Shutter Island Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Martin Scorsese’nin 2010 yılı yapımı Shutter Island izleyicinin iki dedektifin peşinden gittiğimiz, bir adada yer alan akıl hastanesine bir yolculuk yapmayla başlar. Kayıp bir hastanın izini bulmak için ve hastaneden nasıl kaçtığının altında yatan gizem perdesini aralamak için sır ve gerilim dolu bir karanlık yolculuk… Leonardo DiCaprio ve Mark Ruffalo’nun başrolünde yer aldığı Shutter Island bizi anlam arama arayışında gerilim dolu, karanlık, yağmurlu ve sessiz çığlıklarla dolu bir atmosferle karşılar. Karanlık havanın benzerini hissedeceğiniz ve film boyunca sorular sormaktan kendinizi alamadığınız; Shutter Island sevenlerin mutlaka izlemesi gereken filmleri sıraladık.
Shutter Island Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Abre Los Ojos – 1997

Cesar, kendi halinde, ne istediğini bilen genç bir adamdır. Hayata dair umutları vardır ve önünde gördüğü gelecek ışıldamaktadır. Bir gece arkadaşı olan Paleya’nın da ilgi duyduğu güzel bir kadın olan Sofia’yla tanışır. Cesar, artık, o güne kadar sahip olduğu tüm temkinli hallerini kapı dışı etmek üzeredir. Cesar’ın hayatının esas değiştiği nokta ise geçirdiği trafik kazası olacaktır. Hayatının tüm güzelliklerine rağmen bir eksiklik olmasından şikayet eden Cesar artık bu saatten sonra geçirdiği ameliyatlardan dolayı maske takarak dolaşmak zorunda kalmıştır. Üstelik bir de Cesar’ın gördüğü rüyalar gerçek oluyor; gerçek sandığı şeyler ise kabusa dönüşüyordur…İspanyol sinemasının son döneminden çıkmış en heyecan verici yönetmenlerden biri olan Alejandro Amanebar’ın kariyerinin en önemli filmlerinden olan Abre los ojos’un başrollerinde ise Penelope Cruz, Eduardo Noriega ve Chete Lera yer alıyor. Film daha sonra Vanilla Sky adında Hollywood tarafından yeniden çekildi; orada da başrollerde Tom Cruise, Penelope Cruz ve Cameron Diaz yer almaktadır.
eXistenZ – 1999

David Cronenberg imzalı eXistenZ, oldukça farklı ve heyecanlı bir öykü belirler. En popüler oyunları piyasaya süren Antenna Research şirketi, büyük bir ses getireceğini inandığı yeni oyununu onun yaratıcısı ve birkaç üyesi ile denemek için bir araya gelirler. Bu grup arasında en heyecanlı olan oyunun esas yaratıcısı, Allegra Geller’dır. Bir yandan oyundaki yenilikleri keşfederken bir yandan da en çılgın fantezileri ve gerçek arasındaki çizgiyi sonsuza dek yok edecek maceraya hazırdırlar. Existenz’ı gerçeğe bu kadar yakın kılan şey, bağlantılarının oyuncuların sinir sistemine direk olarak bağlanmasıdır. İnsanın omuriliğinden açılan bir delik ile bağlanan oyunun, oyuncuların hatıralarına, duygularına ve korkularına giriş hakkı vardır.
Memento – 2000

Leonard Shelby, ucuz otel odalarında konaklayan ve sadece nakit para kullanan biridir. Şık giysiler giyip, Jaguar marka araba kullanan Leonard, dışarıdan işadamı gibi görünmektedir ancak gerçek öyle değildir. Aslında Leonard, hayatını karısına tecavüz edip öldüren kişiyi bulmak için adamıştır. Ne yazık ki Leonard’ın bu yolda ciddi bir engeli vardır, yaşadığı, çok ender rastlanan ve tedavi edilemeyen bir tür hafıza kaybı. Her ne kadar hayatının ‘kaza’’dan önceki dönemlerini hatırlayabiliyor olsa da, bazen 15 dakika öncesinde nereye gittiğini ve nerede olduğunu bile unutabilmektedir. Christopher Nolan imzalı Memento; bir adamın hafıza ile girdiği akıl almaz zorlu bir oyun içerisinde hayattan almak istediği tek şeyin peşine düşmesini anlatan gerilim ve bilmece yüklü bir filmdir.
American Psycho – 2000

Babasının Wall Street’teki şirketinde çalışan Patrick Bateman, genç ve iyi görünümlü bir adamdır. Dışardan bakıldığında normal biri gibi görünen Bateman, aslında gerçekte amaçsızca insan öldürmekte ve kadın vücutlarından aldığı parçaları evinde biriktirmektedir. Bret Easton Ellis’in aynı adlı yankı uyandırmış romanından uyarlanan film, 1980’li yılların açgözlü kent yaşamına bir hiciv niteliğinde karşımıza çıkar. Hem rahatsız edici hem de bir o kadar çarpıcı American Psycho; Bateman’a hayat veren başarılı oyuncu Christian Bale’in muazzam performansıyla da akıllarda yer etmeyi başarmıştır.
A Beautiful Mind – 2001

John Forbes Nash Jr., genç yaşında oyun teorisi üzerine geliştirdiği kuramlarla matematik dünyasının bir numaralı ismi haline gelir. Fakat kısa süre sonra; başarının ve hayatının ona sunduğu bencillik ve kendine olan aşırı güveni sonucu bazı problemlerle yüz yüze gelen John, artık baş edemeyeceği bir hayata doğru yola çıkmıştır bile. Hayatının önemli bir bölümünde şizofreniyle boğuşan, 1994 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’yle buluşan John Forbes Nash’ın hikayesinin anlatıldığı, Ron Howard’ı ise yönetmen koltuğunda gördüğümüz film A Beautiful Mind; zorlu engellere rağmen başarıyla buluşan Nash’ın mücadelesini konu alır.
The Machinist – 2004

İnsomnia hastalığı olan Trevor Reznik’in hikâyesinin anlatıldığı The Machinist’in başrolünde Christian bale yer alıyor. Reznik bir yıldır hiç uyuyamamıştır ve gitgide zayıflamaktadır. İş arkadaşları, görünüşü adeta bir iskeleti andırmakta olan Raznik’ten ürkmeye başlarlar. Kendisinin de karıştığı bir kazada işçilerden birinin kolunu kaybetmesi ile işçiler Reznik’e karşı cephe almaya başlarlar ve onu uzaklaştırmak için çareler ararlar. Artık paranoyak bir ruh hali içine giren Reznik, bazı halüsinasyonlar görmeye başlar. Bunların uykusuzluğun getirdiği bitkinlikten mi kaynaklandığını yoksa daha farklı bir durumla mı karşı karşıya kaldığını çözmeye çalışan Trevor’un hayatı kabusa dönmüştür… kendisini hem ruhsal hem de fiziksel olarak kaybeden Trevor’un hikayesini konu alan filmin yönetmenliğini ise Brad Anderson yer alıyor.
Moon – 2009

Bir Lunar Industries çalışanı olan astronot Sam Bell, 3 senedir Ay’da tek başına işlettiği enerji merkezinde Dünya’nın temel enerji kaynağını çıkarıp Dünya’ya iletmekle görevlidir. Yalnızlığa mahkum bulunduğu, uydu bağlantısının da kopmasıyla dış dünya ile bütün iletişimini kaybeden Sam’i oldukça zor zamanlar beklemektedir. Neyse ki Ay’da geçirmek mecburiyetinde bulunduğu sürenin sonlarına yaklaşmış ve evine dönüp karısına ve kızına kavuşmasına az bir süre kalmışken; ayrılmasına günler kala yaşadığı korkunç bir kaza onu garip bir keşfe götürür ve Sam’in paranoyası artmaya başlar…
Enter the Void – 2009

Enter the Void, transa benzer görsel üslubu ve birinci şahıs gözünden öznel anlatımıyla Gaspar Noe’nun filmlerinden alışık olduğumuz gibi epey bir tartışma yaratmıştı. Filmi, Tokyo’da küçük çaplı işler çeviren uyuşturucu satıcısı Oscar’ın gözünden izliyoruz. Oscar bir gece bir polis baskınında yakalanır ve vurulur. Ölüm döşeğinde, ruhu dünyadan ayrılmaya direnir ve kız kardeşi Linda’yı korumak üzere kızın peşine düşer. Film, Gaspar Noé’nin tabiriyle ‘psikedelik bir melodram’.
Dream House – 2011

İdeallerindeki eve taşınan bir aile, eski ev sahiplerinin tüyler ürpertici bir suça kurban gittiklerini daha sonra öğreneceklerdir… İrlandalı yönetmen Jim Sheridan’ın yönettiği Dream House, Daniel Craig, Rachel Weisz ve Naomi Watts’lı kadrosuyla dikkatleri çekiyor. The Shining göndermeleri taşıyan afişiyle de dikkat çeken film,
Take Shelter – 2011

Shotgun Stories’den sonra yönetmen ve senarist Jeff Nichols’ın ikinci uzun metraj filmi olan Take Shelter hem bir aile draması hem de bir ölüm ile mücadelenin savaş filmi. Curtis, ailesini korumak için bir sığınak inşa etmeye başlar. Fakat bu sığınak kimi kimden koruyacaktır sorusu filmde büyük bir soru işaretidir. Curtis için bu sığınak ailesini gelen büyük fırtınadan koruyacaktır. Fakat Curtis’in bizim o alışkın olduğumuz davranışların dışındaki, ‘garip’ davranışları bizi onu sorgulamaya iter. Filmde bu sorgulama çok net bir şekilde yapılır, grubun dışında olan ve farklı davranan ‘deli’dir ve gruba ait değildir. Take Shelter’da da izleyici de dahil olmak üzere filmdeki bütün karakterler açık fikirliliğin altından Curtis’i eleştirir ve dışlar. Sığınak gelen fırtına için midir yoksa toplumdan kaçması, uzaklaşması için Curtis için midir?
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →