Sinema Tarihine Geçen 10 Unutulmaz Marlon Brando Performansı
1924 yılında Amerika’nın Nebraska kentinde dünyaya gelen ve 20’li yaşlarındayken New York’ta tiyatroya başlayan sinema tarihinin ikonik aktörlerinden biri olan Marlon Brando, metod oyunculuğunun hakkını sonuna dek veren yapısıyla öne çıkarak 1950’li yıllarda sinemaya geçmiş ve hayat verdiği karakterlerin hemen hepsiyle bütünleşmeyi başarmış bir oyuncu olarak hafızalarımıza kazınır. Karizmatik tavrı ve yakışıklılığıyla bir döneme damga vuran oyuncunun hayatındaki sansasyonel gelişmeler her ne kadar bu yazının konusu olmasa da, özel hayatıyla da kamuya mâl olan başarılı aktör; The Godfather filmindeki Vito Corleone rolüyle kazandığı Oscar ödülünü reddetme biçimi, son dönemde ortaya çıkan Last Tango in Paris filminin çekimleri esnasında filmin yönetmeni Bernardo Bertolucci ile birlikte karıştıkları Maria Schneider’e yönelik cinsel istismar suçlamaları ve politik tutumlarıyla da dikkatleri çekmiştir. On the Waterfront’tan The Godfather’a, Superman’den Apocalypse Now’a hafızalarımıza kazınan ve adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmayı başaran karizmatik aktör sinema kariyeri boyunca 8 kez En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde Oscar ödülüne layık görülmüş, On the Waterfront ve The Godfather filmlerindeki olağanüstü performanslarıyla ise 2 kez ödülün sahibi olmuş; fakat Amerikan tarihinde yaşanan Kızılderili soykırımına tepki göstermek amacıyla The Godfather filmindeki performansıyla kazanmış olduğu ödülü almayı reddetmiştir.
Birbirinden farklı karakterlere hayat vererek kariyerindeki çeşitliliği koruyan ve sinema tarihinin efsanevi figürlerinden birine dönüşen Marlon Brando’nun 10 unutulmaz performasını sizler için derledik.
Sinema Tarihine Geçen 10 Unutulmaz Marlon Brando Performansı
A Streetcar Named Desire (1951)
İlk aktörlük deneyimini bir yıl önce Fred Zinnemann’ın The Man (1950) filminde gerçekleştiren Marlon Brando’nun, büyük oranda üne kavuşmasını sağlayan film olarak anılan A Streetcar Named Desire; aynı zamanda Elia Kazan’ın filmografisindeki kırılmalarından birine işaret etmesiyle de ayrıca dikkat çeker. Bir yıl sonra çektiği Viva Zapata!’da başrolü yine Marlon Brando’ya veren yönetmen, A Streetcar Named Desire’dan farklı olarak büyük bütçeli epik bir yaklaşıma doğru evrilmiştir. Marlon Brando ile başrolü paylaşan Vivien Leigh’e, Blanche karakteriyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazandıran filmle ilgili günümüze değin uzanan en popüler söylemler de Marlon Brando’nun performansı ve özellikle de final sahnesi üzerinden hikâyenin vurguladığı delilik mevzusu olarak kendisini gösterir. Aslen bir tiyatro oyunu olan eserden uyarlanmasıyla, ağırlıklı olarak diyaloglara dayanan film, tahmin edileceği üzere temel olarak yalnızca birkaç mekanda geçer. Bu açıdan Brando ve Leigh, zaten hikâyeyi layığıyla aktarabilmek adına üstün bir performans göstermek zorunda kalmışlardır. Özellikle finalde oldukça çarpıcı bir söyleme evrilen film; başarılı oyunculukları ve Elia Kazan’ın, Blanche’ın histerik karakterini anlatmadaki ustalığıyla sinema tarihine geçmiştir.
Viva Zapata! (1952)
Elia Kazan’ın beyazperdeye uyarladığı Viva Zapata! filminin senaryosu Edgecumb Pinchon’ın 1941 yılında yayımladığı Zapata the Unconquerable isimli biyografik romanından Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödüllü Amerikalı yazar John Steinbeck tarafından yazılır. Kazan’ın A Streetcar Named Desire’dan sonra başrolünü bir kez daha Marlon Brando’ya emanet ettiği 1952 yapımı Viva Zapata! filmi Meksika Devrimi’nin en önemli kişiliklerinden biri olan Emiliano Zapata’nın, diktatör Díaz’ın baskıcı rejimine karşı yürüttüğü mücadeleyi ekranlara taşır. Emiliano Zapata karakterine hayat veren Marlon Brando’ya bu filmdeki başrollerde Jean Peters ve Anthony Quinn eşlik eder. Marlon Brando’ya Oscar adaylığı kazandıran, Anthony Quinn’in ise En İyi Yardımcı Erkek oyuncu kategorisinde Oscar ödülü kazandığı Viva Zapata! politik ve askeri gücü ele geçirenlerin uğruna savaştıkları halkı ikinci plana atıp tıpkı devirdikleri despot liderler gibi halka yönelik baskıları sürdürdüklerine şahit olan Zapata’nın köylülerden yana verdiği mücadeleye odaklanır. Sinema tarihinin en değerli filmlerinden biri olan Viva Zapata!, Marlon Brando’nun kariyerine oldukça güçlü bir ivme kazandırmıştır.
Julius Caesar (1953)
All About Eve, Cleopatra gibi tarihi-epik filmleriyle Hollywood tarihine adını altın harflerle yazdıran Amerikalı yönetmen Joseph L. Mankiewicz imzası taşıyan Julius Caesar’da Mark Antony karakteriyle karşımıza çıkan Marlon Brando; Shakespeare’in oyunundan beyazperdeye uyarlanan filmdeki başarılı oyunculuk performansıyla bir kez daha göz doldurur. Eleştirmenler tarafından da oldukça beğenilen ve yüksek skorlar elde eden film, Shakespeare’in en başarılı şekilde beyazperdeye uyarlanan oyunlarından biri olarak değerlendirilir. En İyi Sanat Yönetimi kategorisinde Oscar ödülü ile taçlandırılan Julius Caesar, Mark Antony karakterindeki performansıyla Marlon Brando’ya bir kez daha adaylık kazandırır. Roma Cumhuriyeti’nin gelmiş geçmiş en büyük liderlerinden biri olan Julius Caesar’ın çirkin entrikalar sonucunda maruz kaldığı suikast sürecine odaklanan film, Mankiewicz’in ince yönetmenliği ile adeta bir başyapıta dönüşür.
The Wild One (1953)
Macar asıllı yönetmen Laslo Benedek tarafından Frank Rooney’nin The Cyclists’ Raid adlı romanından uyarlanan film, motorsiklet tutkunları ve Marlon Brando hayranlarını buluşturan yapısıyla dönemi içinde oldukça yankı uyandıran filmlerden biri. Kırk kişilik bir motosiklet çetesinin davet edilmedikleri halde katıldıkları yasal bir motosiklet yarışındaki ikincilik ödülünü çalmaları akabide yaşanan olayları ekrana taşıyan The Wild One, Johnny karakterini canlandıran Marlon Brando’nun şerifin kızına aşık olması ve düşman çete Beetles ile tutuştukları kavgaya odaklanır. Marlon Brando’nun filmin afişine taşınan motor üzerindeki meşhur pozuyla tanınan film Brando’ya kariyerinin en önemli ve sevilen rollerinden birini armağan etmiştir. Asi, serseri ve toplum dışına itilmiş Johnny karakteriyle sinema tarihine geçmeyi başaran Brando bu filmdeki rolüyle, James Dean’in Rebel Without A Cause filminde canlandırdığı karakteriyle de kıyaslanmıştır. Brando’yu ikonik bir figüre dönüştüren yapım gerçek bir sinema klasiği olarak hafızalarımıza kazınır.
On the Waterfront (1954)
Amerika’daki sinema sektöründe yaşanan politik gerilimin ardından, Elia Kazan’ın çektiği ve stüdyo çevrelerinde sol tandanslı olarak yorumlanan On the Waterfront; yönetmenin en bilinen filmi olmasına karşın esasında ilk yapımlarındaki derinlikten uzak olmasıyla farklı bir konumdadır. Burada filmin esas olarak önemi, yoksul bir sahil kasabasında gerçek mekanlarda çekim yapılmasıdır. Senaryo konusunda her daim uyarlamalara yönelen Kazan, bu filminde de temeli Budd Schulberg’in aynı adlı bir hikayesine emanet etmektedir. Yoksul bir sahil kasabasında çalışan işçiler, onları sömürerek bir tür mafyaya dönüşmüş olan sendika ve tüm bu olayın dışında olarak her şeye tanık olan bir papazla birlikte; film genel bir dönem portresi çizer. Eski bir boksör olan Terry, sömürge haline gelen sendikada önemli görevlere gelmiştir. Fakat sendikanın bu karanlık otoritesine karşı devlete sığınan işçiler de vardır ve sendika yöneticileri bu kişileri ortadan kaldırmak zorunda kalır. Terry karakteri rolündeki muhteşem performansıyla oyunculuk kariyerindeki ilk Oscar ödülünü kazanmayı da başaran Marlon Brando özellikle bu filmle birlikte sinema çevrelerinin ilgi odağı haline gelmiştir.
The Godfather (1972)
The Godfather filmi hem seyirciler (hatta seyirci kitleleri) hem de eleştirmenlerden gelen tepkilere göre değerlendirdiğimizde dünyada yapılmış en başarılı filmdir. Hem her türlü izleyicinin hem de eleştirmenlerin böylesine ortaklaştığı başka bir film bulmak mümkün değildir diye düşünüyorum. Coppola’dan bu filmi yönetmesi istendiğinde, yönetmenlik başarısı bulunmayan iyi bir senaryo yazarı olarak biliniyordu Hollywood’da. Sergio Leone ve Peter Bogdanovich de filmi geri çevirince stüdyo istemeye istemeye Francis Ford Coppola’ya yanaşmıştı. Ancak bu üç saate yakın süren New York İtalyan mafyaları epik-filminin çekimi Coppola için hiç kolay olmamıştı. Hem oyuncu seçimi hem de stüdyo kısmında zorluklar yaşayan Coppola’nın The Godfather’ında Vito Corleone rolünde hayatının en başarılı performansını sergileyen Marlon Brando sinema tarihine gelmiş geçmiş en efsanevi karakterlerden birini armağan etti. New York’ta hüküm süren İtalyan mafya ailesini domine eden kişi olarak hafızalara kazınan Vito Corleone rolündeki performansıyla Oscar ödülüne layık görülen; fakat Amerikan tarihindeki Kızılderili soykırımına tepki göstermek amacıyla ödülü reddeden Marlon Brando bu hareketiyle tüm dikkatleri üzerine çekmişti.
Last Tango in Paris (1972)
Marlon Brando, usta İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci’nin en sansasyonel filmlerinden biri olarak dikkatleri çeken Last Tango in Paris’te orta yaşlı, karizmatik ve hedonist tutkularına karşı koyamayan Paul karakterine hayat veren ve bu roldeki performansıyla Oscar adaylığı da elde etmişti. Bir yandan evlilik hazırlıklarını sürdüren bir yandan da ev arayışları içinde olan Jeanne’ın çok beğendiği bir evde karşılaştığı Paul ile aralarında gelişen tutkulu cinsel ilişki sürecine odaklanan film; arzunun karanlık tarafını açığa çıkaran yapısıyla sinema tarihine de damga vuran yapımlardan biri. Aralarındaki çekime karşı koyamayan ikili uzunca bir süre sadece birlikte olabilmek için bu evin çatısı altında buluşacak ama birbirlerinin dışarıdaki hayatlarına dair hiçbir soru sormayacak ve hiçbir şey bilmeyeceklerdir. Bu, Paul’ün ilişkilerinin devam edebilmesi için koymuş olduğu önemli bir şarttır. Paul’ün karamsar ve depresif ruhuna karşılık Jeanne’in capcanlı gençliği ise koyulan bu sert kuralları yıkmaya zorlayacaktır. Bu arada eklemekte yarar var; yıllar sonra ortaya çıkan Marlon Brando ve Bernardo Bertolucci ikilisinin filmde yer alan seks sahneleri esnasında Jeanne karakterini canlandıran Maria Schneider’e karşı yaptıkları cinsel istismar olayı hem filme hem de Marlon Brando’ya karşı olan hislerimizin tersine çevrilmesine sebep olmuştur.
Apocalypse Now (1979)
The Godfather’dan sonra bir kez daha bir araya gelen Francis Ford Coppola ve Marlon Brando iş birliği olan Apocalypse Now, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan ordusuna ve yöntemlerine isyan etmiş ve yoldan çıkmış Albay Kurtz (Marlon Brando)’ün, Yüzbaşı Willard (Martin Sheen) tarafından yok edilmesinin istenmesi üzerine Willard’ın yaptığı mekansal ve ruhani yolcuğu anlatır. Ama esas yolculuk; itibarını yitirmiş ve iğdiş edilmiş Amerikan militarist ve ataerkil düzenini yıkıp, yerine yeni bir eril liderlik miti getirmektir. Marlon Brando’nun hayat verdiği, kendisine verilen görevi reddeden ve kendi otoriter hükümranlığını kuran Albay Kurtz karakteri, Efendi ya da bir başka anlamıyla Tanrı rolüne soyunduğu için yok edilmelidir. Çünkü onun başkaldırısında Amerikan ulusunun idealleri ve çıkarları tehlikeye girmiştir. En iyi ses ve görüntü kategorilerinde Oscar ödülünün sahibi olmayı başaran film Cannes Film Festivali’nde de Altın Palmiye’yi de kucaklayarak, Coppola’nın entelektüel camiadaki saygınlığını pekiştirir. Francis Ford Coppola’yı iflasın eşiğine getiren Apocalypse Now, Vietnam Savaşı üzerine çekilmiş en önemli başyapıtlardan biri olarak kabul edilir.
A Dry White Season (1989)
Euzhan Palcy’nin André P. Brink’in romanından sinemaya uyarladığı A Dry White Season; Donald Sutherland, Janet Suzman, Marlon Brando, Zakes Mokae, Susan Sarandon gibi birbirinden başarılı oyuncuları bünyesinde bulunduran kadrosuyla dikkatleri çeken bir yapım. Marlon Brando, özellikle ırkçlık karşıtı söylemiyle kendi dönemi nazarında hatrı sayılır olumlu tepkiler alan A Dry White Season filminde rol aldığı kısa süreye rağmen unutulmaz bir performans sergilemeyi başarır. Her zaman kendini en azından bireysel düzlemde gerçek bir adalet adamı olarak gören okul öğretmeni Ben du Toit’in, bahçıvanının oğlunun siyahi okul çocukları tarafından yapılan bir gösteride polis tarafından acımasızca dövülmesi ve öldürülmesi akabinde içinde bulunduğu toplumun, adaletsizliğin ve sömürünün bir dayanağı üzerine inşa edildiğini fark etmeye başlamasıyla gelişen uyanışını ekrana getirir. Bu ani ölümün uyandırdığı şüpheyle kendini konuyu soruşturmaya ve kimsenin cinayetten uzaklaşmamasını sağlamaya adayan Ben du Toit, çok geçmeden, kendi ırkının insanları tarafından bir ‘hain’ olarak etiketlenecektir.
The Score (2001)
2001 yılında Frank Oz yönetmenliğinde ekrana taşınan suç draması The Score, başrolleri paylaşan Edward Norton ve Robert De Niro’nun unutulmaz performanslarıyle eleştirmenlerden de büyük övgüler almış bir film. Robert De Niro ve Marlon Brando’yu buluşturan ilk film olma özelliği de taşıyan film, bir Michael Mann başyapıtı olan Heat filmine olan benzerliğiyle de dikkatleri çekiyor. De Niro’nun kariyerinde bir kez daha hırsızı canlandırdığı ve Marlon Brando’nun da ona yaşlı ve eski kafalı patronu olarak eşlik ettiği The Score; son kez bir soyguna karışmayı kabul eden Nick Wells’in son derece değerli bir antik asayı ele geçirmeye çalışma sürecini ekrana taşır. Bu film özelinde Brando’nun çekimler sırasında yönetmen Oz’la ilgili güçlükler yaşadığı iddia edilmiş ancak oyuncunun performans sırasında bu güçlükleri rolüne asla yansıtmadığı söylenmiştir. Film boyunca tıpkı The Godfather filminde olduğu gibi güçlü bir ses tonuyla önemli konuşmalar yapan Brando çok uzun rolü olmamasına rağmen kesinlikle rolünün hakkını veren bir performans sergilemiştir.
Gizem Çalışır
333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →