· 13 dk okuma

Sessiz Sinema – 2: Almanya ve Fransa

Sessiz Sinema – 2: Almanya ve Fransa

Sessiz dönemde Amerikan Sineması’nın çeşitlenişini, farklı yollara sapışını ve gelişmesini incelediğimiz ilk bölümün ardından, Sessiz Sinema yazı dizimize Almanya ve Fransa’daki durum ile devam ediyoruz.

Sessiz Sinema – 2: Almanya ve Fransa

3D’den sanal gerçekliğe kadar tüm bu teknolojik anlatı tekniklerinin öncüsü olan ABD, aslında bu öncü sıfatına her zaman sahip değildi. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri arasında yer alan Amerika Birleşik Devletleri, dünya ile ilk tanışmasını bu savaş sırasında yaşamıştı; sinema kültürü de aynı şekilde, savaş öncesi ve hemen sonrasında aldığı göçler ile etkileşimli bir şekilde gelişiyordu. Her şeyi bir yana bıraksak bile, Charlie Chaplin bir Amerikalı değildi, örneğin.

Savaşın galipleri arasında olsa da harap olmuş bir durumdaki Fransa ile savaşın birinci elden mağlubu Almanya’da durum ABD kadar iç açıcı değildi. Versay Anlaşması ile ekonomik olarak sırtına ciddi bir yük alan, diğer Avrupalı devletlere karşı düşmanlık ile anti-Semitizm’in kol kola ilerlediği Almanya’da sinema bambaşka şekillerde ilerlerken; yaralarını sarmakla meşgul, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı sanat hareketlerinden devraldığı mirası sinemaya aktarmaya çalışan Fransa’da farklı bir yöne savruluyordu.

Kendine özgü dinamiklerin ve politik atmosferin ciddi oranda sanat üzerinde etkisinin görüldüğü yıllardı bu savaş sonrası dönem. Savaş sonrasında “Roaring Twenties” olarak adlandırılan hızlı büyümenin görüldüğü ancak bulutların dağılmadığı bir sıkıntının ortaya çıktığı; hayatın gece hayatı, dans, sanat, müzik, tiyatro ve sinemaya olan ilgiyle yoğrulduğu; tüm sanatın bir dinamizm kazanarak orijinal akımlar ürettiği bir dönemdi bu. Fransa’da bu döneme “années folles” yani çılgın yıllar da denmekteydi. Kadının modern yaşamda yerini alması, flapper kültürünün yükselmesi, cazın kabul edilen bir müzik olması, kulüp kültürünün ve hareketli dansların yükselişi, mimaride hem Art Deco’nun hem de Bauhaus’un ortaya çıkışı, Almanya’da kurulan ve Nazi iktidarına kadar sürecek olan Weimar Cumhuriyeti’nin refah içindeki altın yılları, hep bu döneme denk gelmişti. Fakat, her daim bir sorunun olduğu hissediliyordu. Ekonomi kontrolsüz büyüyor, sanat her daim bir kriz (politik ya da iktisadi) tehdidini ensesinde hissediyordu. Nitekim, 1919’da başlayan bu hızlı, dinamik dönem 1929’daki Büyük Ekonomik Kriz ile sona erecek, 1933’te Naziler iktidara gelecek ve 1939’da tüm dünyayı sarsacak ikinci büyük savaş başlayacaktı. Gelin tüm bu dönem boyunca yani iki savaş arasında Almanya’da sessiz sinemaya damgasını vurmuş Alman Dışavurumculuğunu inceleyerek başlayalım.

Alman Dışavurumculuğu: Bir Krizin Tezahürü

warning-shadows-filmloverss

Weimar Cumhuriyeti’nin gelecek vaat ettiği günlerde, iki savaş arasının o sıkıntılı döneminde en verimli çağını yaşayan Alman Dışavurumculuğu aslında köklerini dünya savaşının öncesine kadar götürebileceğimiz bir akım. Resimden heykele, edebiyattan sinemaya, mimariden müziğe ve dansa kadar birçok farklı sanat dalında izlerini bulabileceğimiz dışavurumculuk öznel bir bakış açısı ile dünyayı sunan, gerçekliği bu bakış açısına göre bozan, modifiye eden ve değiştiren bir yaklaşım sunar. Fiziksel gerçekliği ortaya koymaktan ziyade sunduğu şey, duygusal deneyimin anlamını açığa vurmaktır. Bu sebeple kabaca endişe, sıkıntı olarak çevirebileceğimiz Angst kelimesi ile iç içedir. Çünkü, iki savaş arasında, izole Weimar Cumhuriyeti vatandaşının içinde bulunduğu durum da budur.

Sinemada da Alman Dışavurumculuğu, plastik sanatlarla yakın temastadır ama asıl kol kola gittiği alan mimaridir. Hatta, Alman Dışavurumculuğunun sinema ve mimarinin en çok yakınlaştığı alan olduğunun söylersek abartmış olmayız. Filmlerde mimarinin kullanımı, setlerin inşa ediliş şekli oldukça kendine özgü ve bozulmuş, çarpıtılmış şekildedir. Öznel bakış ile sıkıntı, cisimleşerek film setlerini dönüştürür. Mekanlar dar, basık, köşeli, sivri, bozulmuş şekillerde belirir; makyajlar abartılı hale gelir, siyah-beyaz kontrastına oynanır. Gerçek dışı, özellikle çizilmiş mekanlar, koyu renkler, gerçekten dev tuallere çizilen arka planlar, dışavurumcu resimleri anlatan tablolar… Hepsi, Alman Dışavurumculuğunun sinemadaki yansımalarında mevcuttur. Dışavurumculuğun bir şehir tahayyülü vardır. Keskin açılar, dik yükseklikler, kalabalık mekanlar ile stresli, huzursuz, sıkıntılı bir şehirdir bu.

Ünlü kültür teorisyeni Siegfried Kracauer, ikinci savaşın ardından dışavurumculuğun Nazi rejiminin nasıl habercisi olduğunu anlatan bir kitap yazmıştır. Fakat, tüm bunlar bir yana akım, savaş sonrası ABD’ye göç ile film-noir’ın ortaya çıkışına önayak olmuş, sinema tarihinde kısa süresine nazaran önemli bir yer edinmiştir. Buna ek olarak Robert Wiene, Fritz Lang, Carl Mayer, F. W. Murnau, Paul Wegener gibi birçok önemli sinemacıyı da camiaya kazandırmıştır.

Savaş sonrası sinema üzerindeki Müttefik yasakları kalkınca, Almanlar toplumsal eleştiri ile sanatsal yaratımı birleştiren bir film üretme derdine düşmüşlerdi. Bu film, hem akımı belirleyen hem de Alman sinemasını dünyaya tanıtan film olacak Das Cabinet des Dr. Caligari (Dr. Caligari’nin Muayenehanesi) idi.

Das Cabinet des Dr. Caligari: Ters Köşeye Merhaba

das-cabinet-des-dr-caligari-filmloverss

Dr. Caligari’nin Muayenehanesi türün en karakteristik örneği olarak bilinir ve sinema tarihinin ilk dönem başyapıtlarından biridir. Sinemada bilinen ilk ters köşelerden biri – belki de birincisi – bu filmdedir. Makyajından, kostüm tasarımına, set dizaynından türde oldukça önemli olan ve Amerikan film-noir’ına da miras kalacak gölge – dolayısıyla ışık – kullanımına kadar her şeyiyle Alman Dışavurumculuğunun en önemli filmlerinden biridir.

Filmde, şarlatan bir doktor olan Caligari hipnoz ile kontrol ettiğini öne sürdüğü bir uyurgezer ile kasabaya gelir. Uyurgezer uykusunda geleceğe dair sorulan sorulara cevap verebilme yetisine sahiptir. Uyurgezer Cesare aslında Dr. Caligari’nin kontrolü altında bir köledir ve bu ilişki bütün şehre dehşeti taşımaktan ve başkarakterleri deliliğe sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

Flashback kullanımı, ters köşe gibi yenilikçi anlatım tekniklerini içinde barındıran, muhteşem rüya sahnelerine sahip film, “rüya” sahnelerindeki abartılı oyunculuk ile ana hikayedeki tutarlı anlatımı ile tam bir başyapıt. Yönetmen Robert Wiene bu en başarılı filmi ile sinema tarihine adını yazdırmış ve bir akım ile özdeşleşmiş desek yeridir.

Die Büchse der Pandora: Açtırma Kutuyu

die-büchse-der-pandora-filmloverss

Kammerspielfilm’den sonra Dışavurumculuk akımında da önemli filmleri olan G. W. Pabst’ın tartışmasız en iyi filmi olan Die Büchse der Pandora (Pandora’nın Kutusu) aslında tam olarak Weimar dönemi ilişkileri, ortamları ve gece hayatına dair ipuçları taşıyan, hem akımı hem de dönemi en iyi anlatan filmlerden biri. Film bu başarısını Pabst’ın yanı sıra, dönemin modern kadın anlayışını (flapper) en iyi şekilde yansıtan Amerikalı oyuncu Louise Brooks’a da borçlu.

Pandora’nın Kutusu, sinemadaki ilk femme fatale karakterlerden biri olan Lulu’nun hikayesini anlatıyor. İnsanları baştan çıkarmakta hiç zorlanmayan bir karakter olan Lulu, davranışlarının ahlaksızca olduğu gerekçesi ile birçok sorun ile karşılaşıyor. Weimar döneminin ve caz çağının muazzam bir portresini sunan film, aslında “özgür” kadınlara yerin olmadığı, özgür olmaya çalışanları da trajediden başka bir şeyin beklemediğini anlatan eleştirel bir yana da sahip.

Kammerspielfilm: Aşağı Bakan Kamera

kammerspielfilm-filmloverss

Weimar Cumhuriyeti’nde karşımıza yalnızca dışavurumculuk akımı çıkmaz. Pek az film yapılmış olsa da hepsi klasik mertebesine erişmiş Kammerspielfilm akımı da oldukça önemli bir yer kaplar. Alt, alt-orta sınıf üyelerinin hayatlarını tüm çıplaklığı ile ortaya koyma görevini bellemiş bu akım 1920’lerin ilk yarısında oldukça etkindi. Akımın adı ünlü tiyatro yönetmeni Max Reinhardt’ın 1906’da açtığı bir tiyatro olan Kammerspiele’den gelmektedir. Kammerspielefilm örnekleri dışavurumculuğun aksine karakterin psikolojisine derinlemesine inen, set tasarımını pek önemsemeyen filmlerdir. Bu filmlerde pek ara yazı bulunmaz – hatta Der Letze Mann’da hiç bulunmaz. Seyirciyi karakter ile özdeşleştirmek adına hiçbir yabancılaştırıcı öge kullanılmamaya çalışılmıştır. Bu akıma dahil edilebilecek filmler yapmış yönetmenlerin arasında Friedrich Wilhelm Murnau, Carl Mayer ve Georg Wilhelm Pabst gibi dönemin büyük isimleri bulunuyordu.

Der Letze Mann: Son Gülen İyi Güler

der-letze-mann-filmloverss

Dizimizin ilk yazısında da kendinden bahsettiğimiz büyük Alman yönetmen Murnau, türün en çok bilinen, belki de en iyi filmi olan Der Letze Mann (Son Kahkaha) ile yalnızca türe değil, Alman sessiz sinemasına çok değerli bir eser katmıştır. Dönemin en ünlü oyuncularından Emil Jannings’in muazzam oyunculuğu ile Alman dışavurumculuğunun en önemli isimlerinden Carl Mayer’in senaryosu ile ortaya çıkan film gerçekten de bir başyapıttır. Diyaloglu hiçbir ara yazıya sahip olmayan film, 1924’te savaş sonrasının sıkıntılı ortamında kamerasını alt sınıflara çevirir.

Jannings’in oynadığı başkarakter yaşlandığı için kapı görevliliğinden çamaşır odası görevliliğine getirilir. Hayatı talihsizlikler ve sıkıntılar içerisinde sürecektir. Film bir parça umut ile biter, ancak filmdeki tek ara yazı burada girer ve aslında bu finalin pek de mümkün olamayacağını bize hatırlatır. Bu yenilikçi, hatta pek az kullanılan devrimci müdahaleci anı barındıran bu film ile birlikte, Murnau’nun Hollywood yolunun açıldığı söylenir. Böylece geçen yazıda bahsettiğimiz başyapıtı Sunrise’ı çekebilecektir.

Friedrich Wilhelm Murnau: Yetenekli – ama Talihsiz – Bay Murnau

murnau-filmloverss

Çocukluğunda tiyatrodan oldukça etkilenen Murnau, ünlü yönetmen Max Reinhardt ile de çok yakın arkadaş olur. Bir yandan da Alman Dışavurumculuğunun resimdeki en önemli temsilcileri olan Der Blaue Reiter dergisi ve çevresindeki sanatçılar ile yakınlaşır. Estetik anlayışı da buna göre şekillenen Murnau, Caligari’nin uyurgezeri rolündeki (ayrıca Casablanca’da da Alman subayını oynayan fakat sıkı bir anti-Nazi olan) Conrad Veidt ile bir film şirketi kurarak çalışmaya başlar. İlk filmi olmasa da onu kitlelere tanıtan ilk film Dracula uyarlaması Nosferatu’dur. İsim haklarını alamadıkları için her türlü kişi ve kavram adını değiştirerek uyarladığı bu film Murnau’ya ciddi bir şöhret sağlar. Hemen ardından gelen başarılı filmler Son Kahkaha, Tartuffe ve Faust Murnau’ya Hollywood biletini kazandırır. Murnau, orada başyapıtı Sunrise’ı çekecektir. Sonrasında halen daha aranan ve Murnau’nun en iyi filmlerinden olduğu söylenen 4 Şeytan ve vizyonunun ne kadar geniş olduğunu, farklı konuları ve türleri kavramaktaki becerisini ortaya koyan, büyük belgeselci Flaherty ile beraber yazdığı Tabu gelecektir. Fakat, Murnau, Hollywood kariyerinin zirvesindeyken, daha son filmi Tabu vizyona girmeden bir hafta önce geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu hayata veda edecek, sinemayı bir vizyonerden mahkum bırakacaktır.

Nosferatu: Vampir Beyazperdede!

nosferatu-filmloverss

Beyazperdedeki ilk Dracula uyarlaması olan Nosferatu (1922) için F.W. Murnau’nun Almanya başyapıtıdır denebilir. Gölge ışık oyunlarından, köşeli, katı kostüm ve mekan tasarımına kadar her şeyiyle bir Alman Dışavurumculuğu filmidir Nosferatu. Dracula’daki Jonathan Harker’ın yerini alan Thomas Hutter karakteri huzurlu ve gerçekçi bir evde yaşarken, Kont Dracula’nın yerini alan Kont Orlok’un kalesi, kostümleri ve tabii ki kendisi sinema tarihinin en rahatsız edici tasarımlarına sahiptir diyebiliriz.

Filmde Orlok rolünü oynayan Max Schreck öylesine ikna edici bir şekilde rolünü oynamıştır ki yıllar boyunca o kişinin gerçekten bir vampir olduğu söylencesi dolaşagelmiştir. Bram Stoker’ın akrabaları tarafından dava edilen filmin kopyalarının yok edilmesine karar verilmiş; fakat ayakta kalan tek bir kopya ile biz sinefil fanilerin hizmetine sunulmuştur.

Fritz Lang: Goebbels’ten Kaçan Adam

fritz-lang-filmloverss

Fritz Lang’ın sinemaya başlaması Weimar Cumhuriyeti ile eş zamanlıydı. Kariyerinin ilk başında dışavurumculuğun en iyi korku filmlerinden biri olan Der Müde Tod (Kader – 1921) ile sinemaya zirveden giriş yapan Lang, eşi olacak Thea von Harbou ile birlikte çalışmaya başlar. Dr. Mabuse serisinin ilk filmi olan Dr. Mabuse, der Spieler (Dr. Mabuse, Kumarbaz – 1922) isimli filmi, Almanların ünlü Nibelungen destanı uyarlaması olan 5 saati aşkın epik Die Nibelungen’i (1924) ve Lang’ın sessiz sinema opus magnumu Metropolis’i hep von Harbou ile birlikte yazar. 1931’de M isimli başyapıttan iki sene sonra von Harbou’dan ayrılana kadar Lang’ın en önemli ortağı eşidir. 1932’de Lang, Das Testament der Dr. Mabuse (Dr. Mabuse’nin Vasiyeti) isimli filmi çekmeye başlar. 1933 Ocak ayında Hitler iktidara gelir ve yeni yönetim halkı kışkırttığı için filmi yasaklar. von Harbou ile boşandıktan sonra iki eski eş farklı yollara gider. Lang, Nazilerden hoşlanmazken, von Harbou 1940’ta NSDAP üyesi olacaktır. Lang’ın anlattığına göre M filmini izleyen Goebbels, Lang’ı çağırtır. Mabuse’nin yasaklanmasına rağmen Lang’ın anlatım gücünün farkında olduğunu ve beraber çalışabileceklerini söyleyen bir teklif iletir Goebbels. Lang’ın söylediğine göre toplantı akşama doğru biter, bankalar kapanmıştır; fakat Lang, parasını çekememeyi bile göze alarak teklifi düşüneceğini söyledikten sonraki akşam Paris’e kaçar. Sonrasında ABD’ye göç eden Lang, orada da kara film türüne önemli katkılar sunacak, savaş sonrası Hindistan’da filmler çekecektir. Hatırımızda son kalışı ise Godard’ın muazzam filmi Le Mepris’de oynadığı yönetmen rolü iledir.

Metropolis: Kulenin Tepesinde ve Dibinde

metropolis-filmloverss

Metropolis hem Alman Dışavurumculuğunun hem de erken dönem bilimkurgunun en önemli eserlerinden biridir. İnsanlığın geleceğine dair muazzam bir toplum eleştirisi barındıran Metropolis halen daha sinemadaki en iyi distopya tasavvurlarından biridir de. Fritz Lang’ın baş döndürücü set tasarımı, kent mimarisi, kostümleri ve yaratıcı karakterleri ile ortaya koyduğu iş inanılması güç bir titizliğin eseridir. Tüm bunların altında da film, zalim ile mazlumun sonsuz mücadelesini anlatıyor.

Film, kentin yöneticisinin oğlu Freder ile şehirdeki sosyoekonomik katmanlaştırmanın üstesinden gelmek için mücadele eden işçi Maria’nın hikayesini anlatıyor. Sosyal hiyerarşiyi yansıtacak şekilde tasarlanmış olan şehirde, altlarda işçiler yaşarken üst katlarda üst sınıflar yaşıyor. Buna isyan eden Maria’ya katılan vicdanlı üst sınıf mensubu Freder’in çıkardığı karışıklığı bastırmak için deli-dahi bilim insanı Rotwang Maria’nın birebir kopyası olan bir robot yaparak işçilerin arasına gönderir. Ancak, iki ucu birleştirecek, yani beyin ve kolları, bir kalp bulunduğu sürece her sorun çözülebilecektir.

Hem sağ hem de sol kanattan eleştiriler alan, teknik olarak nefes kesici hatta devrimci olan bu muazzam film, dünya sinema tarihinin eşsiz parçaları arasında yer alıyor. Toplumsal bir eleştiri sunması, güzel bir distopya kurgusuna sahip olması gibi artılarına rağmen, naif olarak değerlendirilen sonu halen tartışma konusu.

Fransa’da Sessiz Sinema

Aslında sinemanın Fransa’da başladığını söylemek abartı olmaz. Lumiere kardeşlerin meşhur cihazı Cinematographe ile özdeşleşen bir sürü kelime var şu an sinemada. 1895 yılında bir trenin La Ciotat istasyonuna varışını çeken Lumiere kardeşlerin sinemayı başlattığını kabul ediyoruz bir kere. Fakat, gerçek anlamıyla da, neredeyse bugünkü anlamıyla da sinemanın Fransa’da başladığını söyleyebilir, en azından güçlü bir şekilde iddia edebiliriz. Çünkü, Georges Melies bir Fransız.

Georges Méliès: Sinemanın Büyücüsü

fransiz-bir-illüzyonist-georges-méliès-filmloverss

Hem bir illüzyonist hem de bir sinemacı var karşımızda. Yaptığı numaralar ile seyircileri şaşırtan, sinemayı bir tiyatro perdesinden belki mizansen olarak değil ama teknik imkanları ile ayırmayı başaran ilk isim Georges Méliès. 1896’da çektiği Le manoir du diable (Şeytanın Şatosu) ilk korku filmi kabul ediliyor ve üç buçuk dakikalık süresi ile dönemin teknik şartlarını zorluyordu. Sonrasında vatandaşı ve en az kendi kadar “büyücü” olan Jules Verne’den uyarladığı iki muhteşem film geldi. İlki 1902’de çekilen Le Voyage dans la Lune (Aya Seyahat), ikincisi ise 1904’te çekilen Voyage a travers l’impossible (İmkansız Yolculuk) idi. İlk film 15 dakika sürerken ikinci film 20 dakika sürüyor ve hiçbir ara yazı barındırmıyordu.

Le Voyage dans la Lune: Sinemanın Prestiji

aya-seyahat-melies-filmloverss

İlk bilimkurgu filmi olan Aya Seyahat, Jules Verne’in aynı isimli romanından uyarlamaydı. Bir topun içine koyulan kapsül ile ayın gözüne atılan bilim insanları, ayda Selenitelerle karşılaşıyorlar ama bekledikleri kadar misafirperverce karşılanmıyorlardı. Uzaylılara, uzay yolculuğu teknolojisine, ay dede figürüne birçok açımlama getiren, yeni fikirleri sinema alanında tartışmaya sokan bir film olarak oldukça önemi vardı. Karakterlerin kaybolması, bazı kurgu numaraları ile çözülme efektinin kullanılması gibi yenilikçi hamleleri de barındıran film halen daha üzerine en çok müzik yapılan ve en çok izlenen sessiz sinema eserlerinden biri.

Fransız Empresyonizmi: Renoir’dan Renoir’ya

19. yüzyılda bir grup ressam resimlerini açık havada, güneş ışığının altında yapmaya karar verince, Akademi onları küçümsemişti. Ancak onlar, dünya resim tarihini değiştirecek bir akım yarattılar: empresyonizm. Akımın öncüleri arasında, Claude Monet, Eduard Manet, Edgar Degas ve Pierre-Auguste Renoir gibi bugün önemli saydığımız ressamlar bulunuyordu. Renoir’nın da öncüsü olduğu bu akımın sinemadaki yansımasında ise Abel Gance ve Jean Epstein gibi önemli isimlerin yanı sıra oğul Renoir, yani sinemanın en önemli filmlerine imza atmış yönetmenlerden biri olan Jean Renoir yer alacaktı.

Belirli bir özgüllük arayışında olan, sırasıyla kamera, kurgu ve farklı stiller ile sinemanın araçlarının hikaye anlatımında ne gibi şekillerde kullanılabileceğini deneyimleyen bir akım olarak empresyonizm, farklı estetik kaygılara sahip olsa da aynı çıkış noktasına sahip bir grup sinemacı tarafından temsil ediliyordu. Keşfin birincil önem taşıdığı bu akımda temsiliyet ve anlamlandırma kaygıları ön plandaydı. Bu sebepten dolayı bazı eleştirmenler ve sinema tarihçileri tarafından anlatısal avangart olarak da adlandırılıyor.

Abel Gance: Sinemanın Napolyon’u

abel-gance-filmloverss

1919’da Emile Zola’nın ünlü mektubu ile aynı adı taşıyan J’accuse (Suçluyorum) isimli savaş karşıtı film ile sinemanın ilk savaş karşıtı filmlerinden birine imza atan Abel Gance, Sovyetler Birliği dışındaki ilk kurgu teorisyenlerinden ve inovatif uygulayıcılarından biriydi. Zamanına göre devrimci sayılabilecek ışık teknikleri ve hızlı kurguyu kullanışı ile izleyenleri şaşırtan La Roue (Tekerler – 1923) ve ardından gelen, az sonra aşağıda bahsedeceğim, Napoléon (1927) filmi ile adını sinema tarihine yazdırmıştı.

Büyük bütçeli yapıtlara imza atması ile istediği filmleri yapmakta zorlanmaya başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve o esnada Nazilerin kukla hükümeti olan Vichy’nin başındaki Petain’i desteklemiş olması sonraki yıllarda film çekmesini iyice zorlaştırdı. Truffaut hakkında da görmezden gelinmiş bir deha olduğu yorumunu yapacaktı. Fakat, Gance sessiz sinemaya ait bir Napoleon olarak kariyerini sonlandırdı.

Napoléon: Bir Liderin Doğuşu

napoleon-filmloverss

Cesur yönetmen Abel Gance, 6 bölümlük bir Napoléon biyografisi çekmeyi planlıyordu. Baştan söyleyelim, sadece ilk bölümünü çekebildi. Bu ilk bölüm, beş buçuk saat uzunluğunda. Ancak, anlatılan hikaye bir cesaret, bir liderin doğuş hikayesi olduğu kadar bir tür sinemanın sınırları nasıl zorlanır hikayesi de. Tamamında deneysel teknikleri barındıran filmde çok hızlı kurgu yapılmış sahneler, elde kamera ile çekilmiş sahneler, imajların kurguda üst üste bindirilmesi gibi birçok vizyonlu yöntem bulunuyor.

Napoleon’un çocukluğundan İtalya seferine kadarki kısmı kapsayan bu büyük yapıtın gerçekleştirilmiş ilk parçası bile nasıl bir deha ile karşı karşıya kaldığımıza dair ciddi ipuçlarına sahip. Filmde, klasik resim sanatına (Rönesans öncesi) bir saygı duruş kisvesi altında bir daha çok uzun yıllar boyunca denenmemiş bir metot da bulunuyor. Film için geliştirilen Polyvision isimli özel bir geniş açı film formatı, Gance’a ekranı üçe bölerek bir Triptych resim gibi kullanabilmesini sağlıyordu. Üç farklı kamera ile aynı anda çekim yapılmasını gerektiren bu teknik, gösterim için de üç film makinesi gerektiriyordu. Filmin gösteriminde sağ ve sol parçaları mavi ve kırmız filtre ile yansıtan Abel Gance, tüm filmin Fransa bayrağı efekti ile izlenebilmesini sağlamıştı.


Ekin Can Göksoy

Ekin Can Göksoy

119 yazı · 1987 yılında Bursa'da doğdu. Mühendislikten tarihe savruluşunda bir öykü kitabı, bir de roman çıkarmayı başardı. Ancak, sinema yapma isteğini rafa kaldırmayı düşünmüyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →