Sinemada Kafka Etkisi
Sanat, biçim-içerik ilişkisinin birlikteliğiyle var olur. Biçimsel ögelerle içeriksel ögelerin harmanlanması sanat eserini oluşturur. İki farklı sanat dalı olan edebiyat ve sinemanın dille üretiliyor olması, ikisi arasında benzerlikler ve farklılıklar doğurur. Edebiyat eserinin beyazperdeye uyarlanması oldukça kapsamlı bir konu ve biz; yaptığımız derlemede bu konuyu, modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarlarından Franz Kafka’nın bakış açısından ele alarak sınırlandıracağız. Ve bu yazıyı okuyup bitirdiğinizde kendinizi, tartışmanın bambaşka bir boyutunda bulacaksınız.
Edebiyat da sinema da göstergebilimsel yaklaşımla metnin yansıtmacı veya yaratıcı olmasında buluşur. Bir metnin yansıtmacı veya yaratıcı olmasını ise üslup belirler. İzlemediğimiz birçok edebiyat uyarlaması için “Kitabı daha güzeldi.” tepkisini veriyor olmamızın sebebi, yönetmenin hikâyeyi ele alış şekline yöneliktir. Bu bağlamda Kafka’nın da kendi içinde verdiği mücadele de buna yönelik oluyor.
Franz Kafka, 1883 yılında Prag’ta doğuyor ve bu şehirde büyüyor. Günümüzde etkisini hala diri tutan Dava, Dönüşüm, Şato gibi eserleriyle tanıdığımız yazarın, derinlere inip baktığımızda kendine de yazarlığına da güvenmediğini görüyoruz. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma, sorumluluk ve otoriteye bireysel direniş gibi temalara yer veren Kafka, edebi açıdan en fazla Flaubert’ten etkilenmiştir. Nabokov’un da söylediği gibi Kafka, hukuk ve doğa bilimleri kavramları kullanmış ve bu kavramlara ironik bir doğruluk yüklemiş, üstelik bunu yaparken de kendi kişisel duygularından soyutlanmıştır. Kafka aynı zamanda eserlerini kaleme alırken, nihilist söylemleriyle tanınan Friedrich Nietzsche’nin kişiliğinden ve onun edebiyat ile felsefeyi şiirsel bir dille harmanladığı ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ eserinden etkilenmiştir.
Kafka’nın kendi eserlerine dahi yabancılaşma hissetmesi, Marx’ın yabancılaşma teorisi adı altında incelenebilir. Marx iki tür yabancılaşmadan bahseder. Bunlardan ilki, ‘doğadan kopuş’ anlamındaki yabancılaşmadır. Birey, doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine yeni bir yaşam alanı kurar ve doğadan kopuş başlar. Bu zorunlu bir yabancılaşma sürecidir. İkinci yabancılaşma ise, bizzat kapitalist pazarın ve toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Bunun sonucu olaraksa, birey kendi doğasına yabancılaşır. Kafka’nın yaşadığı da tam olarak budur; ikinci yabancılaşma. Kontrolü bireyden alır ve mağdur, hızla psikolojik olarak yıpranacağı bir sürece girer. Kendine yabancılaşan biri elbette dış dünyaya karşı da bir yabancılık hissetmeye başlar. Bu yabancılaşmanın Kafka’ya etkisini yedinci sanata dair fikirleri üzerinden aleni bir şekilde görebiliriz.
Kafka, sinemanın hayal gücünü sınırladığını ve seyircinin bir okuyucu gibi hayal gücü dünyasında özgür bırakılmadığını; beyazperdede bize ne gösteriliyorsa onunla yetindiğimizi düşünüyor. Tekrar edebiyat ve sinema arasındaki farklara dönecek olursak, özellikle üslup üzerine kurulan bu yaklaşım edebi eserle sinema filmi arasındaki anlatı zamanı ve kurgu farkları detayına bağlanıyor. Bir romanda işlenen hikâye şu ânı kapsayabiliyorken, film zamanı daha çok anlatıcının tercihine yönelik olarak şimdiki zaman dilini kullansa da, gerçekte geçmiş zamanı ya da gelecek zamanı kurguluyor.
1908’in Aralık ayında yazdığı bir mektupta Kafka şöyle demiştir: “Başka şekilde biz sinema uğruna kendimizi nasıl hayatta tutabilirdik ki?” Bunu 1919 yılında sinemada âşık olduğu ikinci kadına, Julie Wohryzek’e yazıyor. Kafka filmlerden etkilenmiyor, yazılarını eksik bulduğu için tekrar tekrar yapılandırıyor. Hikâyelerinde film konularını inceleyip üzerinde kafa yorduğu için farklı karakterler yaratıyor. Sinema sanatından farklı olarak bu hikâyeler o ânı, şimdiki zamanı konu alıyor. Aslında bu olaya bağlı ve figüre bağlı olmak üzere ikiye ayrılan ‘anlatma zamanı’ kavramıyla ilgili bir sorun yaşadığının da göstergesi… Kafka; sinema seyircisinin geriye dönüş, özetleme, sahneleme, atlama, hatırlama, bilinç akışı ve iç monolog gibi anlatı unsurlarını tamamen yönetmenin yönlendirmesine göre tecrübe ediyor olmasından yakınıyor.
Kafka’nın sinema sanatına karşı duruşu ortada, oldukça mesafeli yaklaşıyor. Peki bugün yaşasaydı ne düşünürdü? Kesinlikle çıldırırdı! IMAX teknolojisiyle hislerimizi yepyeni bir boyuttan yönetme şansı elde eden modern zaman yönetmenleri, Kafka’yı çıldırtacak müdahaleleriyle onu bunalıma sürüklerdi. Zincirin halkalarını bir sonuca bağlayacak olursak edebiyat ve sinema sanatlarının sürekli bir döngüde olduğu sanat dünyamızda elbette Kafka kendini sinemadan soyutlayamadı ve eserleriyle birçok uyarlamaya ilham verdi. Biz de Franz Kafka’nın eserlerinden uyarlanmış ya da esinlenmiş en iyi 5 filmi, sizin için derledik.
Il Posto – Ermanno Olmi (1961)
Domenico isimli bir gencin iş bulma sürecini anlatan Il Posto, Kafka’nın dehlizlerinde kaybolduğu ‘yabancılaşma’ kavramına oldukça başarılı bir tasvir çiziyor. Kapitalist düzenin bireylere sunduğu “modern” yaşamın tam ortasında; kendi benliğini aramak aklına bile gelmeyen bir karakter olan Domenico’nun hayatı üzerinden “neden burada olduğumuza ve neden bu düzene ayak uydurduğumuza” dair sorular soran İtalyan yönetmen Ermanno Olmi, her ne kadar kendisi reddetse de İtalyan Neorealizm’i etkileri olan bir filme imza atıyor.
Olmi’nin özellikle memurlara odaklandığı sahnelerde Kafka etkisi yakalamak mümkün. İçlerinden biri tıpkı Kafka gibi, gündüzleri çalışıp geceleri kitap yazıyor. Ve aldığı notlara diğer memurların verdiği tepki, görmezden gelmeleri de aldığımız bu tadı pekiştiriyor. Birbirinden çeşitli ve derin söylemleriyle ve biraz olsun Kafka’yla empati yapabilmek adına da izlenmesi gereken filmin detaylı analizini geçen ay Tozlu Raflar bölümümüze yazmıştık.
Le Procès – Orson Welles (1962)
Josef K. bir sabah uyandığında kendisini, sebebini bilmediği bir suç nedeniyle dava edilmiş bulur. Tüm çevresi bu davayı konuşsa da aslında ortada gerçek bir dava da yoktur. Orson Welles’in yönetmen koltuğunda oturduğu Le Proces, tüm gerçekdışı niteliği ve absürtlüğü ile Kafka’nın “Dava” adlı eserinin birebir uyarlamasıdır.
Yönetmenin kendi ifadesiyle en sevdiği film olan Le Proces, Anthony Perkins’in canlandırdığı Mr. K. üzerinden Kafka’nın ‘yaşam/dünya tarafından hapsedilmiş ve bunun bilincine asla varamamış bireyler’ tasvirine odaklanıyor. Yani bireyin varoluş yalnızlığını ve paranoyak kabuslarını romana sadık kalarak yansıtıyor. Bürokrasinin çıldırtan yapısı ve insanın gizli kalmış korkuları da siyah beyaz üretilmiş filmin değerini katlıyor. Kafka etkisini kendisine en çok yakıştıran filmlerden biridir desek yanlış olmayacaktır.
Naked Lunch – David Cronenberg (1991)
Film, William S. Burroughs’un aynı adlı yarı otobiyografik romanından uyarlanır. Bill Lee sıradan bir hayat sürmektedir. Ailesini geçindirmek için böcek ilaçlayıcısı olarak çalışır. Bir gün karısı Joan’ın evdeki böcek ilaçlarıyla kafayı bulduğunu ve bağımlı olduğunu öğrenir. Bill de ona ayak uydurur ve gerçeküstücü ögelerle dolu halüsinasyon etkisi yaratan bir filme dalarız biz de…
Dev hamam böcekleri, yine hamam böceğine dönüşen ve karısının onu aldattığını fısıldayan daktilolar, ucubeler ve organizmaya dönüşen makinelerle Kafkaesk bir dünya yaratan Cronenberg, yazarın “Dönüşüm” kitabındaki güçlü etkisini, bir başka uyarlamadan beyazperdeye aktararak bize yansıtıyor. Ana karakteri Bill Lee’nin bir sabah uyandığında hamam böceğine dönüşen Gregor Samsa’yı imgelediği film, özellikle bireyin toplum içindeki yalnızlığı ve varoluş kaynaklı problemleriyle kendi kayboluş serüveni üzerinden, Kafka’ya çağrışımlar yapıyor.
Shadows and Fog – Woody Allen (1991)
Bir seri katili bulması için bir çetenin yardım istediği Kleinman (Woody Allen), gece yarısı sisli bir şehrin karanlık sokaklarında ne yapacağını bilemez şekilde dolaşır. Bu sırada kasaba yakınlarına bir sirk kamp kurmuştur. Sirkte çalışanlar arasında dönüp duran entrikalar Kleinman’in katili orada aramaya başlamasına neden olur ve yeni karakterlerle birlikte doğan yeni çatışmalarla olaylar gelişir.
Shadows and Fog’un konusu ve atmosferi oldukça ekspresyonist (dışavurumcu) bir çizgide durur. Allen’ın bu tercihi, onun duygularının ve iç dünyasının sinematografik olarak perdeye yansıması durumudur. Gerek bu özelliği, gerekse başroldeki Kleinman’in muğlak durumu bize Kafka’yı anımsatır. Woody Allen’ın Kafka’nın ele aldığı kavramları kendine has mizahi bir dille aktarması giriş yazımızda bahsettiğimiz üzere tam da Kafka’nın hoşlanmayacağı bir söylem. Baştan aşağı seyirciyi yönlendiren ve hayal gücünü kısıtlayan bir pratik. Yönetmenin filmografisindeki en iyi filmlerden değil belki ama Shadows and Fog kesinlikle Kafka’ya ithaf edilmiş bir güzelleme…
Das Schloß – Michael Haneke (1997)
Filmin kahramanı K bir köye gelir ve bu köydeki şatoda kadastrocu olarak çalışacaktır. Şatonun köy ve insanlar üzerinde sarsılmaz bir otoritesi vardır. Şato ulaşılmazdır, en üst kademedir. En tepede şatoda çalışan memurlar bulunur. K’nın da bütün çabası bu hiyerarşiyi aşmak ve şatoya ulaşmak üzerinedir. O kadar ki, bu durum bir saplantıya dönüşür ve bu K’yı yorgun düşürür. K şatoyla görüşebilmek için bir randevu alır ama o kadar yorgundur ki uyuyakalır ve randevuya yetişemez.
Michael Haneke, romanI televizyon filmi şeklinde uyarlarken esere tamamen sadık kalmış ve bunu, televizyon uyarlamalarının sonrasında insanları edebiyat eserini okumaya teşvik etmesi adına yaptığını söylemiştir. Düzen ve kaos ikilemini iliklerimize kadar hissettiğimiz Sato’da, Kafka’nın kahramanlarına dair genel bir bakış açısı elde ederiz. Kafka’nın karakterleri karanlıkta el yordamıyla yürür gibi bilinçsiz uyumu ararlar. Ama çabanın kendisi bir engeldir, çünkü bireyin ve varlığın bilinçli ifadesi, uyumun reddidir.
Kafka için “hareketli resim” yani sinema, musallat bir hayaletten başka bir şey değildir. Savaştan önceki yıllarda, onu yatağa bağlayan hastalığına yakalanmadan önce Prag ve Berlin’de sık sık sinemaya giden Kafka, teknolojiye hiç de yabancı değildi aslında. Mutoskop, kinetoskop gibi makineler ilgisini çekiyordu ve hatta nişanlısı Felice Bauer’e yazdığı bir mektupta bu makinelerle daktilosu arasında kurduğu bağdan bahsetmişti. Fikre düşman değildi ve hatta film senaryoları da yazmaya çalıştı ama pratikte hiçbir sonuç onu heyecanlandırmadı.
BONUS:
Çarpıcı bir Franz Kafka biyografisi: Kafka (1991)
Bizi 1919 yılının Prag şehrine götüren filmin yönetmen koltuğunda gerilim türü ustası Steven Soderbegh oturuyor. Jeremy Irons’ın canlandırdığı Kafka, gündüzleri bir sigorta şirketinde çalışır, geceleriyse hamam böceğine dönüşerek bir adam hakkında öyküler yazmaktadır. Bir gün Kafka’nın yakın arkadaşı öldürülür ve tüm işaretler fail olarak onu göstermektedir. Aslında çekingen bir adam olan Kafka, arkadaşının sevgilisine ulaşarak olayı araştırmaya başlar. Film, memurların ve sistem muhalefetlerinin arasındaki çatışmaya odaklanarak, işkence şatolarının yükseldiği, tedirgin edici “kafkaesk” bir dünya vadeder. Yazarın “Şato” eserinden fazlaca esinlenmiş olan Soderbegh, etkileyici renk tercihleriyle ve özellikle Prag şehri tasvirleriyle dikkat çeker. Özel efektleri, artan gerçekçiliği ve ince mizahıyla yaşasaydı Kafka’nın radarına yakalanacak olan film, günümüz sinema izleyicisini tatmin edecek nitelikte…
Kısa Film: Franz Kafka
Dosyamızı Franz Kafka’nın eserlerinden esinlenerek; onun çocukluk, ergenlik gibi belli dönemlerini cinsel inisiyasyon yanıyla ele alan 1991 yapımı, Peter Dumala imzalı fantastik belgesel filmiyle kapatalım. Yedinci sanatın kendine has büyüleyici diliyle Kafka’nın zihinsel dünyasında dolaşmak isteyenler için…
Özge Yağmur
130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →





