· 11 dk okuma

Sinemanın İnsani Robotları

Sinemanın İnsani Robotları

Bilimkurgu dünyasının vazgeçilmez ögelerinin başında şüphesiz robotlar geliyor. Ortaya çıktıkları ilk günden bu yana birçok değişime uğramış olsalar da, halen değişiyorlar ve bizleri şaşırtabiliyorlar. Robotların insani tavırlara sahip olması ise beyazperdede fazlaca yer bulmuş bir konu. İnsani duygular çerçevesinde bakılınca pek çok örnek bulabilmek de mümkün.

Genelde ‘insani’ olarak nitelenen robotlar, iyilik ve adalet timsali olarak resmedilse de, bu bakış açısını biraz olsun değiştirmekte fayda var. Çünkü dürüst olmak gerekirse insanı en iyi tanımlayacak olan sözcükler bunlar değil. Tabii ki, insanın karakterini ve davranışlarını en belirgin şekilde etkileyebilecek unsurlar elbette ki duygular. Beyazperdede de, yalnızca mantıksal olarak davranmayan, duygulara sahip olan ve fikir geliştiren robotlar var oldukça, bunu daha adil olmak için kullanan robotlar kadar, kibir ve öfkeyle hareket eden robotlar da olacak. Temel olarak bir robotun insani olarak tanımlanabilmesinin gerekliliği bir şekilde duygulara sahip olması diyebiliriz. Bunun paralelinde, duyguların etkisi altındayken, hesaplamalara dayanan mantıksal kararlardan sapmak bile robotların insani davrandığını göstermeye yetecektir. Biz de, Sinemanın İnsani Robotları dosyamızda beyazperdede görme şansı bulabildiğimiz bu robotlardan bazılarını derledik. 

Robocop (1987)

Başrollerinde Peter Weller ve Nancy Allen’ın yer aldığı ve Robocop efsanesini başlatan filmin yönetmen koltuğunda, Paul Verhoeven oturuyor. Robocop’un ardından Total Recall (Gerçeğe Çağrı) filmi ile başarılı bir dönem geçiren yönetmen, filmi seriye dönüştüren devam filmlerinde yer almamıştı. 1987’de yönettiği Robocop, devam filmlerinin ve yeniden çevrimlerin arasında haklı olarak halen en başarılısı olarak gösteriliyor.

Detroit sokaklarını suçtan arındırmak adına geliştirilen Robocop projesi polis teşkilatının en önemli başarılarından biri haline gelir. Bir süre boyunca oldukça başarılı ilerleyen proje, Robocop olmayı kabul eden polis memuru Alex J. Murphy’nin bastırılmış anılarının gün yüzüne çıkmasıyla sekteye uğrar.

Bilimkurgu dünyasında kısa sürede fenomen haline gelen Robocop, üçer yıl arayla gelen iki devam filmiyle bir üçleme dönüştü. Bir cyborg olan Robocop’un tamamen mekanik olmaması ve özünde bir insan olması onu oldukça ilginç bir yere koymuştu. Seksenlerin sonlarında beyazperdede yer alan filmde Robocop, bastırılmış anılarını hatırlayarak onun için tasarlanmış mantık çerçevesinden uzaklaştığında görevini tamamen unutarak, paniğe kapılıyor. Eski hayatıyla, yeni hayatı arasında kalıp çıkamaza giren Murphy’nin çelişkileri onu insan mı yoksa robot mu olduğu konusunda zor bir ikileme sokuyor.

Moon (2009)

Düşük bütçeli bilimkurgu harikalarından bir tanesi olan 2009 yapımı Moon’un başrollerinde Sam Rockwell ve Kevin Spacey bulunuyor. Spacey’in sesiyle bir nevi hayat verdiği Gerty ise filmi en özel karakteri konumunda.

Astronot Sam, gezegenimizin önemli enerji kaynaklarından birini keşfetmek üzere Ay’a gönderilir. Yalnız üstlendiği bu görev için Ay’a vardıktan sonra uydu iletişiminin kopmasıyla yapayalnız kalır. Görevi süresinde sadece sistemin akıllı arayüzü Gerty ile iletişim kurabilen Sam, görevinin sonuna doğru halüsinasyonlar görmeye ve başka birçok sıkıntı çekmeye başlar.

İlk uzun metraj filmi için böylesi özgün bir bilimkurgu senaryosu yazan Duncan Jones beklenmedik bir başarıya imza attı. Karakter analizlerine geniş yer vermesi ve buna paralel olarak Sam’in çevresini algılamasındaki odaklarını belirtirken gösterdiği başarı, filmin en olumlu yanlarından. Fakat yapay zeka olarak geliştirilen, Gerty’nin zaman geçtikçe Sam’le kurduğu ilişki ve ona arkadaşlık etmesi, Gerty’nin evrimi olarak tanımlanabilir. Neredeyse şefkatle, Sam’in ihtiyacı olan ilgiyi  gösteren Gerty, bu yaklaşımıyla çoğu insanın erişemediği insanlığa ulaşıyor.

Blade Runner (1982)

Harrison Ford’un başrolünde olduğu Ridley Scott’un kült filmi Blade Runner (Bıçak Sırtı) bilimkurgunun rotasını değiştiren en özel işlerden biri. 1982 yılında piyasaya çıktığında uyandırdığı heyecan, son zamanlarda filmin devamının da geleceği haberleriyle tekrar yaşanıyor. Bilimkurgu sinemasının en özel filmlerinden olan Blade Runner, elbette oldukça özel karakterler de barındırıyor.

2019 yılında geçen filmde, Tyrell gibi dev firmalar Replikant adını verdikleri ve dünya dışı kolonilerin tehlikeli, yasa dışı işlerini engellemek için kullandıkları robotlar üretmektedir. Bu robotların bazılarında ortaya çıkan bir sorun, isyan etmelerine sebep olur. Uzman bir Blade Runner olan Rick Deckard da kaçan Replikantları yakalamak üzere görevlendirilir.

Ridley Scott’ın yarattığı distopik atmosfer Blade Runner’ın en belirgin özelliklerinden biri. Bu atmosferin içinde yarattığı dünya ise filmi özel bir konuma getirmeye yetiyor. Replikantların varlığı ise birçok farklı soruyu ve cevabı aynı anda bir araya getiriyor. Kaçak durumda bulunan Replikantlar diğerlerinden farklı olarak fikir geliştirebilme yetisine ve özgür iradeye sahiptirler. Bu yeteneklere sahip olduklarını farkettiklerinde insanların emirlerine uymamayı seçiyorlar. Roy Batty’nin liderliğinde hareket eden firari Replikantlar, gün geçtikçe gelişmeye devam ediyorlar. Kendi evrimlerini yaşayan bu robotlar, ilk olarak belki de en insani duygular olan öfke ve kibirle doluyorlar. Onları yaratan düzene karşı duruşlarını en somut haliyle ortaya koyuyorlar. Özellikle Roy’un ağzından duyduğumuz cümlelerin sağlam birer felsefik zemine dayanması da film içerisindeki yetkinliğini arttırıyor.  Blade Runner’ın varoluş hiyerarşisi yaratılan modern dünyaya bir çelme niteliğindeki senaryosuyla bir araya gelen bu etkenler, ortaya tüm zamanların en önemli örneklerinden birini ortaya çıkarıyor.

Bicentennial Man (1999)

Senaryosunu Ben, Robot gibi filmlerin senaristi Isaac Asimov’un yazdığı ve yönetmen koltuğunda Gremlins ve The Goonies gibi filmlerden tanıdığımız Chris Columbus’un oturduğu Bicentennial Man (Robot Adam) filminin başrolünde Robin Williams bulunuyor.

Yeni milenyum ile birlikte, insanlar artık ev işlerini yapmak üzere robot satın almaya başlarlar. Hizmet ettiği aile tarafından Andrew adı verilen robot ise sinemanın insani robotları arasında farklı bir yerde durur. Aile bireylerinin de çok geçmeden farkedeceği üzere, Andrew yalnızca mantık çerçevesinde yanıt vermiyordur. İnsanlara özgü duygu ve algılarla sahip olan Andrew, ayrıca özgün fikirlere de sahiptir.

Robin Williams’ın performansıyla bütünleşen filmlerden bir tanesi olan Bicentennial Man, pek özgün olmayan bir konuya sahip olsa da bunu alternatif bir yöntemle işliyor. Duygu ve algılara sahip bir robotu tasvir ederken ideal insana yaklaşan bir karakter ortaya çıkarıyor. Yönetmen Chris Columbus, bu atmosferi filmin gidişatına göre yer yer yeniden şekillendiriyor. Filmin ikinci yarısı diyebileceğimiz kısımda, Andrew’un evrimini sona yaklaştırmak isterken varoluşsal bir tartışma yaratıyor. İnsan nedir sorusunu defalarca sorarak ve gerçek anlamda yargılayarak filmin finalini hazırlıyor. Yargı sahnelerini Maymunlar Cehennemi gibi örneklerden farklı olarak, anlaşılır bir şekilde ve sıkça tekrar ederek oluşturuyor. Bu tekrarların gidişatı her defasında farklılaşıyor ve sonunda bir cevap bulabilme niyeti taşıyor.

Astro Boy (2009)

Osamu Tezuka’nın çizimlerinden oluşan aynı adlı manga serisinden uyarlanan ve hikayesi, yönetmen David Bowers tarafından yazılan 2009 yapımı Astro Boy, robotlar üzerine hazırlanmış animasyonlar arasında farklı bir yere sahip. Çizimleriyle de orijinal halinden pek uzaklaşmayan Astro Boy, alışıldık animasyon hikayelerinden farklı bir iş ortaya koymaya çalışıyor.

Ölen oğluna benzeyen bir robot tasarlayan bir bilim adamının eseri olan Astro Boy, X-ışını görüşüne sahip, uçan bir robottur. Ağır bir manevi yükün altında olan Astro Boy, kendisinden beklenenlere tam olarak karşılık veremeyince, uzun bir yolculuğa çıkar. Kabul görme arayışında olduğu bu yolculuk sırasında ihanete uğrar ve oldukça kötü robotlarla karşılaşır.

Öğrenebilme yeteneğine sahip bir robot olarak tasarlanıp yaratılan Astro Boy, animasyon kahramanlarının çoğunlukla sahip olduğu özelliklere sahip. Fakat filmin işlenişi açısında belli birkaç özelliği mevcut. Temel olarak bir takım maceraları işleyen Astro Boy’un parmak bastığı güzel noktalar var. Teknoloji ile insanın ırkının benzerliğini vurgulayan ayrıntılarla dolu olması bunlardan en belirgin olanı. Kahramanımız Astro Boy’un ihanete uğradıktan sonra, bununla baş etmeyi, hatta bunu aşmayı öğrenmesi ise onu insani olmaya en yakın kılan özelliği olarak ortaya çıkıyor.

I, Robot (2004)

Will Smith’in başrolünde yer aldığı ve yönetmen koltuğunda The Crow ile Dark City’den tanıdığımız Alex Proyas’ın oturduğu I, Robot (Ben, Robot), robotların evrimini kaderle bir araya getirmeye çalışan bir yapıya sahip.

2035 yılında artık robotlar bütün günlük işlerde rahatça kullanılan araçlar haline gelmiş ve bununla da kalmayarak devletlerin işleyişinde de aracı konumuna gelmişlerdir. Gün geçtikçe gelişen teknolojiyle robotlar da eskimeye başlıyor ve değişmeye ihtiyaç duyuyorlardır. Yeni geliştirilen prototipler doğrudan bir merkeze bağlı olarak hareket ederler ve baskıcı bir rejime ön ayak olmak üzeredirler.

Proyas’ın yönettiği filmde hem toplumsal yozlaşmayı hem de teknofobiye varan korku unsurlarını görmek mümkün. Teknolojinin varabileceği noktaları ayrı ayrı göstermek isteyen ama sonunda bir merkezde toplayan yönetmen, çözümü (ya da bakış açısına göre sorunu) evrimde buluyor. Tabii bu, filmdeki tek buluntu değil. Aynı fabrikadan çıkan diğer robotlardan farklı olan Sunny, dışardan kontrol edilemeyen sorunlu bir robot olarak boy gösterir. Sunny’nin bir şeyi yapmasını sağlamanın tek yolu onu ikna etmektir. İnsan gibi davranması ve düşünmesi için tasarlandığı açık olan Sunny’nin, kendi özgür iradesi ve rüya görmesine dahi olanak sağlayan bir takım özellikleri vardır. Bu özellikler bir yana, filmin en ilginç yanı ise, Sunny’nin yazılmış bir kaderi olduğunu gösterip, finalini buna göre kurgulamasıdır. Muhafazakar bir bakış açısı olarak inceleyebileceğimiz kader algısını, teknolojinin varacağı bir nokta olarak işlemek ise oldukça ilginç bir yaklaşım.

A.I.: Artificial Intelligence (2001)

Stanley Kubrick’in yarım kalan projesini tamamlamak üzere Steven Spielberg kolları sıvayarak önce senaryoyu oluşturup, ardından yönetmen koltuğuna oturmuştu. Artificial Intelligence (Yapay Zeka) Spielberg’in underrated (hakettiğini bulamamış) işlerinden bir tanesi olarak bugün karşımızda duruyor. Filmin kadrosunda da ,Jude Law, William Hurt ve Frances O’Connor gibi isimler yer alıyor.

11 yaşında bir çocuk görünümünde olan David, yaşıtlarından çok daha farklı özelliklere sahiptir. Aslında çocuğu olmayan ailelerin hayatlarındaki eksikleri tamamlamak üzere tasarlanmış, yapay zekaya sahip bir araçtır. David, bunu farkettikten sonra bu gerçeğin peşinden gitmeye karar verir.

Yapay zeka konusunu özgün bir şekilde işleyen Artifical Intelligence, hikayesiyle de bu özgünlüğünü besliyor. Kubrick’in fikrini alarak başarılı bir şekilde tamamlayan Spielberg, kendi kalitesini de filmin her karesine yansıtıyor. İnsanlar ve makineler arasında bir sınır çiziyor ve bu sınırın iki tarafını David ile bir araya getiriyor. Bir robotun sevmek üzere programlanması fikri üstüne bir gizem inşa eden Spielberg, David’in gerçek hislerle dolu suni dünyasını oldukça başarılı bir şekilde aktarıyor.

Alphaville (1965)

Yedinci sanata birçok yenilik getirmiş isimlerden olan Jean-Luc Godard’ın en özgün ve bilinen filmlerinden bir tanesi şüphesiz Alphaville. Godard’ın zamanının çok önünde olduğu dönemlerde, her filminde olduğu gibi, kendi yazıp yönettiği bu bilimkurgu ile kara film karışımı deneysel iş, sinema tarihinin de unutulmaz eserlerinden bir tanesi.

003 kodlu dedektif Lemmy Caution, birkaç özel görevi yerine getirmek için Alphaville adlı gezene gider. Görevlerinden bir tanesi de Alphaville gezegenini yöneten Alpha-60 adlı bilgisayar-insanı yok etmektir. Bu görevi yerine getirmek için harekete geçmeye hazırlanırken Natacha adlı bir kadına aşık olur.

Godard’ın deneysel filmografisinde bile kendine özel bir yer bulan Alphaville, zamanının ötesinde olmaktan çok daha fazlasına sahip aslında. Günümüzün standartlarında bile oldukça farklı ve eşine zor rastlanan bir senaryo yapısına sahip ilk olarak. Godard’ın filminde hedef olarak gösterdiği Alpha-60, insansı bir robot yapısında değil. Bilgisayar-insan kalıbı yapay zekadan ziyade daha organik bir anlam ifade ediyor. Alpha-60’ın bir gezegeni yönetebilmesi ise onun karar alabildiğini, mukayese edebildiğini ve doğru yanlış ayrımı yapabildiğini gösteriyor. Herhangi bir şekilde evrimine şahit olmadığımız ve yeteneklerini kullanmayı iyi bilen yapısıyla Alpha-60 diğer birçok yapay zeka sahibi robottan ayrılıyor.

Short Circuit (1986)

Short Circuit, Saturday Night Fever (Cumartesi Gecesi Ateşi)’in yönetmeni John Badham’dan ikonik bir robot filmi. Daha çok, eğlenceli vakit geçirmek amacıyla çekilmiş, komedi unsurları bol olan tatlı bir aile bilimkurgusu demek yanlış olmaz. Badham, diğer benzer örnekler gibi büyük sözler söyleme gayretinde bulunmayan ve felsefik bir temel üzerine inşa edilmemiş orta bütçeli bir film yaratmış.

5 Numara, Soğuk Savaş sırasında Amerikan Donanması için geliştirilmiş bir prototip serisine dahil olan bir robottur. Bu prototip serisi, geliştiricilerinin insiyatifiyle sosyal yetilere sahip olabilecek şekilde tasarlanmışlardır. Ancak 5 Numara’nın bu eklentilere sahip olması bir takım sıkıntılara yol açmıştır ve bu sıkıntılar sonucunda özgür irade sahibi olur.

Short Circuit’in baz aldığı odak noktası çok daha basit düzeyde. Robotların insani kapasitelere sahip olabilmelerini teknik hatalara bağlayan bir yapısı var. Bir şeylerden hoşlanabilme yeteneğini birer uygulama olarak yükleyebilen mühendisler filmi de inşa eden karakterler oluyorlar. 5 Numara’yı farklı kılan ise bu uygulamaların yüklenmesinin ardından yaşanan güç dengesizliği sunucunda, yaşayan bir varlığa dönüşmesi. Yaşam kelimesinin hemen zikredilmesi senaryonun kısa yoldan sonuca ulaşmasına olanak sağlıyor. 5 Numara, artık arzulayan, utanan ve seven bir varlık olduğu için kontrol edilemez duruma geliyor. Elbette kontrol edilmediğinden tehlikeli olarak tanımlanıyor ve yakalanması gerekiyor.

 The Matrix (1999)

Wachowski Kardeşler’in kariyerlerinin dönüm noktası olan Matrix Üçlemesi’nin ilk halkasında tanıştığımız Ajan Smith, son yıllarda beyazperdede gördüğümüz birçok robottan çok daha agresif bir şekilde evrime uğramıştı. Matrix’in felsefi altyapısına uygun şekilde gerçekleşen bu evrim üçlemeyi de en çok etkileyen unsur olmuştu.

Matrix’in yapısı ve düzeni içerisinde en önemli karakter Neo gibi dursa da, aslında Ajan Smith’in varlığı bütün sistemi etkileyen ve değiştiren etken. Ajan Smith, insanlarla robotların savaşı sırasında, Matrix içerisinde robotlar tarafından oluşturulan bir çeşit güvenlik yazılımı dersek pek yanlış olmaz. Güvenliği sağlamaktan kasıt, insanların Matrix içerisindeki faaliyetlerini minimuma indirmek olduğundan, Ajan Smith’in sistem içerisinde oldukça önemli bir yeri var. Sistem içinde bu kadar önemi olan bir yapay zekanın evrime uğrayarak, güvenliği sağlamak adına mutlak hakimiyet kurmak istemesi, kendisini virüs olarak nitelendirmemize sebep oluyor haliyle. Ajan Smith’in, sahip olduğu yetkiyi ve gücü farkettiğinde büründüğü tavır, en basit tanımıyla kibir. Kendi mantalitesini oluşturarak özgürleşmesi ve hükmetmek için elinden gelen tüm çabayı göstermesi onu en nefret ettiği varlığa, insana yaklaştırıyor. Hatta Ajan Smith, yer yer insani olamaya yaklaşmaktan öte, yazılımından tamamen bağımsız olarak güç düşkünü, hırslı bir insan olarak boy gösteriyor.

BONUS: 2001: A Space Odyssey (1968)

Robotlardan veya yapay zekalardan bahsediyorsak, Arthur C. Clarke’ın başyapıtından Stanley Kubrick tarafından uyarlanarak sinemaya kazandırılan bilimkurgu başyapıtı 2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Macerası)’ndan bahsetmemek olmaz. Stanley Kubrick’in olağanüstü algısı ve bilimkurguya olan hakimiyetinin sonucu olan 2001: A Space Odyssey, yapay zekaların evrim geçirdiğinin ilk ve en şahane örneğine sahiptir.

Jüpiter’e yolculuk eden astronot ekibine, yolculuk boyunca rehberlik edecek olan HAL 9000, bilimkurgunun beyazperdedeki tarihi boyunca görülebilecek en belirgin, en keskin ve bir o kadar da inandırıcı evrimi geçirir. Onun kişiliğinin evrimi adeta gözümüzün önünde olur. Buna rağmen inandırıcılığı konusunda şüpheye yer yoktur. Douglas Rain’in seslendirdiği ve gayet minimalist bir tasarıma sahip olan HAL 9000’e bu dosyada yer vermemek olmazdı.


Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →