Sinema Tarihinden İzlemeniz Gereken Ölüm Hakkında 9 Film
İnsan göremediği ve bilemediği bir şey üzerine hayal kurabilirken veya düşünebilirken, o bilmediği topraklardaki bilmediği cevher için herhangi bir yaratma sürecine girebilir mi sorusu sinema ve ölüm kavramlarının karşılaşma-kesişme alanında insan zihninde yer alan büyük bir sorudur. Bu soru ile beraber insan deneyimlerini aktardığı sinemayı nasıl deneyimlemeyi beceremediği bir alanı temsil alanına sokmaya çabalayarak kendini ortaya koyabilir? Deneyimler üzerinden varlığını sürdüren insan bir önceki yaşanmışlığın üzerine bir şeyler koyarak yeni deneyimlerinin haritasını çıkarmaktadır ve bu harita ile beraber hem duygularını hem de düşüncelerini birbirine katıp, birbiriyle seviştirip bir bilgelik alanı yaratmaya çabalamaktadır. Tüm bunlarla beraber insan her şeyi deneyimleme gücüne sahipken ve bu gücün altında kendi kendini köleleştirmişken deneyimleyemediği tek alanı büyük bir düşmanı olarak benimsemiş ve bu düşman ile arasında nefret-aşk ilişkisi yaratmıştır. Bu ilişkiyle beraber de üzerine en çok düşündüğü konu bu deneyimsizliği ve deneyimlese bile aktaramayacağı alan yani ölüm alanı olur. Bu alan sinemanın içerisine de girince ekrana bir şekilde insan bilinçdışı yansımalarını, varoluşsal sorunlarını, fantezilerini ve korkularını yansıtmaya başlamıştır. Biz de bu kaotik alan içerisinde ve bilinmezliğin bilinirlik alanına doğru yaratılmış izdüşümlerini derledik ve sinema tarihi içerisinden ölüm hakkında 9 film konseptli bir listeyi sizler için derledik.
Sinema Tarihinden İzlemeniz Gereken Ölüm Hakkında 9 Film
Ikiru (1952)

İkiru hayatın içerisinden çıkan hayatın hayat haline getirdiği bir adam hakkındaki bir filmidir. Baş karakter hayatın içerisinde yok olmaya başlamış ve hatta yok olmuş bir karakterdir. Tek hayatı asla tatil yapmadığı diplomatik işidir ve bu iş içerisinde yaptığı bir şey yoktur aslında sadece yaptığı şey bir şeylerin üzerinden geçmek ve bir şeyleri oluştururken aslında işlerin yerinde kalmasına neden olmaktır. Fakat bu adam bir gün öleceğini öğrenir ve ölüm ile The Seventh Seal’de olduğu gibi bedensel olarak birebir karşılaşmasa da aslında ölüm ile bir karşılaşma anı yaşar ve bu karşılaşma anıyla beraber bedeninde ve hayatında büyük bir tesir yaşar. Bu tesir ile beraber hayatının başka bir yöne gitmesini istediğini fark eder. Her anında aslında içinden oğlunun ismini tekrar eder ve bir bakıma asında yaşamı içerisinde tekrar etmeye ve yaşamı tekrar hayatına çağırmaya çabalar. Bu çabayla beraber bir duygusal his içerisine girer ve aynı zamanda işi için farklı bir perspektifte hayata bakarak yaşamı taçlandırmaya çabalar.
Det sjunde inseglet – The Seventh Seal (1957)

Ingmar Bergman’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği en kült filmlerinden biri olan The Seventh Seal’in başrollerinde izleyici karşısına Max von Sydow, Bibi Andersson, Gunnar Björnstrand, Nils Poppe, Bengt Ekerot ve Inga Landgré çıkmaktadır. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü almış olan bu İsveç yapımı film ölüm üzerine yapılmış en önemli filmlerden biridir çünkü direkt olarak ölümün beden bulmuş hali ile bir adamın karşılaşmasını konu edinir. Filmin ana karakteri olan şövalye haçlı seferlerinden ülkesine dönmüş yorgun bir askerdir ve yanındaki bayraktarı ile beraber ülkesinde kara ölüm olarak anılan vebanın kol gezdiği bir zamanda ülkesine ayak basmıştır. Evine varmaya çabalayan bu şövalyenin yolu bir gün ölüm ile kesişir ve şövalye henüz savaştan dönmüşken ölmeye hazır olmadığı için ölümü bir satranç oyununa davet eder. Bu satranç oyunu ile zaman kazana ve ölümü yenebileceğini düşünen şövalye oldu bir aile ile karşılaşıp yollarını birleştirir ve bu yolda hayat ile ölüm çarpışması yaşarken hiçlik ile tanrı sorunsallarını gözlemler.
Harold and Maude (1971)

Filmin senaryosunu Colin Higgins’in yazdığı yapımın yönetmenliğini Hal Ashby üstlenmektedir ve filmin başrollerinde Ruth Gordon ve Bud Cort oynamışlardır. 20’li yaşlarında genç bir adam olan Harold ailesinin içerisinde yok olan utangaç bir çocuktur. Babasını kaybetmiş olan Harold, annesinin ilgisini çekmek için çeşitli intihar numaraları yaparak. Ölüme olan takıntısıyla beraber annesinin ilgisini çekmeye çabalayan Harold evlenmek için hiçbir kadını beğenemez bağlanamaz çünkü o ölüme bağlıdır. Bu bağlılığını göstermek için her zaman tanımadığı cenazelere katılır. Bir gün bu cenazelerden birine yine cenazelere katılan bir kadın olan Maude ile karşılaşır. Bu karşılaşma ikilinin aşkından tutun da anarşistliğine kadar birçok ortaklıklarını ve zıtlıklarını su yüzüne çıkarır. Aralarındaki yaş farkını görmeyen izleyiciye filmin yaşattığı duygu tarifsiz ve benzersizdir! Burjuva yaşam tarzına karşı büyük bir eleştiri de taşıyan film bu içerisinde barındırdığı eleştirinin yanında büyük bir varoluşçu dram türüne de kendi ismini kazımıştır.
Ordinary People (1980)

Judith Guest’in aynı isimli romanından uyarlanan film Ordinary People’ın senarist koltuğunda Alvin Sargent yer alırken filmin yönetmenliğini ünlü oyuncu Robert Redford üstlenmiştir. Filmin oyuncu kadrosunda izleyici karşısına Donald Sutherland, Mary Tyler Moore, Timothy Hutton, Judd Hirsch ve Elizabeth McGovern gibi isimler çıkmaktadır. Jarrett ailesinin dramının anlatıldığı filmde bir ailenin bir şekilde beraber durmaya ve ayakta kalarak birbirine güç vermesini esas alan ancak içten içe dağılan bir yaşam anlatılmaktadır. Ailenin büyük oğlu bir kazada hayatını kaybetmiştir ve evin küçük oğlu buna tanık olmuştur. Duyduğu suçluluk ile beraber ve içine düştüğü yalnızlığın anlam veremediği ağırlığı karşısında güçsüz kalan çocuk intiharı tercih etmiş ve bunun başarısız sonucuyla uzun bir tedavi almıştır. Ailenin annesinin her şeyin güzel olduğu günlere duyduğu hasreti ve ailenin babasının bir şekilde aileyi bir arada tutması gerektiğini düşünerek kendini düşünmeden yaptıkları bir ailenin ölüm ile karşılaşmasını muazzam bir şekilde anlatmıştır.
Lorenzo’s Oil (1992)

George Miller tarafından yazılmış ve yönetilmiş olan film bir anne ile babanın hayatlarının merkezinde yer alan oğullarının hayatını kurtarmak için giriştikleri bir yolculuğu anlatmaktadır. Filmin oyuncu kadrosunda muazzam performanslarıyla izleyici karşısına Nick Nolte, Susan Sarandon ve Peter Ustinov çıkmaktadır. Gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanmış olan filmde izleyici bir anda kendini Odone ailesinin içerisinde bulur. Bu aile dışarıdan tamamen normal gözüken bir aile olsa da bir gün yollarının ölüm ile daha doğrusu ölüm fikri ile kesişmeleriyle hayatları yeniden yazılmaya başlar. Odone ailesinin oğlu Lorenzo bir hastalığı yakalanmıştır ve bu hastalık ile beraber yavaş yavaş felç olmaya, kör olmaya ve konuşamamaya başlayacak ve maalesef yolculuğun sonunda ailenin oğlunun yolu ölüm ile kesişecektir. Bunu kabul edemeyen aile bütün günlerini araştırma yaparak ve oğullarının yaşamı için bir çözüm bulmaya çabalayarak geçirirler. İnsanın bilinmezliğe göğüs germesi filmin dokunaklı sonu ile birleşince ortaya klişeden uzak bir ışık çıkar.
Dead Man Walking (1995)

Tim Robbins tarafından yazılmış ve yönetilmiş olan film Dead Man Walking insanın iç dünyası ile beraber bir karmaşanın içerisine izleyicisini atan ve bu karmaşa içerisinde izleyicinin tam olarak ne hissetmesi ve ne düşünmesi gerektiğini anlatmayan ve tam da bu noktada büyük bir muazzamlığı ortaya çıkaran bir filmidir. Filmin oyuncu kadrosunu Sean Penn, Jack Black, Susan Sarandon, Peter Sarsgaard ve R. Lee Ermey gibi isimler oluşturmaktadır. Sarandon tarafından canlandırılan bir rahibe kendi değerleri ile hayata bağlanmış ve bu değerler içerisinde kendine bir hayat kurmayı tercih etmiş bir insandır. Bununla beraber Penn tarafından canlandırılan bir katil ise idama mahkum edilmiştir ve yaklaşan ölüm ile beraber günlerini sadece nefes almanın getirdiği bir yaşama ile geçirmektedir. Bir gün bu katil rahibeye umutsuz bir mektup yazar ve bununla beraber artık rahibe katilin kurbanlarının yakınlarıyla konuşmaya ve aynı zamanda katille de yakınlaşmaya başlar. Bu yakınlaşma ile insana karşı duyulan algılar ölüm ile büyük bir değişime uğrar.
What Dreams May Come (1998)

Richard Matheson tarafından yazılmış aynı isimli romandan beyazperdeye uyarlanan filmin ismi Shakespeare tarafından yazılmış kült tiyatro oyunu Hamlet’ten esinlenerek yaratılmıştır. Filmin senarist koltuğunda Ronald Bass yer alırken filmin yönetmenliğini ise Vincent Ward üstlenmiştir. Şiirsel ve bir o kadar da dramatik filmin oyuncu kadrosunda izleyici karşısına Robin Williams, Cuba Gooding, Jr. ve Annabella Sciorra çıkmaktadır. Filmde bir ailenin acıklı ama bir o kadar da fantastik hikayesi anlatılmaktadır. İlişkileri ve hayalleri ile beraber mutlu bir hayatın içerisinde birlikte olmaya devam eden aile bir gün ölümün ani gelmesiyle kendilerini çok farklı noktalarda bulurlar. Anne iki çocuğunun ölümünü kaldırmayacak bir duruma gelir ve intiharı seçer. Bu intihar üzerine tek başına kalan evin babasının ölüm ile işi bitmemiştir ve o da bir kaza sonucu ölür. Ancak tüm bu dramatik gelişmeler sonrası hikaye yeniden başlar ve bu yeniden başlayış annenin yapmış olduğu tablolar içerisinde yeniden kurgulanır ve aile olmanın hikayesi başka bir boyutta başlar.
The Lovely Bones (2009)

2002 yılında Alice Sebold tarafından yazılmış aynı isimli romandan beyazperdeye uyarlanmış filmin senarist koltuğunda Peter Jackson, Fran Walsh ve Philippa Boyens yer alırken filmin yönetmenliğini senarist ekibinde de yer alan Peter Jackson üstlenmiştir. Filmde 14 yaşındaki küçük bir kız komşusu tarafından öldürülür ve cennet ile dünya arasında bir yerde gözlerini açar. Bu büyülü evrende dünyadaki insanları da görebilen küçük kız ailesinin nasıl acı çektiğini, katili arama yolculuğunda neler yaşandığını bulunduğu evrenden izler ve kendi katilinin bulunması için elinden geleni yapmak ister. Kendi evreni içerisinde de hapsolmuş olan kız ailesi ile iletişime geçmeye çabalarken kızın ailesi de bir yandan hem acıları ile yüzleşmeye çabalamakta hem de katilin bulunması için ellerinden geleni yapmakta, yolunda olmayan ama hissedilen bir şeyleri çözmeye çabalamaktadırlar. Muhteşem görselliği ile ölümü yeniden yaratan filmin oyuncu kadrosunda Mark Wahlberg, Rachel Weisz, Saoirse Ronan, Jake Abel ve Susan Sarandon yer almaktadır.
Amour (2012)

Michael Haneke tarafından yazılmış ve yönetilmiş olan film Amour sinema tarihinde, özellikle son zamanlardaki atmosfere bir isyan şeklinde ortaya çıkmış ve izleyicinin aşk üzerindeki tüm algılarını yerle bir etmiştir. Filmin oyuncu kadrosunda yer alan Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva filmde yaşlı bir çift olan Georges ve Anne çiftlerini canlandırmaktadır. Aynı zamanda bu çiftin kızları olan ve ailesinin bir nevi ayak izlerinden giderek izleyiciye bu hikayenin sadece bir anlık değil, özneleri değişen ve kurgusu aynı kalan bir hikaye olduğunu gösteren Eva’ya Isabelle Huppert hayat vermektedir. Filmde Georges ve Anne artık hayatın bir nevi durma dönemine girmişlerdir. Yaşam denilen zorlu kelimenin getirmiş olduğu tüm hırslarını ve hayallerini gerçekleştirmiş gibi gözüken çift, artık yaşlılığın ve doymuşluğun getirdiği durgunluk ile hayatı olduğu gibi karşılamaya başlamışlardır. Ancak bir gün Anne bir atak geçirir ve artık Georges için aşk Anne için bakıcı sıfatını da üstlenmiştir.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →