· 10 dk okuma

Sinema Tarihinden Unutulmaz 20 Plan Sekans

Sinema Tarihinden Unutulmaz 20 Plan Sekans

Dosyayı hazırlayanlar: Gizem Çalışır, Batu Anadolu

Ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini, “Plan-Sekans veya Gerçeğin Semiyolojisi Olarak Film Tartışması” isimli makalesinde plan sekans kavramını, doğallık ile özdeşleştirir. Perdeye yansıyan mekan ve olaylar, onu takip eden birey için sonsuz bir gerçeklik ve şimdilik içerir; yönetmenin kamerası ile yarattığı subjektivite, izleyicinin kendi subjektivitesi halini alır.

Basitçe “alışılagelmiş çekim süresinden daha uzun süren (genellikle birkaç dakika) kesintisiz çekim” olarak tanımlanabilecek plan sekans, yeri geldiğinde tek çekimden meydana gelen filmlere hayat verebildiği gibi bazı filmlerdeki kullanımıyla, o filmin bile önüne geçen sekansların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolly ve son yıllarda steadicam kullanımıyla aksiyonun daha rahat bir şekilde görüntülenmesi ile yönetmenlerin imzası haline gelen plan sekansların sayısında da artış gözlemlenmektedir. Bu dosyada kronolojik olarak derlediğimiz plan sekanslar ile sizleri sinema tarihinde bir yolculuğa davet ediyoruz.

Not: Dosyaya tamamı tek bir plan sekanstan oluşan filmler dahil edilmemiştir.

 Touch of Evil (1958)

Usta yönetmen Alfred Hitchcock’un “bomba teorisi”ne göre bir filmde bomba varsa, onu göstermek gerekir ki izleyici ne zaman patlayacağını düşünerek tedirgin bir biçimde beklesin. İşte başka bir dahi yönetmen Orson Welles’in “Touch of Evil”da (Bitmeyen Balayı) da yaptığı bu. İki buçuk dakikalık plan sekansına bombayı göstererek başlayan Welles, bir vinç yardımıyla oluşturduğu ölümsüz sekansında bombanın yüklendiği araba ile filmin kahramanları haline gelecek çiftimizin yollarını sık sık kesiştiriyor. Sekans uzadıkça yükselen gerilim ise Latin ezgileri ile müthiş bir uyumsuzluk yaratıyor. Welles’in gece çekmek istediği sekansın ancak sabaha karşı yapılan son çekimde mükemmel hale gelmesi de hem sekansın zorluğunu hem de değerini bir kez daha gözler önüne seriyor.

[youtube video_id=”E8AXd1ayxrg” width=”600″ height=”350″]

Soy Cuba (1964)

Sovyet yönetmen Mikhail Kalatozov’un Sovyet ve Küba hükümetlerinin desteğiyle çektiği “Soy Küba” (Küba Benim), Batista rejiminden devrime uzanan yolda Küba’yı resmeder. Filmin en önemli özelliği ise bir propaganda filmi olmasından öte, Kalatozov’un inanılmaz kamera çalışmasıdır. Sıklıkla plan sekanslar kullanılan filmin cenaze sekansı ise unutulmazdır. Bir öğrencinin cenazesinde sokaklarda toplanan binlerce insanın yarattığı görkem, kameranın bir binanın katlarını çıkmasıyla gözler önüne serilir. Sonrasında işçilerin yer aldığı bir binaya giren kamera, Küba bayrağının açılmasıyla yeniden aşağıya iner. Kamera operatörünün yeleğine kancaların asılması ve kameranın yerinin sürekli değiştirilmesiyle oluşturulan sekans ancak 90’lı yıllarda tanınır hale gelir. Çünkü film; tekniği, propagandadan önde tutan yapısıyla ne Küba’ya ne de Sovyetler’e yaranabilmiştir.

[youtube video_id=”u91Oxyv5U-o” width=”600″ height=”350″]

Week-end (1967)

“Week-end”i (Hafta-sonu) başlı başına bir meydan okuma olarak görmek mümkün. Evet, Godard en üretken dönemini geçirdiği 60’larda zaten klasik anlatı sinemasına burun kıvırmıştı ama “Week-end” bir kırılma anıydı. Politik içeriği bir yana bıraktığımızda bile filmini “filmin sonu-sinemanın sonu” sözleriyle bitiren yönetmen, kuşkusuz trafik sıkışıklığını konu alan ve 8 dakika kadar süren plan sekansı ile izleyiciyi de harekete geçirmeyi hedeflemişti. Sekiz dakikalık kaydırma hareketiyle yolda takılı kalmış arabaları ve absürd davranışlar içerisindeki insanları izlerken araya devasa bir Shell tırını koymaktan geri kalmayan Godard, sekansın sonundaki kaza görüntüsü ile trajikomik hissiyatı tamamına erdiriyordu. Kazayı umursamadan gaza basıp giden insanlar da cabası!

[vimeo video_id=”11136204″ width=”600″ height=”350″]

Zerkalo (1975)

Tarkosvki’nin sembolizmini en yoğun şekilde görebileceğimiz ve en kişisel filmlerinden biridir “Zerkalo” (Ayna). Yönetmenin her filminde olduğu gibi dört elementten (hava, su, ateş, toprak) yola çıkarak yarattığı görsellik, ölmek üzere olan bir adamın anıları üzerinden Rus toplumunu ve tarihini ele alır. Bir dakikaya yakın süren yangın plan sekansı da ateş elementini ve Andrew Wyeth’in gerçekçi tablolarını bir araya getirir. Daha sonra çektiği “Nostalghia” ve “Offret” filmlerinde de yangın sekanslarına yer veren yönetmenin bu tercihini Slavoj Zizek, “dünyevi hayatımıza anlam katan saf, mantıksız eylem motifi” olarak nitelendirir.

[vimeo video_id=”102414957″ width=”600″ height=”350″]

Das Boot (1981)

“Das Boot”ta (Türkiye’deki adıyla Denizaltı ya da Mukaddes Vazife!) yer alan La Rochelle parti sekansı ilk bakışta çok da anlamlı görünmeyebilir. Fakat en iyi denizaltı filmleri listelerinde başa oynayan bu Alman yapımının neredeyse tamamının dar mekanlarda geçtiği düşünülürse yönetmen Wolfgang Petersen’in kamerasını özgürce dolaştırdığı sekansın ne kadar aykırı olduğu anlaşılır. Yönetmenin, klostrofobinin zirve yaptığı anlarda kullandığı omuz kamerasından şaşmadığı sekans aynı zamanda en zor zamanları paylaşacak olan denizcilerin içlerinde yer edinen korkunun, abartılı bir eğlence ile perdelenmesi şeklinde yorumlanabilir.

[youtube video_id=”Qww_lVu2MdI” width=”600″ height=”350″]

Goodfellas (1990)

Scorsese’nin “Raging Bull”daki (Kızgın Boğa) plan sekansını bile gölgede bırakan bu sekans, mafyanın genç yıldızı Henry ile sevgilisi Karen’ın Copacabana restoranına girişini anlatır. Henry’nin arabasının anahtarını teslim etmesine şaşıran Karen, bu sekans ile mafya dünyasına giriş yaptığının farkında değildir. Scorsese, ikiliyi kapıda sıra bekleyen kitleden ustaca ayırır. Restoranın alt katlarında Henry, sahip olduğu statüsünü defalarca kullanarak onlarca kişiden sıyrılır. Üst kata çıkıldığında yoktan var edilen masa ve ikram edilen içki ile Henry, Karen’a kendisini kanıtlamıştır. Filmde kamera operatörü olarak çalışan Larry McConkey’nin “ne zaman sekansın ölmeye başladığını hissetsem Ray’in (Henry karakterini canlandıran Ray Liotta) karşısına yeni bir karakter çıkıyordu” dediği sekansın gücü, gençlere “mafya güzel şey” dedirtecek kadar da tehlikeli! (Sekansa eşlik eden The Crystals klasiği “Then He Kissed Me”yi atlamayalım)

[youtube video_id=”OJEEVtqXdK8″ width=”600″ height=”350″]

The Player (1992)

Robert Altman’ın bolca Hollywood yıldızına yer verdiği Hollywood taşlaması “The Player” (Oyuncu), sekiz dakikalık bir plan sekans ile başlar. Üzerinde “The Player” yazan klaket ile başlayan film, böylece kendi varlığını da sekansın içerisine ustaca yerleştirir ve izlediğimiz filmin, salt bir eğlence ürünü olmadığını vurgular. Tim Robbins tarafından canlandırılan film yapımcısının, ölüm tehdidi aldığını anladığı noktaya kadar kamera stüdyonun etrafında dolaşarak dedikoduları, turist kafilelerini, kazaları ve senaryo önerilerini takip eder. İlginç bir nokta da diğer filmlerdeki plan sekanslara yapılan göndermelerdir. Örneğin sekansta, “Touch of Evil”in açılış sekansının normalde 6 dakika sürdüğü fakat stüdyo tarafından kesildiği söylenir. Senaryo dışı hazırlanan sekans 15 kez tekrarlanmış ve üçüncü çekimde karar kılınarak filme yerleştirilmiştir.

[vimeo video_id=”75881931″ width=”600″ height=”350″]

Ulysses’ Gaze (1995)

İki yıl önce aramızda ayrılan Yunan yönetmen Theo Angelopoulos’un, 1995 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan filmi “Ulysses’ Gaze” (Ulis’in Bakışı), başarılı bir yönetmenin yüzyılın başında Manaki Kardeşler tarafından çekildiğine inanılan ilk Yunan –ve Balkan- filminin peşine düşmesini anlatır. Manakilerin 1905 tarihli “Dokumacılar” filminden görüntüler ile açılan “Ulis’in Bakışı”nda bu görüntülerden iki buçuk dakikalık bir plan sekansa geçiş yapılır. Geçmiş ile geleceğin, siyah beyaz ile renklerin ustaca birbirinin yerini aldığı bu sekans, Angelopoulos’un alametifarikalarından olan plan sekans örneklerinden sadece biridir. Buna karşın bahsi geçen açılış sekansı, zaman algısıyla başarıyla oynar.

[youtube video_id=”FoPy6AAC16M” width=”600″ height=”350″]

Snake Eyes (1998)

Brian de Palma, özellikle son yıllarda çektiği filmler nedeniyle pek çoklarına göre en iyi yönetmenler listelerinden düşmüş olsa da konu sinema tekniğine geldiğinde hala sinefilleri heyecanlandırmayı başarır. 1998’de çektiği “Snake Eyes”ın (Yılan Gözler) da teknik kategoride sınıfı geçtiğini, hatta 12,5 dakikalık açılış sekansının tüm filmin önüne geçtiğini söylemek yanlış olmaz. Sekans normalde sekiz kesme içerse de yumuşak geçişler sayesinde devamlılık sağlanır. Filmin ana karakterlerinin tanıtıldığı ve ilk kırılma noktasına kadar süren sekans o kadar zengindir ki filmin geriye kalan 90 dakikalık kısmını ne De Palma ne de senaryo yazarı David Koepp kurtarabilir.

 [vimeo video_id=”3235512″ width=”600″ height=”350″]

Magnolia (1999)

Yönetmenlik kariyerine güçlü bir giriş yapıp, henüz 27 yaşındayken çektiği ikinci filmi Boogie Nights (Ateşli Geceler) ile tüm dikkatleri üzerine toplayan Paul Thomas Anderson, “Magnolia” (Manolya) filmi ile sinema tarihine bir başyapıt bırakır. Bir modern klasik olan “Magnolia”da, tesadüfler yoluyla hayatları kesişen insanların bir günlük yaşantılarına odaklanan Anderson’un bu sahneyi özellikle plan-sekans çekmesi, algı kapılarımızı diri tutarak bizleri de hikayenin içine katmıştır. Başından sonuna kadar hiçbir sahnesini sekteye uğratmayan filmin bu plan-sekans sahnesini diğerlerinden ayıran ve neden ayrı bir öneme sahip olması gerektiğini düşündürten ise, küçük yaştaki oyuncusunun bütünlüğünü koruyan Paul Thomas Anderson’un muazzam oyuncu yönetimi.

[youtube video_id=”dDMdzg_QmxM” width=”600″ height=”350″]

Werckmeister harmóniák (2000)

2011’de çektiği “A torinoi lo” (Torino Atı) filmi ile sinemaya veda ettiğini açıklayan Macar yönetmen Bela Tarr’ın yedinci uzun metrajı (adını Alman müzisyen Andreas Werckmeister’dan alan) “Werckmeister harmóniák”, 39 çekimden oluşan yapısıyla izleyici için bir sınav niteliği taşır. Bolca kullanılan plan sekanslardan ise özellikle hastane baskın sahnesi ön plana çıkar. Hastaneyi yağmalayan bir grup insan odalara dağıldıkça kamera da yön değiştirir ve her defasında farklı birini takip eder. Grubun yeniden bir araya gelmesi ise küvette çıplak şekilde bekleyen yaşlı bir adam görmeleriyle gerçekleşir. Şiddet eyleminin utançla sonlandırıldığı sekans, dramatik etki yaratma açısından oldukça etkileyicidir.

[youtube video_id=”5OcTy05Gn18″ width=”600″ height=”350″]

Elephant (2003)

Gus Van Sant’ın bir anlamda toplumsal bellekleri taze tutmak amacıyla, 1999 yılında Amerika’da yaşanan Columbine Lisesi Katliamı’na atfen yaptığı “Elephant” (Fil) filmi,  gösterime girdiği yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiyeyi de kucaklayarak adından sıkça söz ettirmişti. Filmin izleyicide yarattığı merak ve gerilimi özellikle soğuk ve irrite edici bir atmosfer yaratımıyla gerçekleştiren Gus Van Sant, özellikle bu iki peşi sıra gelen plan-sekans çekimleriyle az sonra yaşanacak olayların bir tür uyarısını yapıyor gibidir. Aynı şekilde arka fonda çalan Beethoven’ın Moonlight Sonata’ı ise sahnenin dramatik yapısının vazgeçilmez bir parçası haline geliyor.

[youtube video_id=”3c-plmGkeUc” width=”600″ height=”350″]

Oldboy (2003)

Japon Manga “Oldboy”dan sinemaya uyarlanan Güney Kore yapımı “Oldboy” (İhtiyar Delikanlı), intikama dayalı öyküsü ve muhteşem imge sistemleriyle gösterime girdiği dönem büyük bir yankı uyandırmıştı. Cannes Film Festivali’nden de Jüri Büyük Ödülü ile dönen filmin en can alıcı sahnelerinden biri olan bu plan sekansta, ana karakterimiz intikamını almak için düşmanına adım adım ilerlerken karşısına çıkan engellerle kavgaya tutuşuyor. Dövüş sahnesinin tamamını plan sekansta çeken Park’ı başarılı kılan ise bu sahnedeki muhteşem mizansen. Eğer bu sahne plan-sekans yerine bol kesmeli planlarla çekilmiş olsaydı ne farkı kalırdı “Oldboy”un, aksiyonu bol mizanseni sıfır Hollywood yapımlarından?

[youtube video_id=”eRBwvIX7Sao” width=”600″ height=”350″]

Exils (2004)

Tony Gatlif denince aklımıza ilk gelen şeylerden biri muhtemelen filmlerinde kullandığı müziklerin özgünlüğü ve eşsizliği olabilir. 2004 yılında kendisine Cannes’da En İyi Yönetmen ödülü getiren “Exils” filmi ise, bu eşsiz müzik kullanımına bir de plan-sekansta çekilmiş zikir ya da trans sahnesini ekliyor. Filmin dramatik yapısı içinde önemli bir bütünlük oluşturan bu sahneyi plan sekansta çekmeyi tercih eden Gatlif’in hareketli kamerası ise, hem gerçeklik algılarımızın dozunu dengeliyor hem de izleyicilerine muazzam bir trans deneyimi yaşatıyor.

[youtube video_id=”VcNOY-TerYI” width=”600″ height=”350″]

Lord of War (2005)

Bazı filmler açılış sekanslarıyla hafızalarımıza kazınır ya da kullandıkları film diliyle bizlere biraz sonra neler olacağına dair ipuçları verirler. Andrew Niccol imzası taşıyan “Lord of War”’un (Savaş Tanrısı) açılış sekansı ise her iki özelliğe birden sahip. Bir mermi imalat fabrikasında açılan ve bu ölüm saçan nesnenin yapımından, paketlenmesi ve akabinde kullanımına dek geçen süreci üç dakikada gözlerimizin önüne seren bu plan sekans, Pasolini’nin makalesindeki gibi Gerçeğin Semiyolojisi’nin bir tür somut göstergesi halini alıyor.

[youtube video_id=”_K1jBbq6zRo” width=”600″ height=”350″]

Children of Men (2006)

Plan sekans denince aklımıza ilk gelen filmlerden biri olmayı başaran, dahi yönetmen Alfonso Cuaron imzalı “Children of Men” (Son Umut) aslında pek çok plan sekansa sahip bir film. Fakat bu sekansın en büyük başarısı ve diğerlerinin arasından sıyrılıp bizim listemize girmesinin en büyük sebebi, hem daracık bir alanda –arabada- geçiyor oluşu hem de karakterlerin yaşadığı gerilimi biz izleyicilerin de ensesinde hissettirmesi. Kamera hareketlerini olağanüstü bir beceriyle gerçekleştirip, üzerine bir de oyunculuk şöleni izleten bu plan sekans, Alfonso Cuaron’u da bizlerin gözünde bir cambaz yapıyor.

[vimeo video_id=”102416165″ width=”600″ height=”350″]

Sonbahar (2008)

Cezaevlerindeki ölüm oruçlarına farklı bir perspektiften bakan Özcan Alper imzalı “Sonbahar”, hem ağıtsal hem de bir tür protesto niteliğindeki duruşuyla Türkiye Sineması’nın unutulmaz filmlerinden biri olurken; kapanışta tercih edilen plan sekans sahnesi, aslında sinema üzerine düşünen, kafa yoran bir yönetmenle de karşı karşıya olduğumuz gerçeğini göstermiş oldu. Yaklaşık dört buçuk dakika süren bu plan sekansla, yakılan ağıtın gerçekçiliğini kendi toplumsal belleklerimizde de hissettiren Özcan Alper’in yeni filmlerini sabırsızlıkla bekliyoruz.

[vimeo video_id=”102415969″ width=”600″ height=”350″]

El Secreto de Sus Ojos (2009)

Ülkemizde “Gözlerindeki Sır” adıyla gösterime giren Arjantin-İspanya ortak yapımı film, plan sekansta çekilmiş bu sahnesiyle sinema çevrelerince büyük beğeni kazandı. Dönüm noktası olan büyük olayları ön plana çıkararak güçlü söylemler oluşturabilen plan sekanslara bir örnek olarak verebileceğimiz bu sahnede, bir futbol stadının üstünden başlayıp daha sonra aşağı doğru seyir ederek kalabalığın arasına giren kamera, bir cinayet zanlısını kovalayan polis memurlarını stadyumun içinde kesintisiz bir şekilde izler. Plan, zanlının stadyum içerisindeki tutuklama görüntüleri ile sona erer. CGI (Bilgisayarla üretilen görüntüler) teknolojisinin yardımıyla ek yerleri anlaşılamaz hale gelen bu sahnenin çekimlerinin üç gün sürdüğünü de dipnot olarak vermek gerekir.

[youtube video_id=”vuYlazRvwQA” width=”600″ height=”350″]

Les Petits Mouchoirs (2010)

Yine bir açılış sekansı ama bu kez Fransız usulü, üstelik Marion Cotillard’lı… 30. İstanbul Film Festivali’nden hatırlayacağımız, sıcacık hikayesiyle akıllarımızda yer eden Les Petits Mouchoirs (Küçük Beyaz Yalanlar), özellikle filmin en başında yer alan plan sekansıyla sert bir açılışa imza atarken, biz izleyicileri de koltuklarına mıhlamıştı. Peki bu plan sekansı diğerlerinden ayırıp özel bir konuma çeken mi ne? Cevabımız hazır: Jean Dujardin’i takip eden kameranın hareketlerinden, mekan kullanımına; iç mekanda kullanılan ışıktan dış mekanda kullanılan ışığa ve hatta ses tasarımına kadar muhteşem bir mizansen yaratılmış olması.

[youtube video_id=”bH1s5c421dk” width=”600″ height=”350″]

Yeraltı (2012)

Zeki Demirkubuz’un, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı romanından esinlenerek yazıp, yönettiği filmi “Yeraltı”, iç dünyasında yaşadığı huzursuzluklardan kurtulmak için arkadaşlarıyla ve geçmişiyle yüzleşmeye çalışan Muharrem’in hayatına odaklanıyor. Yuvarlak bir masa etrafında geçen dört dakikalık bu plan sekans sahnede, içinde biriktirdiği her şeyi arkadaşlarının yüzlerine söyle(me)yerek içini boşalta(maya)n Muharrem’in duygu durumlarına şahit olurken, Demirkubuz Sineması’nın Albert Camus usulü absürdizmine bir kere daha tanıklık etmiş oluyoruz.

[youtube video_id=”Uq5CqVLqmUo” width=”600″ height=”350″]


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →