· 11 dk okuma

Sinema Aşıklarını Anlatan En İyi 3 Türk Filmi

Sinema Aşıklarını Anlatan En İyi 3 Türk Filmi

Sinema sizin için ne demek? Boş vakitleri değerlendirmek için gidilen bir yer; kafa dağıtmak için yapılan bir etkinlik; entelektüel bir faaliyet… Bu sorunun daha farklı onlarca yanıtı olabilir. Ama kimileri için sinema hayatın ta kendisi, nefes alıp vermek gibi yaşamsal bir ihtiyaç. İşte bu yazımızda sinemayı yaşamdan ayrı tutmayan, tam bir sinema aşığı olan karakterleri ele alan yerli filmleri ele alacağız. Bu filmler genellikle yönetmenlerin kendi yaşamlarından, kaçınılmaz bir şekilde sinema tutkularından izler taşıyor.

Sinema aşıklarını anlatan yerli filmlere başkaları da eklenebilir elbette. Fakat şimdilik her sinema aşığının kendinden bir parça bulacağı, izlerken heyecanlanmadan edemeyeceği üç film ile sınırlı tutacağız bu yazıyı. İşte sinema aşıklarını anlatan ve gerçek film aşıklarının dönüp yeniden yeniden izleyeceği o filmler:

Sinema Aşıklarını Anlatan En İyi 3 Türk Filmi

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak 

karpuz-kabugundan-gemiler-yapmak-filmloverss

“Ayıramıyorum. Hayatla sinemayı ayıramıyorum. Hangisi nerede bitiyor, diğeri nerede başlıyor, bilmiyorum.” Ahmet Uluçay

Eğer gerçek bir film aşığıysanız Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini ya da yaşamı ve sinema tutkusuyla sinema aşıklarına esin kaynağı olan Ahmet Uluçay’ı muhakkak ki duymuşsunuzdur. 2009 yılında Bozkırda Deniz Kabuğu isimli filmi üzerinde çalışırken hastalığı sebebiyle aramızdan ayrıldı Uluçay. Ama gerek içinde yaşadığı koşullara rağmen bıkmadan usanmadan en büyük hayali, yaşama amacı olan sinema uğraşından vazgeçmeyişi, gerekse ortaya koyduğu usta işi eserleriyle bizlere yol göstermeye devam ediyor.

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ahmet Uluçay’ın ilk uzun metrajlı filmi. Esin kaynağını büyük oranda Ahmet Uluçay’ın kendi yaşamı oluşturuyor. Uluçay, Tavşanlı’nın Tepecik köyünden. Daha çocuk yaşta, köylerine gelen seyyar bir sinema sayesinde tanışır filmlerle. O günden sonra da, sinema bir tutkuya dönüşür onda. Filmdeki Recep ve Mehmet karakterleri gibi, o da çöp kutularından film parçaları toplamaya başlar. Ve bir süre sonra yakın arkadaşı İsmail Mutlu ile birlikte filmleri yansıtmak için projeksiyon yapmaya koyulurlar. Bunun için tam üç yıl bıkmadan usanmadan uğraş vermeye devam ederler. Sonunda amaçlarına ulaşırlar. Filmlerin sesini duyurabilmek için deneysel çalışmalar yaparlar ve bunu da başarırlar. Hatta Ahmet Uluçay bir röportajında sinemayı ilk keşfeden olamadıkları için hayıflanır. Ben dedim ki, ‘sinema insanın yüreğindedir; dışarıda, teknolojide falan değildir.’ Ve akşam onu düşündüm. Bizim bir kameramız olmasaydı; biz İsmail ile karar vermiştik, kameramızı kendimiz yapacaktık. 35 mm’lik fıstık gibi bir kamera yapacaktık. Valla yapacaktık! Şu anda elimizde bulunan, kendi yaptığımız projeksiyon makinesini kameraya çevirmek çok kolay.” der ve ekler “Lumière Kardeşler biraz geç kalsaydı, kesin sinemayı biz keşfederdik. Kesinlikle biz keşfederdik. Şerefsizler, ellerini biraz çabuk tutmuşlar. Tabii arada 80 yıl yaş farkı var” İddialıdır. Ve bu iddianın hakkını sonuna kadar verirler arkadaşları ile birlikte.

Ahmet Uluçay, İsmail Mutlu ve arkadaşları Şerif Akarsu, Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubunu kurarlar. Bir tanıdıklarından aldıkları ikinci el VHS kamera ile, 1994 yılında ilk kısa filmleri Optik Düşler’i çekerler. Filmin yönetmeni ve senaristi Ahmet Uluçay’dır. Optik Düşler “Sinemanın şövalye ruhlu çocuklarına yazılmış bir mektup”tur. Film, bu üç arkadaşın film serüvenlerini anlatır. Otobiyografik özellikler taşır. Daha sonra Uluçay’ın tek uzun metrajlı filmi olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’a giden yolun ilk adımıdır. Sonraki yıllarda başka kısa filmler yapsa da esas amacı uzun metrajlı filmler yapmaktır. Kısa filmin bir şeyleri tıkıştırmak olduğununu düşünür yönetmen. O yüzden Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ı çeker ve onu Optik Düşler’in uzun metrajlı hali olarak tarif eder bir röportajında. Ama benzer öğelere yer verse de üslup açısından bir hayli farklıdır iki film. Ama iki filmde de, köy kahvesinde tüm köylülerle kavga ede ede Antonioni’nin Blow Up’ını seyreden Uluçay’ın derin birikiminin izlerini görmek mümkündür.

İşte bu sinema tutkusunun bir ürünü, bu tutkunun filmidir Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak. Yaz aylarında köylerinden kasabaya çıraklık etmeye gelen sinema aşığı iki gencin, Recep ve Mehmet’in hikayesini anlatır film. Recep bir karpuzcunun, Mehmet ise kasabanın berberinin yanında çıraklık yapar. Ama ne Recep’in karpuzcu ne de Mehmet’in berber olmak gibi bir derdi yoktur. Onlar Karpuz Kabuğundan Gemiler yapacak, büyük yönetmenler olacaktır. Bıkmadan usanmadan filmlere kafa yorarlar. Ceplerinde olmayan üç kuruşları ile ne kamera ne de projeksiyon alabilecek durumları vardır. Hatta kasabanın fotoğrafçısına kamera fiyatı sorduklarında, fotoğrafçının alaylı sözlerine maruz kalırlar. Ama umutsuzluğa kapılmak yerine, daha büyük azimle devam ederler filmlerle uğraşmaya. Kasabanın yazlık sinemasının çöp kurusundan parça parça topladıkları film şeritlerindeki resimleri “gımıldatmak”tır tüm dertleri. Bunun tek yolu ise kendi projeksiyonlarını yapmaktan geçer. Recep’in annesinin eline geçirdiği tüm film şeritlerini “şeytan icadı” diye yakması da onları bu uğraşlarından vazgeçiremez. Onları tek anlayan, her daim yanlarında olan köyün “deli”si ile birlikte bıkmadan usanmadan “resimleri gımıldatmak” için uğraşıp dururlar.

Recep ve Mehmet’in sinema tutkusunun yanı sıra, gündelik yaşamlarına, ilk aşklarına da tanıklık ederiz filmde. Film bir Ege kasabasında geçer. Tıpkı Optik Düşler’de olduğu gibi o yörenin müzikleri eşlik eder film sahnelerine. Tam olarak belli bir tarihe işarat etmese de yaklaşık olarak Uluçay’ın gençlik dönemine denk gelir filmin zamanı. Ama yönetmenin derdi ne kasabanın sosyolojik incelemesini yapmak ne de o dönemin siyasi, toplumsal atmosferini anlatmaktır. O bildiği, tanıdığı, bir parçası olduğu dünyayı çocukların gözünden, kendi büyümeyen çocukluğunun gözünden anlatır. O sebeple yalın bir filmdir. Kasaba, ne kaçmak istenilen ne de sığınılan bir yerdir. Kendi halinde, olduğu gibidir. Temelde odaklanılan şey ise o kasabada kurulan insan ilişkileridir. En başta Recep ve Mehmet’in dostluğudur elbette. Kendi ustaları ile kurduğu ilişkilerdir. Recep’in karpuzcu ustası ile kurduğu baba-oğul ilişkisi, Mehmet’in halden anlamayan, nemrut berber ile ilişkisi… Ve tabii ki Recep’in Nihal’e duyduğu umutsuz aşk… Nihal’e aşkını elindeki cevizlerle anlatmaya çalıştığı, Nihal almayınca da hepsini düşürüp bir türlü toplayamayışı belki de en güzel aşk sahnelerinden, insanın umutsuzluğunun en yalın, en insani şekilde anlatıldığı sahnelerden biridir. Tüm umutsuzluklarından, hayal kırıklıklarından kaçıp sığındıkları yer ise elbette sinema ve sinemaya dair kurdukları düşlerdir.

Gözümün Nuru


gözümün-nuru-filmloverss

“Sinemayı icat eden o güzel abilerin adının Lumiére, yani ışık oluşu boşuna değilmiş. Işığını kaybedince anlıyor insan. Işık dediğin hem hayatın hem de sinemanın özüymüş.” Melik Saraçoğlu

2013 yılında çekilen Gözümün Nuru da, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak gibi, filmin yönetmenlerinden biri olan Melik Saraçoğlu’nun bireysel yaşamından alıyor esinini. Melik Saraçoğlu’na Hakkı Kurtuluş eşlik ediyor. İkili daha önce de Orada (2009) filmini ve Bergmanya’ya Yolculuk (2011) belgeselini çekmişlerdi. Fakat bu iki film ile bekledikleri etkiyi yakalayamayınca daha bireysel bir hikayeden hareketle Gözümün Nuru’nu çekmeye karar veriyor ve ortaya sinema aşıklarının kolay kolay vazgeçemeyeceği bir film çıkıyor.

Gözümün Nuru, anlatacağı hikayeyi dolandırmadan olduğu gibi anlatıyor. Bunu yaparken oldukça yalın bir dil kullanıyor. Saraçoğlu ve Kurtuluş, bir sinema tutkununun başına gelebilecek en kötü şeylerden birini, gözünü kaybetme riskini, dramatize etmeden mizahi bir dille anlatmayı başarıyorlar. Film Melik Saraçoğlu’nun doğrudan izleyiciye hitap eden sesiyle açılıyor. Bize küçüklük fotoğraflarının ve küçüklüğünden beri onu bırakmayan gözlüklerinin hikayesi anlatıyor önce. Ardından “Yaşım kaçtı, sinema virüsü içime nasıl kaçtı hatırlamıyorum.” dediği o büyük aşkını, sinema ile kurduğu ilişkiyi anlatmaya koyuluyor.

Melik Saraçoğlu 2004 yılında Lyon’a sinema eğitimi almaya gidiyor. Bu noktada hikayesi ilk sinemacılar olan Lumiere kardeşlerin yolu ile kesişiyor. Daha doğrusu Saraçoğlu bile isteye Lumiére’lerin düştüğü yollara vuruyor kendini. “Gelin sizi Lyon’da en sevdiğim yere götüreyim. Hayatımı adadığım şeyin doğduğu yere” diyerek dünya tarihinin ilk filmi olan Fabrikadan Çıkan İşçiler’in çekildiği ve şimdilerde bir sinema müzesine dönüştürülmüş olan o fabrikaya götürüyor bizi. “Bir sinema öğrencisi için daha güzel, daha ilham verici bir yer olabilir mi ki!” Saraçoğlu ve Kurtuluş kameralarını tam olarak Lumiére’lerin ilk filmlerini çekerken koyduğu yere koyarak sinema ile kurdukları o güçlü bağı anlatıyorlar bize. Müzeyi dolaşırken bize Godard, Solanas gibi usta yönetmenler eşlik ediyor. Ve Saraçoğlu bize en büyük hayalinden, film çekmekten bahsederken film yanmaya başlıyor!

Gözündeki oldukça kritik bir rahatsızlıktan ötürü apar topar Türkiye’ye dönmek zorunda kalıyor Melik. İlk işi doktora gitmek oluyor. Ardından bitmeyen hastane ziyaretleri, ardı arkası kesilmeyen ameliyatlar ve tam kırk gün gözleri bandajlı olarak yüzüstü yatmak zorunda kalan bir sinema aşığını izliyoruz beyazperdede. Değil film çekmek, belki bir daha film bile izleyemeyecek. İşte biz bu kırk güne tanıklık ediyoruz. Olup bitene Saraçoğlu’nun gözlerinden bakıyoruz. Bazen görüntüler yarım, bazense dünya kapkaranlık… Ama dediğim gibi ağır, kasvetli bir film değil bu. Aksine yaşananlara belli bir mesafeden bakan, en dramatik sahneleri Yeşilçam filmlerindeki körlük ile ilgili sahnelerle keserek seyirciyi güldürebilen ama bunu yaparken hiçbir şekilde çiğliğe düşmeyen başarılı bir film çıkıyor ortaya. Saraçoğlu’nun filme eşlik eden dış sesi, kameraya bakarak doğrudan seyirciye hitap etmesi de, filmi izlerken tam bir özdeşlik kurulmasının önüne geçiyor. Fakat kameraya bakarken bile gözündeki bandajlar sebebiyle seyirciyle göz teması kuramayışı bu yabancılaşmayı iyice garip bir hale sokuyor. Saraçoğlu’nun kendi ile dalga geçer hali, dönüp dönüp kameraya konuşması filme bir Woody Allen havası veriyor dersek abartmış olmayız sanırım.

Filmdeki karakterleri de Saraçoğlu’nun kendi ailesi canlandırıyor. Filmde anne olayın dramatik yönünü temsil ederken, dede ise anlatının mizahi yönünü güçlendiriyor. Anlatılanların gerçek yaşanmışlıklara dayanması aile üyelerinin bu rollere girmesini kolaylaştırıyor. Zaten Melik Saraçoğlu verdiği bir röportajda senaryo ile çalışmadıklarını, ailesini “Şu olayı hatırlıyor musunuz? Şimdi onu filme alıyoruz” şeklinde yönlendirdiğini söylüyor. Bu da filmin büyük bir doğalllıkla akmasını sağlıyor. Endülüs Köpeği, Jules ve Jim gibi sinema tarihinin önemli yapıtlarına yapılan ince göndermeler ise sinemaseverleri mest etmeye yetiyor. Saraçoğlu-Kurtuluş ikilisi yine sinema ile kurdukları o köklü bağı hatırlatarak kapatıyorlar filmlerini. Bize Galata’dan, Lumiére Kardeşlerin gözleriyle veda ediyorlar. İçimizi sinema aşkı ile doldurarak…

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni

ask-filmlerinin-unutulmaz-yonetmeni-filmloverss

Bu defa biraz eskiye gideceğiz. 1990 yılına gidip Yavuz Turgul ve Şener Şen işbirliğinin en güzel örneklerinden birini Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni anacağız.

Film, seksen darbesi sonrası, sinema sektörünün büyük darbeler yediği, ortalığın şarkıcı, türkücü filminden geçilmediği bir dönemi anlatıyor. Haşmet Asilkan (Şener Şen) ise yüzlerce aşk filmi çekmiş yeri geldiğinde furyaya uyup takma isimle seks filmleri bile çekmiş bir yönetmendir. Ama ömrünün son döneminde artık başka bir arayışın içine girmiş, hayatının filmini çekmeye karar vermiştir. Senaryosunu teslim etmeye gittiğinde yapımcısına “Abi ben artık şarkıcı filmi çekmek istemiyorum. Burama kadar geldi. Yeter abi bıktım. Aşk filmiymiş, şarkıcıymış yeter! Dünya başka gerçekleri yaşıyor.” diyerek bu arayışını özetler. Bu arayışını bıraktığı sakalı, boynundan eksik etmediği atkısı ve purosuyla süsler. O artık operalara gidiyor, sergiler geziyor, akşamları evinde dünya sinemasının örneklerini elinde kağıt kalemle izliyordur. Yani tam bir entelektüel olmuştur. Ama bir yandan da hayatın içine karışmayı, kalabalıklar içinde gezinmeyi, figüran kahvelerinde vakit geçirmeyi de ihmal etmez. Çekeceği film de bu yüksek entelektüel zihninin bir ürünü, tanıklık ettiği toplumsal hayatın bir aynası olacaktır. Hayatının başyapıtını, bir Haşmet Asilkan filmi çekecektir. Başrolde de tabii ki Müjde (Ar) oynayacaktır.

Eh işler tabii ki o kadar kolay olmayacaktır. Her ne kadar senaryosuna teklif üstüne teklif yağsa da, Müjde Ar filminde yer almak için yalvarsa da filmine yapımcı bulmak bir hayli güç olacaktır. Her ne kadar bol keseden atıp tutsa da Haşmet Asilkan gerçek bir sinema aşığıdır. Sinemanın çöplüğünden yürüttüğü filmleri, okulda 5 kuruştan gösteren Mümin, ortaokulu güç bela bitirdikten sonra aşk filmlerinin vazgeçilmez yönetmeni Haşmet Asilkan’a dönüşmüştür. Hayatı sinema üzerine kuran ve artık yaptıkları kendini tatmin etmediğinden yeni arayışların peşine düşen -bunu her ne kadar dalaverelerle yapmaya çalışsa da- bu adam o kadar kolay pes etmeyecektir.

Haşmet, nihayet Müjde Ar’ın filmde oynayacağı iddiası ile başvurduğu ikinci yapımcıyı ikna eder filmi çekmeye. Çekeceği film içinde 12 Eylül’ün, devrimcilerin ve tabii ki başka bir aşkın olacağı bir filmdir. Asistanı Tolga ve başrolde oynattığı Jeyan üzerinden de entelektüel solcu camiaya sesini duyuracaktır. Fakat işler daha başından aksamaya başlar. Oldukça kısıtlı bir bütçeyle, gözü görmeyen bir kameramanla çekimlere başlarlar. Yakın arkadaşı Nihat’ı sette kaybetmesi ve yapımcının camiadaki herkesi dolandırıp ortalıktan yok olması da son nokta olur. Ama ömrünü sinemaya vermiş bu adam, “hayatımın projesi, bu film benim her şeyim” dediği filmden yine de vazgeçmez. Çevresinde yapacağı filme olmasa da, onun inancına inanan insanlar sayesinde güç bela bitirir filmini. Kendi gerçekliği ile yüzleşmesi ise parasızlıktan kendi filmini çalarak gerçekleştirdiği gösterime kimsenin gelmemesinden, gelenlerin de filmi protesto ederek yarısında çıkmasından sonra olur.

Daha çok genç olmasına rağmen ve her ne kadar faklı görünse de hayata benzer bir yerinden tutunmaya çalışan Jeyan’ın “Neden aşk filmlerinin yönetmeni olarak kalmadın sanki?” sorusu Haşmet’in gerçekliği, tüm o dalaverelerin altında yatan insan Haşmet’le tanıştırır bizi. Jeyan’a, daha doğrusu kendine itiraf eder neden tüm o çabaya giriştiğini. “Saçlarım beyazlaşıyordu. Saçlarım. Beyazlaştıktan sonra içimi bir korku aldı. Ölüm korkusu. Düşünebiliyor musun yüzden fazla film çektim ben. Ama kimse ne aradı, ne sordu. Tek bir satır yazan olmadı. Adam yerine koymadılar beni. Yok farz ettiler. Onların için böyle bir adam yaşamadı; yaşamıyor. Bir kere bile ödül vermediler. Kiraz festivali ödülüne bile razıydım. İstedim ki, ben öldükten sonra bile ‘ha o mu filanca filmin yönetmeniydi’ desinler. Ama yine gelmediler. Gelenler güldü. Dalga geçti.”diyerek ifade eder varoluşsal arayışını ve bu arayışlarının onu götürdüğü, hayatının anlamını bulduğu yerin yine sinema olduğunu. Ama o Jeyan’ın deyişiyle “dışarda”dır. Nihat’ın dönüp dönüp yeniden izlediği o eski filmlerin zamanında sıkışıp kalmıştır belki de. Nihat’ın deyişiyle onlar parçalanmış, dağılmıştır. Her bir parçaları bir filmin içinde kalmıştır. Haşmet bu işi kıvıramamıştır.

“Hem kıvıramamak hem dışarda olmak çok feci bi’şey kaplumbağa, çok feci. Ne diyim şimdi, dışardayım, üşüyorum beni içeri alın diyemem ki. Kıvıramadım. Kıvıramadım…” Haşmet her şeye son vermeye karar verir. Eh bir sinema aşığının gidişi de yine sinemayla olmalıdır. Evinin ortasına saçtığı film şeritlerine sarar kendini. Ama onu intiharın eşiğine getiren de içini yeniden yaşama coşkusu ile dolduran şey de sinemanın ta kendisi olacaktır.


Melek Yeşilyurt

Melek Yeşilyurt

25 yazı · Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji bölümünde okudu. İnsanı ve hayatı anlama, anlamlandırma uğraşında bilimin katılığı yerine sanatın yaratıcılığından esin almayı tercih etti. Her ne kadar yaratım sürecine dâhil olamasa da, yaratının kendi anlam dünyası üzerine düşünmeyi, mümkünse yazmayı pek sever.

Yazarın diğer yazılarını gör →