· 8 dk okuma

Her Sinefilin İzlemesi Gereken 10 Başyapıt

Her Sinefilin İzlemesi Gereken 10 Başyapıt

M (1931)

[youtube video_id=”d1344KFFpRo” width=”600″ height=”350″]

Sinemanın ilk yılarının en büyük yönetmenlerinden Fritz Lang’ın kült filmi M, mutlaka izlenmesi gereken filmler listesinin en üst sıralarında yer almaktadır. Film-noirin ilk örneklerinden M, dönemin en yenilikçi filmlerinden biri olarak görülmekteydi. Sebebi ise hiç kuşku yok ki; filmde kullanılan dış sesti. Berlin’de geçen film sadece çocukları öldüren bir seri katili ve onun peşindeki polis teşkiltını konu alırken filmin senaryosu Fritz Lang ve eşi Thea von Harbou tarafından kaleme alınmıştır. Filmin ardından Thea von Harbou Nazi Parti’sine katılınca Lang ABD’ye taşınmış M ise Naziler tarafından Almanya’da yasaklanmıştı.

Peter Lorre’nin olağanüstü bir performans sergilediği film birçok sahnesiyle de sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır. M’in enteresan özelliklerinden bir diğeriyse filmde rol alan suçluların birçoğunun “gerçek” suçlular olması. Hatta bazı sahnelerde yer alan oyuncuların neredeyse tamamının gerçek suçlular olduğu dahi söylenir.

1951 yılında Joseph Losey tarafından tekrar çekilen film adını Almanca “Mörder” katil kelimesinin ilk harfi olan “M”den almaktadır.

La Grande Illusion (1937)

[youtube video_id=”hctrYzVYmfM” width=”600″ height=”350″]

Bir film için gelmiş geçmiş en iyi savaş filmi demek ne kadar doğru bilinmez ancak, bir film bu tanımı hak ediyorsa o film La Grande Illusion olmalı. Jean Renoir’in senaryosunu Charles Spaak ile birlikte yazdığı film Şiirsel gerçekçilik akımının öncülerinden sayılan bir başyapıt.

Savaşın etkilerinden beslenen bir anti-savaş filmi olma özelliği taşıyan La Grande Illusion’da 1.Dünya Savaşı sırasında Alman toprakları üzerinde keşif yapan ve iki Fransız subayın uçaklarının düşürülmesi sonucunda Almanlara esir düşmeleri sonrasında esaretlerini geçirdiği kampta gelişen olayları konu alır. Her ne kadar filmin ana teması “firar” etmeye çalışan iki esir de olsa esir kampındaki diyaloglar dönemin en ağır savaş karşıtı mesajlarını vermektedir.

Citizen Kane (1941)

[youtube video_id=”YXIr1P9Fm5A” width=”600″ height=”350″]

Orson Welles’in yazıp yönettiği ve oynadığı Citizen Kane, sinema tarihine geçmiş bir başyapıt. Ünlü gazeteci Charles Foster Kane’nin hayatını konu alan film, dönemine göre gerek senaryosu, gerekse karakter analizleriyle devrim yaratmıştır. Film, Charles Foster Kane’in ölüm sahnesiyle başlar; ölmeden önce söylediği son söz ‘Rosebud’tır. Gazeteci Jerry Thompson Foster ‘Rosebud’ın ne olduğunu araştırmaya başlar; bu gizemi çözmek için Kane’in ailesi ve arkadaşlarıyla konuşur.

Büyük gazeteci Charles Foster Kane tarihe geçmiştir ancak tarihi yazabilme gücünü erken kaybetmiştir. Artık asla bitmeyen, çürümeye başlayan zevk sarayında yalnız herkesten uzakta yaşamaktadır. Basın imparatoru, çöken imparatorluğunu yönetmeye devam etmiştir. İstediği her şeye sahip görünebilir ama özlem duyduğu her şeye sahip olamamıştır. Orson Welles’in yaratmış olduğu Charles Foster Kane karakteri, ABD’li medya patronu William Randolph Hears ile benzerlik içermesi dikkatleri üzerine çekmiştir.

Citizen Kane 1941 yılında sinemaya çekim açıları ve makyaj konusunda birçok yenilik getirmiştir. Orson Welles’in yaşlandırması o kadar iyidir ki, Charles Foster Kane’in gençliğini ve yaşlılığını farklı kişilerin oynadığını düşünmemizi sağlamıştır. Filmin ilk sahnesinde parmaklıklar arasından geçen kameranın çekim görüntüsü ve fotoğtaftan fotoğrafın çekildiği ana geçiş görüntüsü akıllarda yer edinmiştir. Filmin oyuncu kadrosu genel itibariyle Citizen Kane öncesinde küçük rollerde yer almış yeni bir oyuncu kadrosu içermektedir. Citizen Kane bir çok dalda Oscar’a aday olmuştur. En iyi senaryo dalında Oscar kazanmıştır.

‘I am, have been, and will be only one thing-an American.’ Charles Foster Kane.

Brief Encounter (1945)

[youtube video_id=”a0CosTboBz8″ width=”600″ height=”350″]

Lawrence of Arabia, A Passage to India ve The Bridge on the River Kwai gibi filmleriyle bilinen yönetmen David Lean’in filmi olan Brief Encounter, Noel Cowerd’in oyunu olan Still Life’tan uyarlanmıştır. Laura Jesson (Celia Johnson) ve Dr. Alec Harvey (Trevor Howard) bir tren istasyonunda tanışırlar ve birbirlerine aşık olurlar. Her Perşembe küçük bir kafede buluşurlar; fakat durum gözüktüğü gibi masum değildir; ikisi de evlidir ve bu ilişkinin bir yere gitmeyeceğinin farkındadırlar.

Celia Johnson’un muhteşem oyunculuğuyla hayat bulan film, Cannes Film Festivali’nde Celia Johnson’a En İyi Kadın Oyuncu adaylığını getirmiştir. David Lean’ e ise En İyi Yönetmen Dalı’nda adaylık getirmiştir. Film ayrıca 1946 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye almıştır.

Ladri di biciclette (1948)

[youtube video_id=”oqib1EaY5G8″ width=”600″ height=”350″]

İtalyan yeni gerçekçiliği dendiği zaman ilk akla gelen filmlerden The Bicycle Thieves sadece öncülük ettiği akımın değil, İtalyan sinemasının en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilir. Cesare Zavattini’nin yazdığı, Vittorio De Sica’nın yönettiği, 1948 yapımı film, birçok açıdan çekildiği tarihin çok ötesinde bir zerafete sahiptir. Neredeyse tamamı amatör oyuncularla çekilen The Bicycle Thieves savaşın yarattığı unsurları bir ailenin üzerinden işleyerek savaş sonrası Avrupa’sını da gözler önüne sermekten çekinmemiştir. . Savaş sonrası yaşanan işsizlik döneminin ardından nihayet iş bulan Antonio, bunun sevincini yaşamaktadır. İşi için kendisine lazım olan bisikleti almak için ise yataklarını satmaları gerekmiştir ama sonunda iş bulmuş olması Antoni için çok daha önemlidir. Fakat henüz ilk günden bisikleti çalan Antonio için hiçbir şey beklediği gibi gitmez.

Yabancı dilde en iyi film Oscar’ına da layık görülen film aynı zamanda Baftalarda ve Altın Küre’de de ödüllendirilmiştir.

Tokyo Story (1953)

[youtube video_id=”0YZHlU8dd18″ width=”600″ height=”350″]

Japon toplumunun yaşadığı kültürel değişimi filmlerine her zaman konu etmeyi gelenek haline getiren, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Yasujiro Ozu imzalı Tokyo Story 1953 yapımı olmasına rağmen günümüzün kültürel yozlaşmalarını son derece başarıyla anlatan bir dram örneğidir.

Film, yaşlı bir çiftin çocuklarını görmek amacıyla taşradan Tokyo’ya olan ziyaretiyle başlayıyor. Lakin, bu seyahet onların beklediği gibi olmaz. Sürekli meşgul olan çocukları anne ve babasını ihmal ederken bu seyahet yaşlı çift için büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanır.

Sinema tarihinin tartışmasız en önemli yapımlarından biri olan Tokyo Story her sinefilin ölmeden önce izlenemesi gereken filmler listesinde olmayı hak ediyor.

The Seventh Seal (1957)

[youtube video_id=”v7SuzIrK2mo” width=”600″ height=”350″]

1957 yapımı The Sevent Seal (Yedinci Mühür), Ingmar Bergman’ın ustalık eserlerinden biridir.

14.yy’ın ortaları, Antonius Block ve silahtarı, uzun yıllar Kutsal Toprak’larda Haçlılar adına savaştıktan sonra vatanları İsveç’e, vebanın kol gezdiği topraklara dönerler. Vebanın insanlığa yaşatmış olduğu acıyı ve ölümleri gördükten sonra Antonius hayatı ve Tanrı’yı sorgulamaya başlar. Tüm yaşamın nafile bir arayış ve anlamsızca konuşmalardan başka bir şey olmadığını düşünür. İnancın değil bilginin arayışına gider. Tüm bu arayışlar kafasını kurcalarken ölümle karşılaşır. Ölüm onun için gelmiştir ve aslında hep yanındadır. Ölümü alt etmek için satranç oynamayı teklif eder; kaybederse ölecektir. Ölüm tarafından Antonius’a tanınan sürede hayatı bazı insanlarla kesişir ve aklındaki sorulara yanıt arayışına gider.

Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz, çoğu insan düşünmez. Film inancın bakış açısını sorguluyor gibi görünse de aslında inancın sorunlarından kurtulamıyor. Hepimizin içinde var olan ölüm ve yaşam düşüncesine ses veren The Seventh Seal, ölmeden önce izlenmesi gereken filmler arasında yer alıyor. 35 günde sınırlı bir bütçeyle çekilmesine rağmen başarısı muazzam. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alan film, Bergman’a da yönetmenlik hayatında önemli bir yer edindiriyor.

The Cranes are Flying (1957)

[youtube video_id=”qXCS9LlBAV0″ width=”600″ height=”350″]

Mikhail Kalatozov’un yönettiği, 1957 Sovyetler Birliği yapımı olan The Cranes are Flying (Leylekler Uçarken), 2. Dünya Savaş’ının ardında kalan hayatları aşk üzerinden işliyor bizlere.

Veronika (Tatyana Samoylova) ve Boris (Aleksey Batalov) birbirlerine çok aşık bir çifttir. Evlenme hayalleriyle yanıp tutuşan Veronica, ailesinden gizli sürekli Boris’le buluşur. Hayatlarının baharında mutlu ve aşıktırlar; lakin 2.Dünya Savaşı’nın başladığı haberi gelir. Boris savaşa gönüllü yazılır ve gideceği haberini alır. Her ne kadar Veronica gitmemesi için yalvarsa da savaş onları ayırır. Birbirlerine veda etme şansı bulamadan ayrılırlar. İçten içe Veronica’ya aşık olan Boris’in kuzeni, onun yokluğunu fırsat bilip Veronica’ya tecavüz eder ve her ne kadar istemese de Veronica onunla evlenmek zorunda kalır.

2.Dünya Savaşı sırasında geçen lirik ve dokunaklı bir aşk hikayesini anlatan film, Tatyana Samojlova’nın oyunculuğuyla ayrı bir yer kazanıyor. 1958 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan film ayrıca Tatyana Samojlova’ya da özel mansiyon ödülü kazandırmıştır.

‘Cranes like ships sailing in the sky, white ones, grey ones with long beaks they fly.’’

Psycho (1960)

[youtube video_id=”Wz719b9QUqY” width=”600″ height=”350″]

Keskin zekası, filmlerinde seyirciyi düşünmeye itmesi ve en önemlisi her filminin, neredeyse her sahnesinin üzerine saatlerce konuşulacak anlamlar taşıması Hitchcock sinemasının en belirgin örnkeklerindendir. Gerilimin efendisi olarak anılan Hitchcock’un, gerilimin tavan yaptığı Sapık filmi, patronunun 40.000 dolarını çalan Marion’un bu parayla sevgilisine gitmek için yola çıktığı sırada konakladığı bir otelde öldürülmesinin ardından ortaya çıkan gizemli bir olayı konu alıyor. İlk sahnesinden son anına kadar izleyiciye “şimdi ne olacak?” diye sorduran film, sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden biriyle de son bularak seyirciye şok üstüne şok yaşatmayı başarıyor. Filmde kullanılan müziklerin dahi filmle ilgili önemli anlar taşıdığı film Türkçeye “Sapık” olarak çevrilmiş olsa da “psychoanalysis” yani “psikanalizin” kısaltılması olarak bilinmektedir.

Bugün “Bates Motel” ismiyle Norman’ın gençlik yıllarında yaşadığı travma alternatif bir bakış açısıyla ele alınırken, Psycho hala her eleştirmen ve ya sinemasever için farklı anlamlar taşımaktadır.

Viridiana (1961)

[youtube video_id=”x4hTSjfh7Y0″ width=”600″ height=”350″]

1961 Meksika ve İspanya ortak yapımı filmin yönetmen koltuğunda Luis Bunuel yer alıyor. Viridiana (Silvia Pinal) rahibe okulunda okuyan kendini Tanrı’ya adamış yetim bir genç kadındır. Sade ve güzel yaşantısını sürdürdüğü bir dönemde, ölen teyzesinin yaşlı kocası olan Don Jaime tarafından çiftliğe davet edilir. Viridiana her ne kadar gitmek istemese de Don Jaime, yıllarca onun okul parasını ödemiştir ve daveti geri çevirmek olmaz; fakat çiftliğe gittiği gece Don Jaime, Viridiana’ya vurulur. Ne yapıp edip onun gitmesini engellemeye çalışır. Tüm uğraşlarına rağmen Viridiana rahibe okuluna geri döner ve gittiği gece Don Jaime intihar eder. Viridiana vizdan azabı çeker ve çiftliğe dönerek kendini oraya adar.

Film yapıldığı yılda büyük yankı uyandırmıştır. Filmin bir sahnesinde fakirler ve dilenciler çiftlikte masada yemek yerler; bu sahne Leonardo Da Vinci’nin Son akşam Yemeği tablosundan esinlenerek çekilmiştir. Vatikan tarafından dine hakaret olarak film kınanmış, İspanya’da 16 sene boyunca yasaklanmıştır. Bu dönemde filmin yok edilmesi emri verilmiş ve Paris’e gönderilen kopyalarla yok olmaktan kurtarılmıştır. Ayrıca filmde yer alan iki dilenciden biri de gerçek dilencidir. Bunuel film boyunca ona maaş vererek oynatmıştır. Tüm bunlar bir yana film Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü almıştır. Ne de olsa yasaklar güzeldir.

Kaynak: The Filmstage


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →