· 7 dk okuma

Sevgililer Günü’ne Alternatif Film Önerileri

Sevgililer Günü’ne Alternatif Film Önerileri

Bu yıl manidar bir biçimde 13. Cuma’nın hemen ardından gelen 14 Şubat’ı coşkuyla karşılayanlar kadar nefret duyanların da sayısı bir hayli fazla. Sevgiliyle dolu dolu geçirilecek bir gün planlayanları ve yılbaşı misali “ne gerek var canım” sözleriyle günü evde, yalnızlığını kutlayarak geçirecekleri birleştiren noktalardan biri ise sinema aşkıdır. Filmleri karşılık beklemeden sevebilir, onlardan tüm arkadaşlarınıza bahsedebilir ve canınız istediğinizde onlarla tekrardan baş başa vakit geçirebilirsiniz. Biz de Filmloverss ekibi olarak yukarıda sözü geçen “çılgın aşk”a uygun, Sevgililer Günü’nde izleyebileceğiniz alternatif filmleri listeledik. Sıradan bir romantik komedi filmi izleyip gününü gün etmek her zaman mümkün ama belki de bugün sizin için yeni keşiflere gebe bir gündür, ne dersiniz?

La Belle et La Bete (1946)

Ressam, heykeltıraş, sahne dekoratörü, aktör ve en çok da şair karakterleriyle tanıdığımız Jean Cocteau’nun yönetmenliğini üstlendiği La Belle et la Bete, Sevgililer Günü’nü romantik-fantezi türünde bir film izleyerek geçirmek isteyenler için ideal. Güzel ile Çirkin masalı olarak bildiğimiz La Belle et la Bete’in birçok farklı versiyonu bulunmasına karşın, Jean Cocteau’nun yönetmenliğini üstlendiği 1946 yapımının, eserin içeriğini en fazla göz önünde bulunduran ve ona sadık kalan versiyonu olduğunu söyleyebiliriz. 18. yüzyılda Leprince de Beaumont tarafından yazılan ve yetişkinlere yönelik bir masal olarak görülen La Belle et la Bete’in bu versiyonu, Jean Cocteau’nun sihirli dokunuşlarıyla şiirsel bir yolculuk vaat ediyor. Gotik ögelerle donanmış mizanseni ve Freudyen yapısıyla gerçeküstü bir atmosfer sunan film, Jean Cocteau’nun Louis Delluc ödülüne layık görülmesini de sağlamıştı. Çekimler sırasında Cocteau’nun hastalanması üzerine filmin yönetmen koltuğuna geçen ismin ise, bir diğer usta yönetmen René Clément olduğunu belirtelim. Dolayısıyla bu iki usta yönetmenin ellerinden çıkan film için başyapıt demek yerinde bir ifade olacaktır. (Gubse Tokgöz)

The War of The Roses (1988)

Danny DeVito’nun yönetmenliğini üstlendiği ve yardımcı bir rolde karşımıza çıktığı Güllerin Savaşı (The War of The Roses), en asil duygularla başlayan “mükemmel” bir aşkın bile evlilik sonrası ne hallere gelebileceği üzerine başarılı bir kara komedidir. Warren Adler’ın romanından uyarlanan filmde Barbara ve Oliver Rose çiftinin evlilik bağı zamanla kopma noktasına gelirken, karı kocanın birbirlerine evi terk ettirmek için uyguladıkları acımasız yöntemler zamanla absürt ve korkunç derecede komik hale gelir. Filmin en oyunbaz taraflarından biri ise oyuncu tercihleridir. Romancing The Stone (1984) ve The Jewel of The Nile (1985) filmlerinde maceraperest bir çifti canlandıran Michael Douglas ve Kathleen Turner ikilisi, Güllerin Savaşı’ndaki karakterleri farklı olsa bile sanki bu iki filmin devamını çekiyor gibidirler. Macera ve romantizm dolu “canım cicim ayları”, yerini birbirinden ölümüne nefret eden bir çifte bırakmıştır. Sevgililer Günü için pek doğru bir tercih olarak görünmeyebilir ama olumsuz bir örnekten her zaman çıkarılacak dersler vardır! (Batu Anadolu)

Les Amants du Pont-Neuf (1991)

İki evsiz insanın yaşadığı karmaşık ve anlaması zor aşk hikayelerinden bir tanesi. Aslında aşk demek de biraz zor. Hiçbir zaman dile getirilmemiş ve farklı dinamiklere sahip bir ilişki. Juliette Binoche ve Denis Lavant’ın başrolde olduğu bu Leos Carax filmi Paris’in alt kültürünü terk edilmiş bir köprünün üstüne taşıyor. Sıkıntıları, sevinçleri ve rutinleri tahmin edilemeyecek şekilde olan bu iki insanın, dünyanın en ihtişamlı şehirlerinden birinde birbirlerine sahip olarak hayatta kalma serüvenine şahit oluyoruz. Leos Carax’ın kariyerinin mihenk taşlarından biri olan Les Amants du Pont-Neuf, Fransız sinemasının en özel örneklerinden bir tanesi. (Tolga Demir)

Lolita (1997)

Adrian Lyne’in yönettiği  Lolita’nın başrollerini Jeremy Irons ve Dominique Swain paylaşıyor. Film çekildiğinde 17 yaşında olan Dominique Swain, oyunculuğu ve güzelliğiyle göz dolduruyor, yanından ayırmadığı ve sürekli sürdüğü kırmızı ruju filmin en çok tekrarlayan motiflerinden (leit motif) biri olarak karşımıza çıkıyor. Kırmızının ne çağrıştırdığını fazla düşünmeye gerek yok: erotizm. Filme orta yaş sendromuna girmiş olan Humbert, Charlotte Haze ile evlenir, ancak Haze’in kızı Dolores ve Humbert arasında karşı konulmaz bir çekim hissedilmeye başlar. Bu çekim onları film boyunca baştan çıkaracak ve birlikte bir yolculuğa çıkmalarına sebep olacaktır. Bu bolca erotik ögelerle süslenmiş sıra dışı aşk hikayesi sizi de Dolores’in çekimine hayran bırakacak.

“Hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi” (Ecem Şen)

Vicky Cristina Barcelona (2008)

2008 yapımı Woody Allen imzalı Vicky Cristina Barcelona yönetmenin “aşk” kavramıyla özdeş bir hikaye sunuyor. Tek bir kalıba sokulamayacak aşktan herkesin beklentisi farklıdır ve bazı aşklar, bazı şehirlere daha çok yakışır. İspanyol sanatçı Juan Antonio (Javier Bardem) ve ona âşık üç farklı kadın Maria Elena (Penélope Cruz), Vicky (Rebecca Hall) ve Cristina (Scarlett Johansson) arasındaki çarpık ilişkiden beslenen hikâye, Barselona gibi hayalleri süsleyen bir şehri de arka plana koyunca tadından yenmiyor. Özellikle Antonio’nun eski eşi, arıza tiplemesiyle Maria Elena’yı canlandıran Penélope Cruz’la şehrin güzelliği arasında tercih yapamıyor hale geliyorsunuz. Sevgililer Günü’nde sınır tanımayan alternatif bir aşk hikayesi izlemek isteyenler için kaotik sonuçları ve kavrama yaklaşımıyla aklınızda yer edinecek harika bir film. (Özge Yağmur)

King Kong (2005)

İlk bakışta King Kong’a bir aşk filmi demek abes kaçabilir ama 1933’teki orijinal filmin aksine Peter Jackson’ın 2005 yılında çektiği versiyon, bolca aşk ve sevgi teması üzerine kuruludur. Üstelik bu aşk temasının bir aşk üçgeni halini alması ve taraflardan birinin dev gorilimiz olması da filmi daha ilginç noktaya taşıyacaktır. Kafatası Adası’nın korkutucu imajının, Kong ile Ann Darow karakteri arasındaki yakınlaşma ile bir cennete dönüştüğüne tanık oluruz. Üstelik Jackson, filmin 187 dakikalık süresinde bu -bir bakıma- karşılıksız aşka oldukça önemli bir zaman ayırır. Kong’un aşkı en saf ve içgüdüsel biçimde yaşaması, bir noktadan sonra Ann ile birlikte New York’a dönmeleriyle birlikte sekteye uğrar. Materyalizmin somut hali olan bu dev şehir, en az onun kadar dev bir gorili yutacak güçtedir. En nihayetinde King Kong, kalp kıran bir şekilde sona erse de insanlık, mucizevi şekilde dersini almış gibidir. Sonuçta, “canavarı güzellik öldürmüştür.” (Batu Anadolu)

Les Nom de gens (2010)

Türkçeye Aşkın Halleri olarak çevrilen film Michel Lecrerc tarafından yönetilirken, başrolleri Sara Forestier ve Jacques Gamblin paylaşıyor. Film Arthur Martin’in, kendisi için fazlasıyla özgür olan Cezayir kökenli  ve sosyalist Baya Benmahmood’la yaşadığı aşkı konu ediyor, ancak Arthur için ilişkilerinde çok önemli bir sorun var: Baya, sağ görüşlü ve faşist olarak adlandırdığı kişileri (faşistlik Baya için oldukça geniş bir kavram) onlarla yatarak değiştirmeye çalışıyor ve bu idealini başarıyor da. Baya bu idealini başarıya ulaştırırken Arthur ile olan ilişkisi de aynı başarıda ilerleyebiliyor mu? Bolca güleceğiniz ve melezlerin dünyasının dünyanın en barışçıl ortamı olacağı sloganıyla yola çıkan film, keyifli ve farklı bir seyir vaat ediyor. (Ecem Şen)

Weekend (2011)

Aşk…

Bir tek bize mi yasak?

Yaklaşsak!

Korkmasak!

………

Oysa aynı renk akar göz yaşlarımız.

Aynı sizin gibi sevdiğimize sarılırız.

Sizinkinden farklı kanamaz  yaralarımız.

Görmüyor musunuz, bu hayatta biz de sizin kadar varız!

Andrew Haigh’in yazıp, yönettiği; başrollerini Tom Cullen ve Chris New’in paylaştığı Weekend (Hafta Sonu) filmi, tek gecelik bir ilişki yaşamayı planlayıp, aşık olan gey bir çiftin hikayesidir. Film öyle doğal ve samimi ki ekrandaki iki adamın cinsel kimlikleri siliniyor ve perdede aşk kalıyor. Bu filmi izlemelisiniz, özellikle eşcinsel ilşkilere karşı önyargılıysanız..

İyi seyirler… (Özlem Durmaz)

Laurence Anyways (2012)

Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan’ın kariyerindeki en dokunaklı filmlerinden biri olan Laurence Anyways, “aşkın cinsiyeti yoktur” önermesinin en büyük kanıtlarından biri. Edebiyat öğretmeni Laurence, trans bir birey olduğu gerçeğiyle yüzleştikten sonra bu durumu yıllardır birlikte olduğu kız arkadaşı Fred’e açıklar. Tüm bu süreçte kendisine destek olmasını umduğu sevgilisi Fred, başlarda Laurence için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışsa da, zaman geçtikçe bu durum iki sevgili için büyük bir sınava dönüşecektir. Aşkın cinsiyeti olmadığını, her durumda ve her koşulda bizlere gösteren Dolan’ın Laurence Anyways filminde kullandığı renkler, özenle seçilmiş görüntüler ve karakterlerin tüm bu süreç içerisindeki değişimleri büyük bir ustalıkla işlenmiştir. Laurence Anyways’i izlerken, alışık olduğumuz aşk kalıplarını kıran ve aşkın cinsiyeti olmadığını tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seren uzun soluklu bir deneyime hazır olun! (Gizem Çalışır)

Gone Girl (2014)

Spoiler!

David Fincher’ın, aynı adlı romandan uyarladığı Gone Girl, geçtiğimiz yıl filmi seyreden çiftlerin birbirlerine karşı bakış açılarında küçük çaplı değişikliklerin olmasına yol açtı.

Nick(Ben Affleck)’in, eşi Amy(Rosamund Pike)’nin kaçırılması sonrası gelişen olayları konu alan film, hikayeyi flashbackler ile süsleyerek ikili arasındaki ilişkinin başlangıcından itibaren gelişen tüm süreci gözler önüne seriyor. Her ne kadar çok satan bir romanın uyarlaması olsa da, Fincher’ın yapım aşaması süresince senaryosunu sır gibi sakladığı Gone Girl, 150 dakika boyunca yaptığı ters köşelerle önce kadınların erkeklerden, ilerleyen bölümlerde erkeklerin kadınlardan en sonda ise her iki tarafın da birbirinden nefret etmesine sebep olarak “Sevgililer Günü”nde seyredilecek filmler listesine adını altın harflerle yazdırıyor. (Utku Ögetürk)


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →