Sinema Tarihinin En İyi 15 Açılış Sahnesi
Jaws’tan Reservoir Dogs’a, Vertigo’dan The Social Network’e The Godfather’dan Trainspotting’e sinema tarihinin en iyi 15 açılış sahnesi için sizleri şöyle alalım.
Filmin ismini büyük puntolarda beyazperdenin üzerinde görünce kalbi pır pır atanlardan mısınız? Peki bir filmin final sahnesinden önce, ben o filmin asıl nasıl başladığına bakarım der misiniz? O halde bu liste tam size göre… Bir şehri kuş bakışı izlemeyi severim, uzun diyaloglar tam bana göre veya ilk sahnede heyecanlanacaksın ki devamını izleyeyim mi diyorsunuz? O zaman sizi de böyle alalım.. Jaws’tan Reservoir Dogs’a, Vertigo’dan The Social Network’e The Godfather’dan Trainspotting’e uzanan bir listeyle sizi sinema tarihinin hafızalara kazınan en güzel açılış sahneleriyle buluşturuyoruz.
Sinema Tarihinin En İyi 15 Açılış Sahnesi
Vertigo (Alfred Hitchcock, 1958)
Korkunun ustası, gerilimin efendisi, keskin zekasıyla kendisine hayran kaldığımız Alfred Hitchcock’un vizyona girdiği dönem eleştirilerin odağı olan ama sonrasında kült filmler arasında yer alan Vertigo’su, Hitchcock’un sinematografisinden alışık olduğumuz gizem ve gerilim unsurunu fazlasıyla barındırır. Filmin başlangıcında karşımıza çıkıp çatı üzerinde cereyan eden kovalama sahnesi ve fonda çalan müziğiyle bizi ilk dakikadan Hitchcock dünyasına buyur eder. Başrollerini James Stewart, Kim Novak ve Barbara Bel Geddes’in paylaştığı film, Fransız yazarlar Pierre Boileau ve Thomas Narcejac tarafından yazılan D’entre les Morts adlı romandan uyarlanmıştır. Efsane yönetmenin en önemli filmlerinden biri olan Vertigo, zengin bir iş adamının psikolojik sorunlar yaşayan karısını, bir suçluyu yakalamaya çalıştığı sırada çatıda asılı kalan ve sonrasında yükseklik korkusu oluştuğu için mesleğini bırakan bir dedektife takip ettirmesi üzerine kurulu bir hikayeyi anlatır.
2001: A Space Odyssey (Stanley Kubrick, 1968)
Yazar Arthur C. Clarke ve Stanley Kubrick tarafından senaryosu yazılan, yönetmenliğini yine efsane isim Kubrick’in üstlendiği 2001: A Space Odyssey, sinema tarihinin en güzel açılış sahnelerinden birine sahiptir. Alışagelmiş anlatım tekniklerini değiştiren bu film, sessizliğin hakim olduğu sahneleriyle ve minimum düzeyde tutulan diyaloglarıyla kuşkusuz klasikler arasına adını yazdırmıştır. Richard Strauss’un ünlü eseriyle akıllarda yer eden, güneşin dünya üzerindeki yükselişi sırasında dünyanın da ay üzerindeki yükselişini izlediğimiz, sinema tarihinin en ikonik açılış sahnelerinden birine sahip olan 2001: A Space Odyssey, bir Kubrick şaheseri olarak yerini alır. Film bir uzay filmi gibi görünse de, hayal edilen ve türevlerinde görmeye alışık olduğumuz sahnelerden çok uzaktır, aslında Kubrick dört ana bölüme böldüğü bu filmle insanlık tarihini anlatır. Birçok öngörüyü ve varsayımları barındıran film, vizyona girdiği dönemi de göz önünde bulundurduğumuzda kendisini diğer bilimkurgu filmlerinden ayırır.
The Godfather (Francis Ford Coppola, 1972)
Film, kulaklara gelen muhteşem müziğin ardından karanlık bir odada takım elbiseli bir adamın başından geçenleri Corleone’ye anlatmasıyla başlar. Biz uzun uzun hikayeyi dinlerken kamera gittikçe uzaklaşır ve sahnenin başından beri yüzünü göremediğimiz Don Corleone ile sonunda buluşuruz. Kucağında kedisi, etkileyici ses tonuyla usta oyuncu Marlon Brando’nun hafızalara yer eden görüntülerinden biridir bu sahne. ‘Adalet için Don Corleone’ye gitmeliyiz’ repliğini duyduğumuz bu ilk sahneden Amerika’ya, adalet, dostluk ve saygı kavramlarına atıfta bulunan diyaloglarla bir anda kendimizi Carloene dünyası içinde buluruz. Mario Puzo’nun kitabından uyarlanan, efsane yönetmen Francis Ford Coppalo imzalı The Godfather, serinin ilk filmi. Marlon Brando, Al Pacino, James Caan, Diane Keaton gibi başarılı isimleri izlediğimiz oyuncu kadrosu, müzikleri ve unutulmaz diyaloglarıyla sinema tarihinin önemli filmlerinden biri olan The Godfather, II. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl 1945’ten başlayan 10 yıllık bir dönemi anlatır.
Jaws (Steven Spielberg, 1975)
Steven Spielberg’in yayınlandığı dönem hasılat rekoru kıran ve büyük ilgiyle karşılanan, Spielberg klasiği olarak adlandırdığımız film Jaws’ın açılış sahnesini atlamak olmaz. Çocukken Jaws’la buluşan bir nesli denize girmekten korkutan film şöyle başlar; suyun derinliklerinde kamera ilerlerken karşımıza çıkan Jaws yazısının ardından, ekrana ateşin etrafında sahilde oturan bir grup genç gelir. Hemen sonrasında o grupta yer alan genç bir kadının kıyafetlerini çıkararak sahile doğru koştuğu sahneyle karşılaşırız, biraz önce bakıştığı genç adam da arkasından koşmaktadır. Genç kadın bir hamlede denize atlar ve derinliklere doğru açılır. Genç adam sahilde sızmış bir şekilde yatarken, biz denizin derinliklerinden henüz ne olduğunu görmediğimiz bir şey tarafından yok edilen genç kadının ‘Yardım edin!’ çığlıklarıyla çırpınışını izleriz. Bir süre sonra ise sesler kesilir, sahil eski dinginliğine geri döner ve sabah olur.
Manhattan (Woody Allen, 1979)
Siyah beyaz Manhattan görüntüleri arasında, Woody Allen’ın sesiyle başlayan film; bizi Manhattan sokakları arasında gezdirirken, kararsız bir ses tarafından Manhattan’ın onun için ne anlam ifade ettiğini anlatışını dinleriz. Her konuda romantik düşünen bu adam, New York’a hayrandır. Hızına, trafiğine, insanlarına… ona göre bu şehir modern kültürün çöküşünü simgeler. Woody Allen, siyah beyaz olarak çektiği bu filmde; aslında Manhattan’ın güzelliğini renkten bağımsız olarak, şairene bir şekilde yansıtır. Şehirleri anlatmayı sevdiğini bildiğimiz Allen’ın belki de en güzel şehir güzellemelerinden biridir, Manhattan. Allen’ı oyuncu olarak da izlediğimiz filmde, Diane Keaton, Merly Streep, Mariel Hemingway, Michael Murphy gibi önemli isimlerle de karşılaşırız. Uzun diyaloglarla örülü senaryosuyla klasik bir Allen filmi olan Manhattan, 40’lı yaşlarında New York hakkında bir kitap yazmaya çalışan bir yazar olan Isaac’ın hikayesini anlatır.
Der Himmel Uber Berlin (Wim Wenders, 1987)
Alman sinemasının usta isimlerinden Wim Wenders imzalı, Der Himmel Uber Berlin, hikayeye kulağa tekerleme gibi gelen şu sözlerle başlar; “Çocuk, çocukken kollarını sallayarak yürürdü. Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın da sel… su birikintisinin ise deniz olmasını… Çocuk, çocukken çocuk olduğunu bilmezdi. Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi. Çocuk, çocukken hiç bir şey hakkında fikir sahibi değildi. Alışkanlıkları yoktu. Saçının bir tutamı hiç yatmazdı ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.” Savaş sonrası Almanya ile modern Almanya’nın iç içe geçtiği havayı hissettiğimiz, Berlin’in hüzünlü havasını siyah beyaz renklerle en güzel yansıtan filmlerden biridir Der Himmel Uber Berlin. Güçlü monologların olduğu, şiirsel bir anlatımla fantastik bir hikaye sunan film, Berlin’deki hayatı izleyen Melek Damien’ın melek olmaktan vazgeçip, yer yüzüne inmesinin hikayesini anlatır.
Goodfellas (Martin Scorsese, 1990)
Karanlık bir otobanda koyu renkli bir arabanın plakasıyla göz göze geldiğimiz sahnenin ardından, ‘New York 1970’ yazısıyla karşılaşırız ve kamera sessizliğin hakim olduğu arabanın içine çevrilir. Bagajdan gelen seslerin ardından, arabayı kenara çekip aşağı inen üç adam; bagajı açar ve kanlar içinde olan adamı önce bıçaklar sonra da kurşuna dizer. İşte, efsane yönetmen Martin Scorsese’in yönetmen koltuğunda oturduğu, Robert de Niro, Ray Liotta ve Joe Pesci’yi başrollerinde izlediğimiz Goodfellas bu sahneyle başlar. Suç dünyasını, insanlığın karanlık yönlerini kusursuz bir şekilde izleyiciye yansıtan yönetmen Scorsese, bu filminde de bu yönünü olağanüstü bir şekilde ortaya çıkarıyor ve bizi başyapıtları arasında saydığımız bir hikayeyle buluşturuyor. Müzik seçimleriyle, akıllarda kalan muhteşem diyaloglarıyla dikkat çeken Goodfellas, mafya filmleri denildiğinde akla gelen ilk isimler arasına kendisininkini yazdırıyor.
Reservoir Dogs (Quentin Tarantino, 1992)
Pulp Fiction, Kill Bill gibi başyapıtlarla tanıdığımız sinemanın aykırı yönetmeni Quantin Tarantino’nun 92 yapımı ilk uzun metraj filmi Reservoir Dogs’tan hafızanıza yer eden bazı kareler elbet vardır. O sahnelerin başında ise 7 dakika 35 saniye süren, Madonna’nın ‘Like a Virgin’ adlı parçasının üzerinden başlayan ve bahşiş meselesi üzerine konuşulanlarla sonlanan bir kahvaltı masası sohbeti etrafında çoğunluğu siyah takım elbiseli 8 adamı gördüğümüz açılış sahnesi gelir. Açılış sahnesinin ardından, George Baker’ın ‘Little Green Bag’ şarkısının eşlik ettiği o meşhur jenerik sahnesi ise unutulmazlardan biridir. Bol kanlı ve şiddet içerikli filmlerinde genellikle karmaşık bir anlatım tarzı benimseyen ünlü yönetmen Tarantino’nun farklı tarzıyla karşılaştığımız ilk filmi Resevoir Dogs’ta onu yönetmen kimliğinin ötesinde hem senarist hem de oyuncu olarak görüyoruz. Filmde Harvel Keitel, Tim Roth, Michael Madsen, Steve Buscami gibi isimler yer alıyor.
Scream (Wes Craven, 1996)
Eğer gece evde tek başına korku filmi izlemeye karar verdiyseniz, vakitsiz çalan telefonun açılmaması gerektiğini bize öğreten 90’ların efsane korku serisinin ilk filmi Scream’in ilk sahnesini hatırlıyorsunuzdur. Filmin ilk sahnesinde Drew Barrymore’un canlandırdığı Casey karakterini, korku filmlerinin olmazsa olmazı büyük, bahçeli ve çok kapılı bir evde tek başına görürüz. Korku filmi izleyeceği yalnız bir gece geçirecek olan Casey, patlamış mısır hazırlamaktadır. Tam o sırada telefon çalar. Roger Jackson’ın karizmatik sesiyle karşılaşan Casey ilk olarak bu durumu yabancı bir adamla ilgi çekici bir telefon görüşmesi olarak görse de gerçek o kadar sevimli olmayacaktır. Wes Craven’ın yönetmenliğini üstlendiği, Kevin Williamson’ın senaristliğini yaptığı Scream’in oyuncu kadrosunda Barrymore’un yanı sıra, Neve Campbell, Courteney Cox, David Arquette, Skeet Ulrich gibi isimleri görürüz.
Trainspotting (Danny Boyle, 1996)
Hızlı, tempolu filmleriyle bildiğimiz Danny Boyle’ın yönetmenliğini üstlendiği Trainspotting, bir kaçma kovalama sahnesiyle başlar. Tek tek filmdeki karakterlerle bizi tanıştıran açılış sahnesi, bize hayatta yaptığımız, yapmak zorunda olduğumuz ya da yapmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüz seçimleri sıralamaya başlar. Yeraltı edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlanan film, 20’li yaşlardaki Mark Renton ile arkadaş grubunun uyuşturucu bağımlılığı etrafında kurdukları hayatını anlatır. Hayatta tek amaçları, partilere katılmak ve uyuşturucu kullanmak olan Renton’ın hayatını odak noktası alan film, birçok ülkede uyuşturucuya özendirdiği tartışmalarına neden olmuştur. Ancak tüm bu tartışmalara rağmen, Trainspotting izleyenler tarafından beğeniyle karşılanmış ve en iyi senaryo dalında akademi ödüllerinde aday olarak gösterilmiştir. Filmin oyuncu kadrosunda ise Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Ewen Bremner, Kevin McKidd gibi isimler yer alıyor.
Funny Games (Michael Haneke, 1997)
Funny Games; Anne, Georg ve küçük oğulları Georgie’nin, şehir hayatının kalabalığından uzaklaşmak için bir göl evine seyahat ettikleri arkasında bir teknenin bağlı olduğu, gri renkli arabanın otobanda salınışıyla başlar. Fonda çalan klasik müzikle arabanın yollarda gidişini kuş bakışı izlediğimiz sahnelerin ardından yavaş yavaş arabaya yaklaşan kamera sonunda kadrajında arabanın içini ve o mutlu aileyi gösterir. Açılış sahnesiyle Kubrick’in unutulmaz filmlerinden biri olan Shining’i hatırladığımız, Michael Haneke’nin yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı Funny Games, tatil için gittikleri evde sebepsiz yere gelen iki genç tarafından şiddete maruz kalan bir ailenin yaşadıklarını anlatır. Film boyunca uygulanan şiddeti açıkça göstermemesine rağmen üzerimize çöken gerilimi hiç azaltmayan bir tempoya sahip olan film, aslında Haneke’nin gözünden bir burjuva eleştirisi sunar. Olağan şiddete rahatsız edici bir bakış açısıyla bakan filmde Alman sinemasının başarılı oyuncuları Susanne Lothar ile Ulrich Mühe’yi Anne ve Georg olarak izliyoruz.
Gattaca (Andrew Niccol, 1997)
Mavi rengin tüm ekranı kaplamasından hemen önce, ünlü yazar Willard Gaylin’in şu sözlerini görürüz; “Sadece tabiat anaya müdahale edeceğimizi düşünmekle kalmıyor, onun bizden bunu beklediğini de düşünüyorum.” Ağır çekimde cisimlerin düştüğünü izlediğimiz görüntüye hala mavi renk hakimdir. Maviliğin arasında Ethan Hawke’ı görmeye başladığımız an, kamera açısı da yavaş yavaş genişlemeye başlar. Andrew Niccol’ün hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlendiği, zamanı belli olmayan yakın bir gelecekte geçen filmi Gattaca, işte bu şekilde başlar. Ethan Hawke, Uma Thurman, Jude Law gibi güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, en büyük hayali uzay istasyonu Gattaca’ya girmek ve uzaya gitmek olan Vincent’ın mücadelesini anlatır. Çünkü, onun için kusursuz genlere sahip gençleri toplayan bu istasyona girmek hiç kolay değildir, Vincent’a daha doğar doğmaz yapılan testte onun kalp yetmezliğinden 30 yaşında öleceği anlaşılmış, ne yazık ki o da hayata 1-0 geriden başlamıştır.
Magnolia (Paul Thomas Anderson, 1999)
Paul Thomas Anderson tarafından yazılan ve yönetilen Magnolia, birbirleriyle uzaktan veya yakından hiçbir ilişkisi olmayan insanların tesadüflere dayalı öyküsünü anlatır. Filmin açılışı da aslında, konusunu izleyiciye hızlı bir şekilde benimsetecek kadar kalabalık bir örgüden ibarettir. Ardı ardına gelen sahneler ve repliklerle, bir hikayeden diğerine hızlı bir bakış atarız. Ricky Jay’in anlatıcı rolde yer aldığı filmin oyuncu kadrosu ise oldukça göz alıcı. Tom Cruise, Jeremy Blackman, Philip Seymour Hoffman, Jason Robards, William H. Macy ve Julianne Moore gibi isimlerle karşılaştığımız oyuncu kadrosuna sahip film, birbirinden bağımsız insanların trajik öykülerini bir noktada buluşturmayı başarır. Tom Cruise’a En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Golden Globe kazandıran yapım, Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ödülüyle ayrılmıştır. Senaryosuyla, hikayelerini ele aldığı karakterleriyle dikkat çeken Magnolia, soundtrackleriyle de beğeni toplamıştır.
The Social Network (David Fincher, 2010)
“Bir şeyin klişe olması onun doğruluğunu azaltmaz.”
En önemli sosyal ağlardan biri olan Facebook’un yaratılış sürecini, yaratıcısı Mark Zuckerberg’in hayatından yola çıkarak David Fincher gözünden izlediğimiz The Social Network, Zuckerberg’in belki de hayatının değişmesine yol açan bir ayrılık sahnesiyle açılıyor. Kalabalık bir barda, sevgilisiyle oturan hızlı ve heyecanlı konuşmasıyla izleyeni ilk anda kendine çeken Zuckenberg’in terk ediliş sahnesiyle başlayan film, internetsiz bir ortamı hayal etmenin bile zor olduğu şu dönemde en ikonik ağlardan biri olan Facebook’un nasıl oluştuğunu ve bu oluşumun nelere neden olduğunu akıcı bir senaryoyla izleyene aktarıyor. Zuckenberg’in Facebook yaratılışı sürecinde birlikte çalıştığı arkadaşı Eduardo Severin’in anlattıklarından yola çıkılarak Ben Mezrich tarafından kaleme alınmış kitaptan uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda David Fincher’i senarist olarak da Aaron Sorkin’i görüyoruz. Filmin oyuncu kadrosunda ise; Jesse Eisenberg, Andrew Garfield, Justin Timberlake gibi önemli isimlerle karşılaşıyoruz.
Melancholia (Lars von Trier, 2011)
Melancholia, büyüleyici görüntülerden oluşan, etkileyici fotoğrafların bir biri ardına gelmesiyle keyifli bir açılış sahnesini vaat ediyor. Filmlerinde genellikle durgun bir havaya tanık olduğumuz kendine has bir sinema dili olduğunu kanıtlayan başarılı yönetmen Lars Von Trier, Melancholia’nın açılış sahnesinde yarattığı görüntülerle, filmin tümüne hakim olan depresif atmosfere bizi ilk dakikada davet ediyor. İki bölümden oluşan, adını dünyaya yaklaşan Melancholia gezegeninden alan film, aslında Von Trier’in depresyon üçlemesinin ikinci filmi. İlk filmi çarpıcı sahnelerle hatırladığımız 2009 yapımı Antichrist, yine üçlemenin son filmi ise ülkemizde vizyona girmesi yasaklanan ve oldukça tartışılan filmi Nymhomaniac. Justin ile kardeşi Claire üzerine kurulu olan iki bölümden oluşan Melancholia; ölümün yaklaşması duygusunu, hayatta aslında nelerin önemli olduğu veya olmadığı ikilemini Von Trier’in bakış açısıyla yansıtıyor. Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Kiefer Sutherland gibi başarılı oyuncuların muhteşem bir performans sergiledikleri film, muazzam görseller ve müziğin yanında; uzun süre düşünülmesi gereken bir hikaye vaat ediyor.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →