Sinefilleri Anlatan 10 Unutulmaz Film!
Cinema Paradiso’dan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’a; The Dreamers’tan Me and Earl and The Dying Girl’e sinema aşıklarının iç dünyalarını keşfe çıktığımız, sinefilleri anlatan unutulmaz filmleri sizin için hazırladık.
Yusuf Atılgan’ın sinemadan çıkmış insanı tasvirinde olduğu gibi… “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan.. gördüğü film ona bir şeyler yapmış, salt çıkarını düşünen kişi değil, insanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”
Sinemanın sanatın bir dalı olmasından ziyade, insanın hayalini şekillendiren, hayatını derinden etkileyen bir tutkuya dönüşmesi kaçınılmazdır. Sinemayı hayatından ayrı tutamayan; aşkını, mutsuzluğunu, nefretini sinemanın büyülü dünyasıyla tanımlayabilen sinemaseverler, hayallerini ve amaçlarını 24 kareye sığdırmışlardır. Sinemayla zamanın birinde yolu kesişen her kişi, dünyaya ve insanlara farklı bakar; hayatın anlamsız kurgusunun içinde kaybolmadan yürüyebilir. Artık onun için farklı bir evrenin kapısı açılmıştır… O evrenin kapısını bir kez olsun aralayabilenler için; sinema aşıklarının iç dünyasını görmemizi sağlayan ve her sinemaseverin tekrar tekrar izlemekten bıkmayacağı, sinefilleri anlatan 10 filmi derledik.
O zaman Atılgan’ın dediği gibi devam edelim.. “Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara, iyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar.” İçimizdeki ‘sinemadan çıkmış insanı’ öldürmeyelim!
Sinefilleri Anlatan 10 Unutulmaz Film!
Play It Again Sam – 1972

Woody Allen’ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan, yönetmenliğini ise Herbert Ross’un üstlendiği Play It Again Sam, ismini sinema tarihinin efsane yapımlarından biri olan Casablanca’dan alır. Filmde Ilsa’nın Cafe Americain’e girip Sam’e söylediği “Play it once, Sam, for old times” repliği, ‘Play it again, Sam’ olarak akıllarda kalmış ve Allen’ın kaleme aldığı oyunun da adı olmuştur. Allen’ın alışılmış karakterlerinden biri olan Allan Felix, karısı tarafından terk edilmiştir ve bunalımdadır; en yakın arkadaşları ise Felix’i bunalımdan kurtarmak için onu sürekli yeni kadınlarla tanıştırırlar. Ancak tüm bu tanıştırmalara rağmen sonunda yine hayali arkadaşı Humphrey Bogart’la yalnız kalan nevrotik bir adam olan sinema tutkunu Felix, hikayenin sonunda kendisi gibi sinemaya aşık olan üst kat komşusuyla tanışmasıyla hayatının mutlu sonuna ulaşır.
The Purple Rose of Cairo – 1985

Gerçek dünyayla hayal dünyası arasındaki çizginin yok olduğu, sinefilleri anlatan filmlerin içinde en fantastik olanı belki de; Woody Allen’ın yarattığı evreninde karşımıza çıkan hikayelerden biri olan The Purple Rose of Cairo, Amerika’da büyük ekonomik bunalım yıllarında mutsuz yaşantısından bir süre için olsun uzaklaşmak isteyen ve sürekli sinemaya giden, geleceği olmayan garson olarak çalıştığı işinden ve alkolik kocasından bunalmış olan Cecilia’nın beyazperdedeki idolü olan aktörün filmin içinden çıkıp gerçek dünyaya gelmesiyle yaşadığı bir aşk hikayesini ele alır. Buhran yıllarında birçok insanın yaptığı gibi, gerçek hayattan kaçmak için en güzel yollardan biri olan, büyülü sinema dünyası birçokları gibi Cecilia’nın da hayatını değiştirir. Mia Fallow ve Jeff Daniels’ın başrollerinde yer aldığı Allen’ın hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlendiği filmi The Purple Rose of Cairo, Altın Küre töreninde ‘En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görülmüştü.
Cinema Paradiso – 1988

İzleyiciyle buluştuğu ilk günden itibaren Dünya sinemasının en önemli örneklerin arasına adını yazdıran Cinema Paradiso, İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin ikinci filmidir. Bir makinist odasında öğrenilen hayat, gelişen hayaller ve sinema tutkusunu en güzel şekilde anlatan filmlerden olan Cinema Paradiso, 1980’lerin Roma’sında ünlü İtalyan yönetmen Salvatore Di Vita’nın bir gece, onu sinemayla tanıştıran yaşlı bir sinema makinisti olan Alfredo’nun öldüğünü öğrenmesiyle 30 yıl öncesine, Salvatore’un çocukluğuna doğru yola çıkar. Sinema sevgisinin tohumlarının atıldığı günlere, yönetmenin Toto olduğu günlere, Salvatore’un çocukluğuna şahit olduğumuz sahnelerle ruhumuzu okşayan film, her sinemaseverin, çocukluğunda ailesinden aldığı harçlıklarla sinema yollarını tutan her izleyicinin kalbinde kendisine önemli bir yer ayırmıştır.
Close Up – 1990

İran sinemasının efsanevi yönetmenlerinden biri olan Abbas Kiyerüstemi imzasını taşıyan Close Up, kendisini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtan ve zengin bir aileden çekeceği bir film için para istemesi sonucu tutuklanan bir kişinin gerçeğe dayanan hikayesini konu alır. Hüseyin Sabzien adındaki adamın tutuklandığını gazetede gören Kiyerüstemi, bu hikaye üzerine yarı-belgesel tadında bir film çekmeye karar verir; yoksul bir sinema tutkunu olan Hüseyin Sabzien otobüste yaşlı bir kadınla tanışır ve ona kendisinin ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf olduğunu söyler. Buna inanan kadın, Hüseyin’i evine yemeğe davet eder. Yaşlı kadının evine giden Hüseyin, aileyi yeni çekeceği filme yatırım yapmaları koşuluyla yeni filminde oynamaya ikna etmeye çalışır. Ancak zengin aile bu durumdan şüphelenir ve polis işin içine karışır; artık Hüseyin’i zorlu bir dava süreci beklemektedir. Kurguyla gerçeğin muhteşem bir harmanıyla bizi buluşturan Kiyerüstemi, bu filmiyle sinemanın alışılmış kurallarını yıkmayı başarır.
Ed Wood – 1994

1960’lı ve 70’li yıllarda filmleri ağır eleştirilere maruz kalmış, yaptığı filmlerin sevilmemesine ve izlenmemesine rağmen film çekmeye devam eden yönetmen Ed Wood’un hikayesini, Tim Burton’ın gözünden Johnny Deep’in yorumuyla izlediğimiz film; Ed Wood’un ayrıntılı yaşam hikayesinden ziyade, en çok film yarattığı dönemi ve sinema sektöründe ün salan film yapma hırsını konu alıyor. Kendine has bir tarzı olduğunu söyleyebileceğimiz, sadece ilginç hikayeleri anlatmak istediğini söyleyen yönetmen Ed Wood, Tim Burton’ın ilham aldığı isimler arasında yer alıyor. İzleyiciye trajikomik bir hikaye sunan film, sinema tutkusunu anlatan en güzel filmlerden biri. Ed Wood’un filmlerinde yaşadığı başarısızlıklara rağmen; sinemaya ve kendi filmlerine olan sevgisi tükenmeyen Ed Wood’u gördükçe, akıllarda başkalarının hayallerini değil önce kendi hayallerimizi gerçekleştirmeliyiz düşüncesi beliriveriyor.
The Dreamers – 2003

68 olaylarının alevlendiği Fransa’dayız, özgürlük adına atılan sloganların arasında, sokaklarda devrim çığlıkları yükselirken Amerikalı bir öğrenci olan Matthew, bir sinema salonun kapısında, 68 kuşağı ruhuna bağlı olan Isabella ve Theo ile tanışır. Bernardo Bertalucci sinemasının en bilinen yapımları arasında kendine yer bulan The Dreamers, ayrıca hikayesinde yer verdiği film göndermeleriyle de sinema tarihinin en önemli filmleri arasına adını yazdırmıştır. Theo, Isabella ve Matthew’i bir araya getiren sinema tutkusu; sokaklarda alevlenen devrim arzusundan kendini somut anlamda ayırarak; bir evin duvarları arasında yaşanan müstehcenliğini sınırlarının zorlandığı, tutkunun ve cinselliğin etkisini politikayla da harmanladığı hikayesiyle bütünleşiyor. Üç gencin oynadıkları oyunlar ekseninde ilerleyen hikaye merkezine tutkunun bir çok boyutunu alıyor aslında. Filmin oyuncu kadrosunda; Michael Pitt, Eva Green ve Louis Garrel yer alıyor.
Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak – 2004

Yönetmenliğini Ahmet Uluçay’ın üstlendiği Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Oldukça samimi bir hikayeyle bizi buluşturan, ‘karpuz kabuğundan gemiye binersen çabuk inersin’ cümlesini konu alan film doğal ve şiirsel bir işleyişle ele alınır. Uluçay’ın kendi yaşamından kesitler sunduğu filmde, sinemaya tutkun iki arkadaşı, biri berberin biri de karpuzcunun yanında çırak olarak çalışan Recep ile Mehmet’in köydeki evlerinde derme çatma bir projeksiyon makinesi yapmaya çalışmalarına tanık oluruz. Hayatlarını değiştireceğine inandıkları, rejisörlük hayallerinin yanında bir de Recep’in Nihal’e duyduğu aşk eklenince; naif bir dokuya sahip olan film izleyiciyi hüzünlü ama umut dolu bir seyirliğe davet eder.
Hugo – 2011

Martin Scorsese sinemasında görmeye alışık olduğumuz karanlık dünyanın aksine, fantastik bir dünya yarattığı Hugo; Paris tren istasyonunun duvarları arasında gizlice yaşayan ve saatlerin düzgün çalışmasından sorumlu olan kimsesiz bir çocuk olan Hugo Cabret’in hikayesini anlatır. Oyuncak dükkanı sahibi Georges’ın manevi kızı Isabella ile tanışan Hugo’nun farklı dünyalara açılan kapısı, bizi de farkında olmadan sinema tarihinin büyüleyici tarafına geçirir. Hugo Brian Selznick’in kaleme aldığı ‘The Invention of Hugo Cabret’ adlı romanından uyarlanan film, sinema dünyasının usta isimlerinden biri olan, sinemanın gelişmesine öncülük etmiş Georges Melies filmlerini ve yönetmenin mekanik figür koleksiyonunu ilham alarak yaratılmıştır. Sinema tarihine bir saygı duruşu niteliğinde olan film, Hugo ve Isabella ile birlikte sinema dünyasına yolculuk yapmamıza vesile olan o gösterişli kapıdan adım atmamızı sağlar.
The Dirties – 2013

Okulda alay edilen, adeta yokmuş gibi davranılan ve bir grup sınıf arkadaşı tarafından sürekli dövülen Matt ve Owen iki yakın arkadaştır. Bu iki arkadaşın zamanlarını tek yaşanır kılan şey ise sinemaya duydukları tutkudur. Bu nedenle onlara kötü davranan arkadaşlarından alacakları intikamın yolunu da sinemada bulmuşlardır ve birlikte çekecekleri komedi filminde kendilerine işkence edenleri ise ‘The Dirties’ isminde ifşa etmeyi planlamaktadırlar. Yaşadıkları aksaklıklara rağmen, intikam almak isteğinden vazgeçmeyen Matt ve onu yarı yolda bırakmak istemeyen Owen’ın çekecekleri film, gerçek silahların olayın içine karışmasıyla birlikte yön değiştirir. Artık ikilinin çekmeyi planladıkları filmin konusu komediden trajediye doğru yol alırken; planladıkları kurgu ise gerçek hayatla çoktan karışmaya başlamıştır. Yönetmenliğini Matt Johnson’un üstlendiği Kanada yapımı The Dirties’in başrollerini ise Johnson ile Owen Williams paylaşıyor.
Me and Earl and The Dying Girl – 2015

Bir yandan lise hayatının neden olduğu zorluklar, diğer yandan ise ergenliğin getirdiği buhranlar Greg’i oldukça asosyal bir hayatın derinliklerine bırakmıştır. Bu dönemi insanlardan uzak durarak geçirmek isteyen Greg’in tek arkadaşı ise çocukluğundan beri yanında olan Earl’dür. Zamanlarını kült filmlere adadıkları parodi filmler yaratarak geçiren ikilinin hayatı; Greg’in annesinin Greg’i kanser hastası olan sınıf arkadaşı Rachel ile görüşmeye zorlamasıyla büyük bir değişim geçirir. Böylece, hassas bir denge kurarak lise hayatını olası zararlardan koruyacağına inanan Greg’in kurduğu denge terazisi de tabii ki alt üst olur. Samimi ve gerçekçi anlatımıyla dikkat çeken film; Greg’in çektiği filmin girişinde iliştirdiği notla hem gülümsetmeyi hem de bir damla göz yaşı akıtmayı başarıyor; “Dikkat! Bunu izleyen son kişi komaya girdi ve öldü.”
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →