· 4 dk okuma

Sessiz Sinema – 4: Türkiye, Uzak Doğu ve Sessiz Sinemanın Bugünü

Sessiz Sinema – 4: Türkiye, Uzak Doğu ve Sessiz Sinemanın Bugünü
Hitchcock’u doğuran İngiliz sessiz sineması, Sjöström ve Dreyer gibi büyük ustaları sinemaya kazandıran İskandinavya sessiz sineması ve Sovyet Montaj akımını ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz üçüncü yazımızdan sonra, Sessiz Sinema yazı dizimizin final bölümüne geldik. Bu bölümde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne sessiz sinemanın gelişimini, Uzak Doğu’daki durumu ve sessiz sinemanın günümüzdeki imkanlarını konuşacağız.

Sessiz Sinema – 4: Türkiye, Uzak Doğu ve Sessiz Sinemanın Bugünü

Türkiye’de sinemanın başlangıcından bahsedilirken her zaman şu veya benzeri bir cümleye rastlanır: “İlk Türk filmi Fuat Uzkınay’ın (filmi çekerken elbette sadece Fuat Bey’dir) 1914’te çektiği ‘Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’ isimli belge-filmidir.” İşte tam da bu noktada bir sıkıntı söz konusudur. Çünkü bu filme ait olduğu söylenen birkaç kare dışında, bu filmin kendisi ortada yoktur. Ancak, Osmanlı’nın ilk sinemacılarının, Manastırlı Manaki kardeşler olduğu şüphesizdir. Fuat Bey’in filminde ısrar edilmesinin son zamanlarda oldukça anlamsız tartışmalara sebebiyet veren Türk/Türkiye sineması ayrımı için de önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yaşayan tüm halkların, tüm dillerin ve kültürleri kapsayan bir şemsiye terim olarak Türkiye Sineması terimini daha mantıklı bulurken, şaibeli bir ilk Türk filmi yerine, coğrafyamızın, Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülü Osmanlı Devleti’nin ilk sinemacıları olarak sinemamızı Manaki kardeşlere dayandırmanın da daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Osmanlı Sultanının resmi fotoğrafçısı olan Manaki Kardeşler, 1905’ten başlayarak  Osmanlı’daki gündelik hayatı filme almışlar, 1908’i kayda geçirmişler ve Sultan Mehmed Reşad’ın görüntülerini çekmişlerdir. Manakilerin imgesi özellikle Balkanlar’da o kadar güçlüdür ki, Angelopoulos’un tartışmasız başyapıtı Ulysses’ Gaze’de A karakteri Manaki kardeşlerin kayıp filmini bulmak için ülkesine dönecektir.

Muhsin Ertuğrul: Görsel Sanatlar Tek Elde

muhsin-ertugrul

Cumhuriyet Dönemi’nde sinemanın en önemli figürü – tıpkı tiyatroda da olduğu gibi – kuşkusuz Muhsin Ertuğrul’dur. 1922’de başladığı sinemada 1939’a kadar neredeyse tekeldi. Türkiye Sineması’nın temellerinin atılmasını sağladı. Halide Edip’in “Ateşten Gömlek” uyarlamasından, sinemamızın ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında”ya kadar birçok önemli filme imza attı. (Sonradan, sinemamızın ilk renkli filmi olan “Halıcı Kız” isimli filmi de Ertuğrul yönetecekti.) Sovyetler Birliği’nde bulunduğu yıllarda, Stanislavski, Meyerhold, Eisenstein gibi hem tiyatro hem de sinemanın en önemli isimleri ile birlikte çalıştı. Sonrasında, Darülbedayi’yi yönetti, Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşunda yer aldı. 1923 yılında Nazım Hikmet ile çektiği Leblebici Horhor Ağa filmi ile Venedik Film Festivali’nde ödül alarak Türkiye’den uluslararası ödüle uzanan ilk filmi çekmiş oldu.

Uzak Doğu Sineması: Gölge Oyunu ve Kuklalar

JAPAN - CIRCA 1900:  Japanese Actors  (Photo by Buyenlarge/Getty Images)

Japonya’da ilk film gösterimi 1896’da yapıldı. Kabuki tiyatro geleneğine sahip, gölge oyunları ve kukla tiyatroları ile güçlü bir görsel kültüre dayanan Japonya’da sinema – tıpkı resim sanatında da olduğu gibi – batıdan çok daha farklı bir şekilde benimsedi sinemayı. İlk filmler daha çok korku türünde verildi. Kabuki’nin yanı sıra bunraku tiyatrosu etkisinin hissedildiği ilk dönemde, sessiz filmleri ekranın yanında durarak anlatan öykücüler ile göstermee furyası başladı. Benshi adı verilen bu öykücüler, Batı’da olduğu gibi bazen bir orkestra ile birlikte çıkıyordu sahneye. Fakat 30’lara doğru orkestra yerinde kalsa da benshi kültürü sona erdi. 

Bu dönemde ortaya çıkan Saf Film Akımı, Japon sinemasının tiyatro formlarına ve geleneksel sanatlara dayandığını söylüyor, sinemanın yenilikçi ve kendine özgü bir tür olduğunu savunuyordu. Batı formuna daha yakın, daha özgün bir sinemanın savunucuları olan bir grup sinemacı ve eleştirmen iki dergi etrafında toplandı.

Yine de en önemli sessiz sinema filmleri sonradan Japonya’nın en önemli yönetmenlerinden biri olacak Kenji Mizoguchi’den gelmişti. En ünlüsü, benshi anlatımı için çekilmiş Tokyo March isimli filmi olan Mizoguchi bir kısmı günümüze ulaşamamış yüze yakın sessiz filme imza atmıştır. Ayrıca, dünya sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Yasujiro Ozu da, en önemli filmlerinden birkaçını sessiz dönemde gerçekleştirmiştir. 1932 yapımı Umarete wa mita keredo ile 1934 yapımı Ukigasa Monogatari filmleri ile Japonya’nın 30’lardaki önemli filmlerine imza atmıştır.

Bugün ve Yarın: Sosyal Medya Çağında Sessiz Sinema

artist

Bir buçuk ay önce bu yazı dizisi şöyle başlıyordu:

“Alfred Hitchcock’a genç sinemacılara ne gibi tavsiyelerde bulunacağı sorulduğunda şöyle bir cevap vermişti: Sessiz film çeksinler. Çektikleri bir kısa filmi, filmden bir sahneyi, daha önceden çekilmiş bir filmin sahnesini sessiz bir şekilde çekmeye çalışsınlar. O zaman sesin anlatıma ne büyük kolaylıklar kattığını göreceklerdir, yahut yaratıcılıktan ne kadar çok şey kaybettirdiğini.”

Sinemaya ses geleli neredeyse 90 yıl oldu. Fakat, sessiz filmler önemini kaybetmedi. Sessiz filmler önemini kaybetmediği gibi, sinema halen görsel bir sanat olma gücünü korumaya devam ediyor. Yine de, sessiz sinema hiçbir zaman kaybolmayacak aslında. Sadece, sessiz sinemaya saygı duruşunda bulunmak isteyen filmlerde değil, kara filmde, sessiz sinemanın sinema sanatına kattığı bütün numaralarda, sayısız sahnede, sayısız planda sessiz sinemanın oyunlarını, hissiyatını, bugün bildiğimiz sinemanın bu hale gelmesine katkıda bulunduğu her anda sessiz sinema yaşıyor olacak.

Amatör kısa filmlerden, geçen yıllarda Oscar kazanmış The Artist filmine, La Antena(2007) gibi deneysel filmlere kadar birçok film ile sessiz sinema geri dönüşler yakalayacak. İyi bir mikrofonun olmadığı ama sinema aşkının olduğu her yerde sessiz sinema var olacak; büyüleyici plan sekanslar, karanlık sokaklarda ortaya çıkan gölgeler her daim sessiz sinemadan bir parçayı içinde taşıyacak. Her sinemacı, her sinefil, her sinemaya heves etmiş genç elbet bir yerde Hitchcock’un tavsiyesi ile karşılaşacak ve “saf film”e en yakın şeyi deneyimlerken sinemanın “sessiz” kahramanlarını bir kere daha anacak.


Ekin Can Göksoy

Ekin Can Göksoy

119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →