25 Filmle Sensin Normal!
Normal kelimesini pandemi süreciyle birlikte daha fazla duymaya başladık. Neyin normal, neyin anormal olduğuna dair soru işaretleri kafamızı hiç olmadığı kadar meşgul etti. Biz de Kasım ayındaki temamızı filmlerle sorgulamak için seçtik. Tabular, genel geçer kurallar, hâkim ideolojinin temsil ettikleri üzerinden “normal”i tanımlayıp dar görüşlü dayatmalarla özgürlüklerimizi kısıtlayanlara, bizleri belli kalıplara sokmaya çalışanlara seçtiğimiz filmlerdeki karakterlerle birlikte “Sensin Normal” dedik.
Sensin Normal seçkimizdeki filmlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Sensin Normal Seçkisi
#1 Thelma

İskandinav sinemasının alametifarikalarından olan donukluğu, dar kalıpların boğuculuğunu her anında hissettirmek için işlevselleştiren Thelma, telekinezi yeteneğine sahip olduğu için çocukluğundan beri baskı altında tutulan, en derin arzuları tehlikeli atfedilen genç bir kadının yaşadıkları üzerinden farklı olmaya dair güçlü bir söylem üretiyor. Filmde ailenin temsil ettiği otorite, farklılıkları baskılamak, “normal” olmayanı yok etmek için elinden geleni yaparken, Thelma’nın uyanışı kendi olmayı, hayatı hakim kılıyor.
#2 Frances Ha

Noah Baumbach ve Greta Gerwig işbirliğinden beyazperdeye yansıyan unutulmaz filmlerin başında gelen Frances Ha, Gerwig’in hayat verdiği Frances karakteri üzerinden toplumun yetişkin olmaya dair belirlediği dar kalıpları yıkarken, sinemaseverleri yıllar sonra bile hatırladıklarında tebessüm edecekleri anlara ortak eder. Büyümek, yetişkin olmak, sorumluluk almak New York sokaklarında koşmaya, dans etmeye, hatta bazen ikisini aynı anda yapmaya, en önemlisi de kendi benliğini korumaya engel değil. Başkalarının beklediği gibi değil, kendi olarak büyüyen Frances Halladay, film bittikten sonra da hayatlarımızın bir parçası olarak kalacak kadar güçlü bir karakter.
#3 The 400 Blows (Les quatre cents coups)

50’li yılların sonlarına gelindiğinde sinema tarihindeki en büyük kırılmalardan biri yaşanıyor; bir grup genç eleştirmen Yeni Dalga çatısı altında gelenekselleşmiş alışkanlıkların dışına çıkarak, sinema endüstrisinin dayattığı normalleri yıkıp bir devrim yaratıyorlardı. Bu gençlerden biri de François Truffaut’ydu. Şimdilerde sinema tarihinin en önemli yönetmelerinden biri olarak gösterilen Truffaut, ilk uzun metrajlısı 400 Darbe’de kendi çocukluk deneyimlerinden hareketle yarattığı Antoine Doinel’in yaşadıklarına odaklanırken, ilgiden mahrum bırakılmış bir çocuğun tüm otorite figürleriyle yaşadığı didişmelerden normallik tanımının problematik yapısına dair bir başyapıt çıkartmıştı.
#4 Edward Scissorhands

Tim Burton’un gerçeküstücülük ve Alman Dışavurumculuğu esintileri taşıyan filmi Edward Scissorhands, bir Frankenstein çeşitlemesidir aslında. Edward, bir mucidin buluşunun bir parçası olarak tasarlanmıştır ama mucit onu tamamlayamadan hayatını kaybeder. Bir banliyö kasabasında yaşayan bir kadınla tanışmasıyla hayatı değişecektir. İlk başta kasaba sakinleri için eğlenceli ve kullanışlı gelir Edward ama o fiziksel özellikleri nedeniyle bir ötekidir ve hep öyle kalacaktır. Johnny Depp’in kariyer performanslarından birini sergilediği Edward Scissorhands, farklı olmanın kalp kırıcı ve yıkıcı etkileri hakkında karanlık ve gotik bir masal; katıksız bir 90’lar klasiği.
#5 Vivre sa vie

Jean-Luc Godard, bu erken dönem başyapıtında, adını Zola’dan ödünç aldığı Nana’nın hikâyesini anlatır. Parisli genç bir kadındır Nana. Hayalleri vardır, oyuncu olmak ister ama hayatı istediği gibi gitmez. Nihayetinde seks işçiliği yapmaya başlar. Ama mağdur değildir. Her şeyin sorumluluğunu almaya hazırdır. Ne olursa olsun, Paris’te gezinmekten dans etmekten, hayaller kurmaktan vazgeçmez. Güçlü ya da başarılı diye tanımlananlardan biri olmak zorunda değildir, bunun farkındadır. Yaşanacak koca bir hayatı vardır, istediği gibi yaşayacaktır. Bu hayatı parçalara bölerek, müthiş bir görsel tasarıyla anlatır Godard. Ortaya 12 parçalı, unutulmaz bir tablo çıkartır.
#6 Let the Right One In (Låt den rätte komma in)

İzleyicileri 1980’lerin Stockholm’ünün karanlık atmosferinin içine çeken Let the Right One In, bir asırdır sinemada çeşitli yansımalarını gördüğümüz vampir mitini, etraflarındaki dünyada kendilerine yer bulamayan iki çocuğu birbirine bağlayan güç olarak kullanıyor. O güne kadar karşısına çıkan tüm yaşıtlarından farklı olan Eli’ye duyduğu sevgi, Oskar için hem Eli’yi hem de kendisini olduğu gibi kabul edeceği bir dönüşümün kapısını aralıyor. Geriye o kapıyı sonuna kadar açıp, doğru kişiyi içeri davet etmek kalıyor.
#7 A Ghost Story

İşin normali şudur: Hayaletler sinemada korku filmlerinin girer parçasıdırlar; aşk hikâyeleri insanlar arasında geçer; beyaz çarşafla tasvir edilen hayalet, 2017 yılında ancak bir gülmece unsuru olabilir. Yönetmen ve senarist David Lowery, A Ghost Story’de bu varsayımların hepsini boşa düşürerek tüm zamanların en ezberbozan aşk filmlerinden birine imza atıyor. Trafik kazasında hayatını kaybeden bir müzisyenin eşiyle yeniden temasa geçme çabasına odaklanan anlatının kapsamı, bir aşk hikâyesinden zaman, kentsel dönüşüm ve kaybedilene yönelik özlem gibi olgulara doğru genişlettikçe A Ghost Story’nin özgünlük seviyesi benzerini bulmanın zor olduğu bir noktaya yükseliyor.
#8 Good Manners (As Boas Maneiras)

Beyaz ve hâli vakti yerinde olan Ana ve henüz doğmamış çocuğuna dadılık yapması için işe aldığı siyah Clara… Brezilya toplumundaki ırksal ve sınıfsal farklılığı vurgulamak adına seçilmiş bu iki kadın arasındaki seksüel etkileşim üzerine inşa edilen gerilim, Ana’nın muzdarip olduğu tuhaf uyurgezerlik ve çocuğunun sahip olduğu doğaüstü özellikler gibi fantastik unsurlarla desteklenince Good Manners tanımlamanın çok zor olduğu bir yapıma dönüşüyor. Marco Dutra ve Juliana Rojas’ın birlikte yazıp yönettikleri film, toplum nezdinde normal kabul edilen birçok kavramı provoke edici bir noktadan tartışmaya açtığı gibi, sürekli tür değiştirmesi ya da ana karakterini hikâye içinde değiştirmesi gibi cesur hamlelerle de konvansiyonel sinemanın kalıplarını sertçe sarsıyor.
#9 All That Heaven Allows

Hollywood melodramlarının en büyük ustalarından Douglas Sirk, üst sınıf mensubu bir kadın ve evinde çalışan bahçıvanın arasında filizlenmekte olan aşka odaklanır bu filmde. Fakat çiftin duyguları, hem yaşları açısından hem de farklı ekonomik sınıflara mensup olmaları sebebiyle normal karşılanmaz ve çevrelerindeki hemen hemen herkesin itirazlarıyla karşılaşırlar. Aşk gibi yoğun bir duygunun, toplumsal baskılarla bir çatışma içine girdiği bu anlatı Sirk’in elinde başka türlü bir aşkın mümkün olabileceğine dair sert bir boyut kazanır. Rainer Werner Fassbinder ve Todd Haynes gibi başka ustalara da ilham kaynağı olan bu başyapıt, anlatısına ek olarak güçlü sinematografisiyle de melodramın içine sıkıştığı duvarların çok ötesinde konumlanır.
#10 Tomboy

Portrait of a Lady on Fire ile modern bir başyapıta imza atan Céline Sciamma, ondan sekiz yıl önce gelen Tomboy’da sinemaseverleri 10 yaşındaki Laure’nin hikâyesine ortak eder. Yeni taşındıkları mahalledeki çocukları erkek olduğuna ikna eden Laure’nin peşi sıra çocukların dünyasına dalarken, sırf olmak istediği gibi davrandığı için dışlanan Laure üzerinden, toplum tarafından dayatılan dar cinsiyet kalıplarının ne kadar yıkıcı olduğunu gözler önüne serer.
#11 Hayat Var

Ne denize ne karaya tam olarak konumlanabilmiş bir ev; içinde eski “Türk filmleri” gösteren eski bir televizyon, rengi kaçmış perdeler, dokunsan dağılacak gibi görünen mobilyalar, sürekli aynı ironik şarkıyı tekrar edip duran bir peluş oyuncak. Sanki ölmeden önce saçabileceği kadar nefreti etrafa saçmaya and içmiş bir dede, hayat denen bu yolculukta sadece zamanını doldurmaya çalışan, kaçakçılık yapan bir baba. Hepsinin ortasında Hayat; nefes almaya çalışan bir genç kız. Reha Erdem beşinci uzun metrajı Hayat Var’da, etrafını saran kozayı yırtıp atan, açılacağı engin denizleri kendi seçen Hayat’ın hikâyesini anlatıyor.
#12 Cría cuervos

Faşizmin etkisi, sokakları da aşıp evlerin içine tüm yıkıcılığıyla nüfuz etmiştir. Ordu mensubu babasının ve babasının temsil ettiği kötücüllüğe dayanacak gücü kalmamış annesinin ölümlerine şahitlik eden küçük Ana, iki kardeşiyle birlikte bu evlerinden birinin içinde kalakalmıştır. Tüm duyguların içinin birer birer boşaldığı böylesi bir dünyada, hiçbir şey eskisi gibi kalamaz elbette. Ana da “masum” ve “uslu” bir çocuk değildir artık. Hayalleri ve gerçeklik arasında durmaksızın gezinirken hayatı böylesi karanlık bir sürece dönüştüren her şeye karşı merhametsizleşir. Bazen çevresiyle didişir bazen pikaba bir plak koyar kardeşleriyle birlikte dans eder Ana, onun genç zihni olan bitene böyle meydan okur.
#13 Mommy

Xavier Dolan, ilk filmini 19 yaşındayken çekmişti. Başrolünde yer aldığı ve annesinin onu yatılı okula gönderdiği zaman hissettiği ihaneti ayrıntılarıyla anlatan bir intikam mektubuydu: Annemi Öldürdüm. Yönetmen 5. uzun metrajı Mommy’de bakış açısını tersine çeviriyor. Diane’in bir anne olarak, bilindik “kutsal anne” portresinden oldukça farklı bir karakter olduğunu daha açılış sahnesinde görebilmek mümkün. Oğlunu çok seven ve Steve’in sakin kalabildiği zamanlarda onunla çok iyi anlaşan, “iyi anne” kalıbını boşa düşüren, ebeveynliği iyilik saçmak şeklinde algılamayan deli dolu bir kadın o. Gelecek, çıkardığı yangın sonucu artık ıslah evinde de istenmeyen, öfke kontrolü problemi olan Steve ve annesi için pek parlak görünmüyor ama komşuları Kyla’nın hayatlarına gelişi bir şeyleri değiştiriyor ve gelecek biraz aydınlanmaya başlıyor; her şey değişiyor, filmin ekran oranı bile.
#14 The Tin Drum (Die Blechtrommel)

Oskar 1924’te, Hitler’in siyaset yaşamına başlamasından birkaç yıl sonra doğan bir çocuktur ve akranlarına kıyasla oldukça zekidir. Tam da bu sebepten olsa gerek, çevresinde ve toplumda her geçen gün yükselmekte olan ikiyüzlülük dalgasından rahatsız olmaya başlar ve üç yaşından itibaren büyümeyi reddeder. Öğretmenleri kürsülerinden nazizmin akla hayale gelmez öğretilerini yayarken, savaş gündelik hayatı domine ederken o teneke trampetine var gücüyle vurur, camları çatlatan sesiyle çığlık atar. Volker Schlöndorff’un Günter Grass’ın aynı isimli romanından uyarladığı film, hem fiziksel hem de fikren diğerleri gibi olmayı reddeden Oskar’ın isyanına ortak eder seyirciyi.
#15 Weekend

Andrew Haigh, 2011 yapımı filmi Weekend’de kamerasını iki karaktere yöneltiyor. Onları bazen yakın bazen geniş planlarda gösteriyor ama seyirci konumdaki bizler onlardan bir an bile uzaklaşmıyoruz, onlarla sürekli temas hâlindeyiz. Aslında tek gecelik olacağı düşünülen bir ilişki, engellenemez duygular eşliğinde tüm haftasonuna doğru genişlerken bu iki genç erkek arasında var gibi görünen mesafe de kapanıyor. Ne zaman baskısının ne de kişisel travmaların önüne geçebildiği arzuların peşine düşen Haigh, kendi gibi olmayı dışlamak için tetikte bekleyen heteronormatif bakışın altını kurgulu tensel izleme deneyimiyle sessizce oyuyor.
#16 Tangerine

İki trans seks işçisinin bir gününe odaklanan Tangerine’i çekmek için Hollywood’da, bu ismin çağrıştırdığı tüm şaşaadan uzak Santa Monica Bulvarı’nda elinde iPhone 5S’i ile çoğu amatör olan oyuncularının peşine takılan Sean Baker, ortaya koyduğu muazzam işle film çekmenin gereksinimlerine dair algıyı yerle bir etti. Hollywood filmleri için normal kabul edilen çerçeveyi, hem içerik hem de biçimsel açıdan çok daha geniş bir kitleyi kapsayacak şekilde genişleten Tangerine, sonrasında iPhone ile çekilecek pek çok filme ilham kaynağı olurken, genç sinemacılar için de çok daha özgürlükçü bir alan açtı.
#17 The Breakfast Club

80’ler sinemasının simge yönetmenlerinden John Hughes, senaryosunu da kaleme aldığı The Breakfast Club’da haftasonu okulda cezaya kalıyor olmalarından başka hiçbir ortak noktası olmayan beş lise öğrencisinin bir cumartesi günü boyunca yaşadıklarına odaklanır. Bu “beş benzemez” karakterle tanıştığımızda sürekli bir didişme hâlindedirler. Zaten kimse bir “prensesin” bir “serseriyle” çok iyi anlaşmasını beklemez -ya da kişiler, bu türden tanımlar, etiketler yapıştıran genel eğilim bunun böyle olduğunu söyler.- Fakat Hughes ve bu beş gencin aynı fikirde olmadıkları yavaş yavaş ortaya çıkar, tanımlamaların çizdiği sınırlar teker teker gözden kaybolurken arkada bir başka 80’ler klasiği Don’t You (Forget About Me) çalar. Başkalarının ne düşündüğünü umursamadan dans etmek için tüm şartlar hazırdır.
#18 American Honey

O teklifi kabul etme, pişman olursun. O yola çıkma, elindekileri de kaybedersin. Ve daha nicesi… Etrafımız bir sürü öğütle ve bu öğütlerin en doğrusu olduğuna çok emin insanla dolu. Bu durum, American Honey’nin başkarakteri Star için de geçerli elbette. Ailesiyle pek de huzurlu sayılamayacak bir hayat süren, karnını doyurmakta dahi zorlanan genç bir kadın o. Tam da o berbat günlerin birinde bir teklif alıyor ve o yola çıkıyor. Yapma denilen ne varsa yapıyor, hislerinin peşinden cesaretle gidiyor. Yönetmen Andrea Arnold, kamerasını konumlandırdığı yerle bu yolculuğu seyirci için heyecan ve ilham verici olduğu kadar bedensel de bir deneyime dönüştürüyor. Star’ın başını çektiği bir grup “kayıp” genç ile bir minibüse atlayıp Amerika’nın şehirlerinde dolaşmak, bu karakterlerle temas edip, onlarla yoldaş olmak; asıl kayıp olanın kim ya da ne olduğuna dair öğretilmiş bilgilerin kökensizliğini görünür kılıyor.
#19 Playtime

Yeniliklere ayak uydurmanın gündelik hayatı kaotik hâle getirmesi yabancısı olduğumuz bir durum değil. Usta yönetmen Jacques Tati de kendi dönemliyle ilgili aynı şeyi düşünüyordu muhtemelen. Belki o zaman her şey şimdiki gibi dijital değildi, ama modernite rüzgarı gündelik hayatı domine ettiği gibi, bu rüzgara kendini bırakmayan ya da mesafeli yaklaşanları demode olarak yaftalama güdüsü o zaman da devredeydi. Tati’nin alter egosu Mösyö Hulot, bu hâlin doğurduğu kafa karışıklığının neredeyse fiziksel olarak hissedilebildiği Paris’in sokaklarını arşınlarken kelimenin tam anlamıyla bir yabancıya dönüşüyor. Ama işin ilginci onun durumla herhangi bir sorunu yok, diğerleri gibi olmanın nasıl bir şey olduğunu tahayyül bile edemiyor; bu da Tati’ye yaratmak istediği, her anı müthiş bir detaycılıkla tasarlanmış, çok az sayıda diyaloğun bulunduğu komedi üslubu için çok uygun bir kanal açıyor ve buradan tüm zamanların en görkemli komedilerinden biri ortaya çıkıyor.
#20 The Piano

19. yüzyılın ortalarında, Yeni Zelanda’dayız. Psikolojik sebeplerle konuşma yetisini yitirmiş bir kadın olan Ada, anlaşmalı bir evlilik sonucunda bu ülkenin ücra bir sahil kasabasına gelmiştir. Ait olduğu topraklardan koparılmış bu kadın, kızı ve çok sevdiği piyanosuna tutunarak yeni hayatının zorlu şartlarına direnmeye çalışsa da bir noktadan sonra tüm şartlar aleyhine işlemeye başlar. Ama Ada kolay kolay dış baskılara boyun eğecek bir kadın değildir ve müzik aracılığıyla çizilen sınırları aşabileceğini ve kendine dair bir dünya inşa edebileceğini fark eder. Film aynı zamanda, Jane Campion’a Altın Palmiye kazanan ilk kadın yönetmen ünvanı getirmesi ve kazandığı Oscar adaylıklarıyla da hem bir mihenk taşı hem de o güne dek kadınların görmezden gelinmesinin bir sembolüne dönüşür.
#21 System Crasher (Systemsprenger)

Hiçbir hataya alan bırakmayacak şekilde tanımlanmış o görkemli sistemler de bazen mavi ekran verir; tıpkı Nora Fingscheidt’ın yönettiği Systemsprenger’de olduğu gibi. Filmin ana karakteri, 9 yaşındaki Benni, ne ebeveynlerinin bakabildiği, ne koruyucu ailenin istediği ne de resmi kurumların yardımcı olabildiği; sisteme kısa devre yaptıran, tam da bu sebeple sistemin dışına ittiği bir çocuk. Çevresiyle iletişim kurmakta zorlanıyor ve geçmişinde yaşadığı travma sebebiyle yüzüne dokunulduğu anda atak geçiriyor. Bu paradoksun içinde gittikçe saldırganlaşan Benni’nin belki de tek derdi yalnız olmak, yalnız bırakılmak. Bu içinden çıkılmaz durum, çevresindekilerin bireysel düzeydeki iyi niyetli çabalarına rağmen bir türlü hâl yoluna koyulamıyor. Benni çığlıklarıyla kendini yalnız bırakan sistemin duvarlarını titretiyor.
#22 Lazzaro felice

Zamansal anlamda kasti bir kafa karışıklığı var Lazzaro felice’nin. Alice Rohrwacher, tarihin her anında ezilenlerin, yoksulların, adaletsizliğe uğrayanların hikâyesini anlatırken adeta takvim yapraklarını birbirlerine karıştırarak hiçbir zaman ait olmayan ama bir yandan da her zamandan izler taşıyan bir dünya yaratıyor. Bu büyülü gerçekçi dünyanın içinde çok zor şartlarda çalıştırılan köylüler, onları çalıştıran bir markiz, bu markizin walkman dinleyen oğlu, kiliseden kaçıveren müzik bile var. Hepsinin orta yerinde de iyilik timsali, bir modern zamanlar azizi Lazzaro. Çevresindekiler onu sömürmeye her an, her dönem meyilli. Ama o ağzını açıp bir kelime dahi etmiyor. Orada, diğerlerinin arasına ama asla onlardan biri değil; hatta o kadar farklı ki diğer herkesten aniden göğe yükselip gözden kaybolsa asla şaşırmayacağız.
#23 Girl

15 yaşındaki balerin adayı Lara’nın, hayatları ev ve okul arasında sıkışmış yaşıtlarından başka dertleri de var. Çocukluk ve yetişkinlik arasında salınma hâli onun için farklı bir boyutta. Zira o, asla kendisine ait hissetmediği bir erkek bedeninde bir esaret yaşıyor, onun “normali” tanımlamaya pek hevesli olanlarla mücadelesi daha kendi bünyesinde başlıyor. Bu açıdan Girl’ün, LGBTİ+ bireylerin heteronormatif ve heteroseksist düzende maruz kaldıklarını inceleyen filmler arasında özel bir yerde durduğu söylenebilir. Ve işte tam bu noktada doğrudan beden ile ilgili bir sanat dalı olan bale, Lara’ya kendi olmak için genişçe bir alan sunuyor. Bale yaparken ihtiyacı olan sabrı buluyor, kendini keşfedebiliyor, bastırmak zorunda hissettiği güdüleri görünüyor oluyor; düzene böyle meydan okuyor.
#24 When a Woman Ascends the Stairs (Onna ga kaidan wo agaru toki)

Japonya, erkek egemen bir toplum yapısına sahip ülkelerden biri. Hâl böyle olunca bu ülkeden çıkmış birçok klasik yapımda kadınları edilgen ya da fazlasıyla fedakâr pozisyonda ya da hayatın sillesini yemiş karakterler olarak görüyoruz sıklıkla. Ama Japon sinemasının görece az bilinen usta yönetmenlerinden Mikio Naruse’nin Onna ga kaidan wo agaru toki’nin ana karakteri Keiko, bu genel geçer yargının dışında kalan, çok güçlü bir istisna. Filmin başında, benzerlerine birçok kez rastladığımız bar hosteslerinden biri olarak tanışırız onunla. Fakat devamında bu stereotip boşa düşer, Keiko savaş sonrası her anlamda yakılmış durumdaki bir ülkenin erkeklerce domine edilen ortamında, bağımsızlığını kazanmak için zorlu şartlarla mücadele etmeye hazır bir kadına dönüşür.
#25 Submarine

“Çoğu insan kendini yeryüzünde benzeri olmayan bireyler olarak görür. Bu düşünce onları her şey yolundaymış gibi yataklarından kalkmaları, yemek yemeleri ve boş boş gezinmeleri için motive eder. Adım Oliver Tate.” Bu cümlelerle açılır Richard Ayoade’nin ilk uzun metrajı Submarine. Anlarız ki Oliver, çevresinde olup bitenlere kafa yoran, zihninde soru işaretleri eksik olmayan bir gençtir. Ve hayat da boş durmaz, doğası gereği ona sorgulanacak sayısız kavram sunar: Aile ne işe yarar? İki insanı birbirine ne bağlar? Peki aşk nedir? Arkada Alex Turner’ın besteleri çalarken, bu ve benzeri soruların peşinden oradan oraya, duygudan duyguya savrulan “anormal” Oliver, büyümeye çalışır. Önünde soracağı daha bir dolu soru vardır.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →