların ortaya çıkması ve sonunda sırlarını saklayamamaları durumu birçok şeyi değiştirir. Filmin geneline hakim olan yönetmenin pesimist bakış açısı finalde iç burkan bir hümanizme yine de evrilmeyi başarır.

Özellikle içinde birçok sert kırılma anı taşıyan sahneler barındırmasına karşın teatral doğaçlamayı, minimalist bakışı elden bırakmadan hikayeye aktarabilme gibi zor bir işi başaran yönetmenin bu filmindeki tarzı daha sonraki bazı filmlerine de temel oluşturacaktır aynı zamanda.

 

Topsy-Turvy (1999)

19. yüzyılın sonlarında yaşamış olan ünlü oyun yazarı W. S. Gilbert ile besteci Arthur Sullivan 25 yıl süren iş birliklerini anlatan film, Mike Leigh kariyerindeki en büyük bütçeli projelerden biridir. Ayrıca yönetmenin ilk dönem filmi olma özelliğini de gösterir. Özellikle son filmi Mr. Turner ile yine 19. Yüzyılın sonların yaşamış bir sanatçının hayatına odaklanmasını göz önüne aldığımızda iki film arasında oldukça büyük benzerlikler bulunmaktadır.

Uzun bir süredir birlikte opera yazan ve besteleyen Arthur ve William’ın son oyunları tekrar düşmesi açısında sert eleştiriler alır. Bir de buna Arthur’un hastalanması eklenince yazılması planlanan yeni operalar tehlikeye düşer. Sonunda Arthur iyileşmek ve biraz ilham toplayabilmek için bir Avrupa seyahatine çıkar. Bu sırada William’da yeni oyununu yazmakla uğraşır. Fakat geri döndüğünde artık Arthur’un istekleri değişmiştir. Çok daha farklı şeyler yapmak ister ve William’ın aylarca üzerinden çalıştığı oyunu beğenmez. Büyük bir çatışmaya rağmen William’ın yeni yazdığı oyunla yeniden bir araya gelen ikili oldukça beğenilen bir opera ortaya koymayı başarırlar. Hikayesi bakıldığında belli kırılma noktaları ve karakter odaklanmaları hemen akla gelmesine karşın Leigh hikayeye çok farklı bir şekilde yaklaşır. Operadaki her oyuncu birer başrol gibi derinlemesine incelenir. Ayrıca kırılma anlarına ya da olaya neredeyse hiç değinilmez. Film tümden durumlar üzerinden ilerler. Söz gelimi operanın baş oyuncularının yaptıkları ve sık sık kendi aralarındaki şakalaşmayla renklenen prova sahnesi, William ile Arthur’in yeniden birlikte çalışmaya karar verdikleri sahneden çok daha fazla yer tutar ve yönetmen o sahneye çok daha fazla önem verir. Sonuçta film, hikayeyi bir şekilde işlemeyi sürdürürken bir yandan sayıcı oldukça fazla dönem tasviri karakter odaklanmasıyla tam anlamıyla bir külliyata dönüşür.

Mike Leigh’in dönem filmi kavramını oldukça farklı ele alışı yine yönetmene has doğaçlamalarla çok başka bir havaya bürünmeyi başaran film, eleştirmenler tarafından yönetmenin en beğenilen yapımlarında biri olarak özellikle değinilir.

All or Nothing (2002)

Secrets & Lies filminden sonra yeniden aile temasına dönen fakat bu sefer, daha konuyu ele alışında farklılığını ortaya koyan Leigh’in en minimalist filmi denebilir All or Nothing için. Film, hikaye olarak birbirlerine yakın yaşayan toplu konutlardaki ailelere odaklanması dışında aslında öyle pek de bir kırılma noktası olan olaylar üzerine kurulmuyor.

Phil ve Rachel neredeyse tüm vakitleri işte geçen hayatlarını yaşamak için vakit bulamayan hatta buna yakınmak için dahi vakitleri ve iletişimleri olmayan bir ailedir. Fakat bu durum yalnızca onlara değil aynı yerde yaşadıkları herkese ait bir özelliktir. Ebeveynler canları çıkana kadar çalışıp birbirleriyle konuşamayacak kadar yabancılaşmışlardır. Gençler hayallerini gelecekleri için satmayı beklemekte, geri kalanıysa toplumun çürüğü olarak sokaklarda sürtmektedir. Bu şekliyle oldukça güçlü bir distopik atmosfer yaratır yönetmen ama bunu filmi izlerken anlayamazsınız. Çünkü her şey o kadar gerçektir ki tüm bu durumları ütopik ya da abartılı bulmak imkansızdır. Yönetmenin olaylardan ziyade durumlara ağırlık vermesi ama bu durumların içinde barındırdığı ağır dramlara rağmen minimalist yapıyı korumaya devam etmesi, haliyle filmin oldukça etkileyici ve ağır bir yapım olmasını sağlamıştır. Özellikle bazı karakterlerin susarken bazılarının sürekli konuşması, bir yerden sonra büyük bir temsiliyete dönüşmesine karşın finalde Phil karakterinin beklenmedik bir şekilde ama bir açıdan da tam da beklendiği şekilde her şeyi bir anda açığı vurması, yönetmenin önceki filmlerinde kendilerine yer bulan 68 kuşağının bir yansıması olarak kendini gösterir. Artık onlardan geriye kimse kalmamıştır ama onlar tam da insan olma eylemi üzerinden var oldukları için aslında hiç bir zaman da yok olmamışlardır.

All or Nothing, aslında oldukça sert bir sistem eleştirisini ve siyasi söylemi içinde barındırmasına rağmen odağına en alt tabakadaki işi sınıfının gündelik hayatını alarak ağır ama altı dolu bir dram yaratmayı başarıyor.

 

Vera Drake (2004)

Mike Leigh’in Topsy-Turvy’den beş yıl sonra yeniden dönem filmine döndüğü yapımı Vera Drake, bir yandan iyi-kötü ayrımıyla ilgili çatışmayı irdelerken bir yandan da oldukça keskin bir tarihi atmosfer tasvirine girişiyor. Topsy-Turvy’de o döneme has özelliklere özel olarak değinmesine karşın Vera Drake’te bu özellikleri daha çok İkinci Dünya Savaşı çerçevesinde değerlendiriyor. En nihayetinde 1950’lerin Londra’sında geçen film, İkinci Dünya Savaşı’na direkt müdahil olmuş bir kuşağı inceliyor olmasının avantajını sonuna kadar kullanmıştır ki bunlar, özellikle diyaloglardaki detaylarda oldukça net bir şekilde kendini göstermiştir.

Ailesine fayda sağlayabilmek için temizlik işleri yapan tam bir iyi yüreklilik timsali Vera, bir yandan da herkesten gizli olarak ekonomik durumu vasat olan hamile genç kızlara kürtaj uygulamaktadır. Herhangi bir maddi karşılık olmadan yaptığı bu iyilik kanunen yasak olduğu için elbette bir yerden sonra Vera’nın başını büyük bir derde sokar. İşte tam da buradan yönetmen izleyiciyi, Vera’nın durumuna mahkemenin vereceği karara odaklar. Her haliyle iyi birinin, karşılık beklemeden yaptığı iyilik kanunen yasaksa ne olur? Bu filmin anlatılan temel hikayesidir ama elbette ki Leigh kendi imzasını yine atar ve derinlemesine bir karakterler çokluğu yaratır. Bu hem dikey, yani karakterlerin derinine inen hem de yatay, çok fazla karaktere değinen yaklaşımla Vera’nın hikayesi çok daha geniş bir perspektife yayılır. Söz gelimi Frank’in eşi üzerinden yaratılan gösteriş budalalığına dair söylemle savaş sonrası içine kapanmış, bunalımlı Reg’in karamsar hayatına dair görüşler bir arada, üstelik Vera’nın hikayesine zıtlık oluşturmayacak şekilde ilerler.

Sinematografik olarak döneme atıfta bulunan renk tonlaması ve sanat yönetimiyle başarılı bir atmosfer yaratan yönetmen, özellikle Reg ve Stan arasında geçen İkinci Dünya Savaşı’na dair sohbet ve o sohbetin yapıldığı mekan-zaman üzerinden oldukça vurucu bir yapım ortaya koymayı başarmıştır.

 

Happy-Go-Lucky (2008)

Mike Leigh’in Life Is Sweet’ten sonra uzun bir sürenin ardından yeniden komedi alanına döndüğü yapımı, özellikle bu komediyi yarattığı karakterin kişiliği üzerinden oldukça farklı bir şekilde işleyerek ortaya koyduğu bir anlamda deneysel yanıyla yönetmenin sıra dışı işlerinde biri olarak önemlidir.

Zoe ile birlikte kendilerin mutlu bir hayat kurmuş olan Poppy herkese ve her şeye inat hayata karşı sürekli pozitif bakan, her şeyle dalga geçen kendi halinde mutlu biridir. Hatta bu karakter öylesine ilginçtir ki filmi izleyenler üzerinde farklı etki yaratır. Tüm bu mutluluğuna ve hayata karşı hep umutlu duruşuna rağmen birçok kişi ondan nefret edecektir. Tıpkı ehliyet alabilmesi için ona sürüş dersi veren Scott gibi. Çünkü Scott pesimisttir. Ona göre hayatta umut edilecek, dalga geçilecek bir şey yoktur. Haliyle bu ikili iki farklı ucu temsil edercesine birbirleriyle oldukça ilginç bir ilişki içine gireceklerdir. Poppy’nin her şeyle dalga geçmesi örneğin sinyal vererek dönmekle dalga geçerek neredeyse kazaya sebebiyet vermesi bir noktadan sonra Poppy’e yönelik bir karşı tavrın oluşmasına sebep olur. Çünkü karakter çok uçlarda yaşamaktadır. Bu açıdan mutluluk ya da keder olsun, aşırı uçlarda yaşandığında nasıl da garipleşildiğini gösterir yönetmen. Poppy’nin komik düşünceleri ve hareketleri ne kadar saçmaysa Scott’ın pesimistliği ve kuruntulu tavrı o kadar saçmadır. Fakat filmin en çarpıcı bölümü Scott ile Poppy arasındaki ilişkinin giriftleşmesiyle oluşur ki burada kısa bir süre de olsa kendini gösteren dram olabilecek en büyük etkiyi yaratır. Çünkü ortada öylesine temel, bu yüzden herkese hitap eden ve sarsıcı bir durum vardır ki bunun için kimi suçlayacağınızı şaşırırsınız.

Mike Leigh’in imzası gibi olan durum yaklaşımı bu filmde de kendini gösterir. Tamamen farklı durum varyasyonları oluşturmak için ufak olaylar yaratılır. Odak her dair durumlardadır.

 

Another Year (2010)

Gençlik döneminde tam da kendisiyle paralel bir şekilde yeni kurulmuş ailelere odaklanan Leigh, artık iyiden iyiye yaşını başını aldığı dönemlerde de odağını onlarca yılı devirmiş ailelere çevirmiştir. Another Year da tam olarak budur aslında. Genel filmografisine baktığımızda bir şekilde bu film 1988 yapımı High Hopes’un devamı izlenimi taşır. Hatta büyük bir tesadüf olarak her iki filmde de Ruth Sheen duyarlı ve bilgili eş rolünü üstlenmiştir. High Hopes’tan sonra sürekli olarak distopik aile tasvirleri çizen yönetmen, ki bunda 68 kuşağı kaybedişinin de payı büyüktür bu son filminde uzun bir süredir filmografisinde önce dışlanan (Naked) sonraysa tümden sinip yok olan (All or Nothing) bu ruhu yeniden canlandırarak beklenmedik bir yapımla çıkmıştır karşımıza. Bir anlamda High Hopes’taki Cyril ve Shirley’nin yıllar sonraki tablosuyla karşı karşıya gibiyizdir. Yani zorunlu olarak sisteme dahil olmuşlar ama içlerinde taşıdıkları hümanist yanı hiç kaybetmeyerek tüm o hırs ve gösterişten de uzak kalmayı başarmışlardır.

Tom ve Gerri (Evet oldukça tatlı bir Tom ve Jerry esprisi var) emekliliklerinin tadını çıkaran mutlu bir ailedir. Oğulları kendi ayakları üzerinde oldukça refah içinde bir hayat sürmekte ve her biri hayatı keyif alarak yaşamaktadır. Fakat tüm bu iyimser tabloda kendine bir türlü yer bulamayan büyük bir kaybeden de vardır: Mary. Yine tam da High Hopes’taki çatlak kız kardeş gibi o da biraz çatlaktır. Tom ve Gerri’nin kuşağında olmasına karşın hırslı, bencil ve açgözlü biri olan Mary, doğal olarak onları kıskanmakta ve alelacele kendi hayatına dair kararlar verip durmaktadır. Tüm filmografisi boyunca aile eleştirisi getirerek yalnız olanı kutsayan yönetmen bu sefer yalnız olanın dramına değinir. Fakat burada Tom ve Gerri’nin 68 kuşağı temellerine sahip olması temel bir fark olarak da durmaktadır. Yine de bir tür aile güzellemesi olarak karşımıza çıkar Another Year. Eğer gerçekten birbirinizi anlayabiliyorsanız bu hayatta birbirinize yetebilirsiniz demektedir. Bu açıdan ekonomik olarak hiç bir sıkıntıları olmayan Tom ve Gerri’nin aksine Mary, emekliliğe yaklaşan yaşına rağmen geçiştirmelik düşük maaşlı kötü bir işte hala sürünmeye devam etmektedir.Ayrıca filmin kaybeden yalnızca Mary değildir, yalnız olan herkes bir karamsarlık tablosu içinde resmedilmiştir. Öyle ki filmdeki cenaze sahnesi bu açıdan oldukça çarpıcıdır.

Leigh’in doğaçlama tekniğinde iyiden iyiye ustalaştığı ve gerçekçilik konusunda hele ki komediye daha yakın durduğu bu filmde tatlı bir yaşlılık huzuru vardır. Öyle ki dram bile ancak sarhoş olunup ağızlar tutulamamaya başlandığında ancak ortaya çıkar. Bu açıdan yönetmenin bir anlamda kendisiyle ve geçmişiyle barışma filmi gibidir Another Year.

Hazırladığımız, birbirinden zengin diğer retrospektiflere buradan ulaşabilirsiniz.


Kerem Duymuş

Kerem Duymuş

177 yazı · Bir gün soğuk ve karlı bir akşamda izlediği Kieslowski filmi onu iflah olmaz bir idealiste çevirdi ve kendini şimdiye kadar ona kimsenin bahsetmediği bambaşka bir dünyada buldu. Hem izleyen hem yapan olarak gece yattığında heyecandan uyuyamamasına sebep olacak sinemaya ulaşmaya çalıştı ve hala çalışıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →