Şehir ve Yalnızlık Üzerine 15 Etkileyici Film
Duygulardan, anılardan, gürültüden, müzikten, kaostan, insanlardan ayrı tutamayacağımız bir şeydir şehirler. Kimine göre ruhu olan, kimine göre ise ruhları emen… kesinlikle bir karaktere sahiplerdir esasında. İnsanı yaşadığı şehirden bağımsız düşünmek zordur, ya da bir şehri insanlar olmadan tanımlayabilir miyiz mesela? Belki de şu hayatta şehirlerin yansımasının vücut bulmuş haliyiz biz.
Mahir Ünsal Eriş, bir öyküsünde yaşadığı şehri şöyle anlatır; “Ankara’yı sevmek şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir.” Tıpkı bir insanı anlatır gibi, sizce de öyle değil mi? Şehirler sadece yollardan, binalardan, trafikten, parklardan, bahçelerden ibaret değildir ki… Siz hiç sabaha karşı gözünüzü kapatıp bir şehri dinlediniz mi mesela? Şehirlerin müzikleri vardır, renkleri vardır, yer açtığı insanlara sunduğu duyguları vardır. Şu dünyada bağımsızlık ilan edemeyecek olan tek ilişkidir belki de; insanla şehir arasında olan.
Bu gerçekçi ve şairene iki zıt duyguyu bir arada tutan müthiş ilişkiyi, insanları ve şehirleri, şüphesiz ki en güzel anlatan yollardan biridir sinema. Biz de bu sebeple, New York’tan Tokyo’ya, Roma’dan Berlin’e uzanan bir listeyle size kalabalığın içindeki yalnızlığı, insanı ve ait olduğunu hissettiği şehirleri sizlere hatırlatalım dedik.
Şehir ve Yalnızlık Üzerine 15 Etkileyici Film!
La Dolce Vita, 1960, Roma
Trevi Çeşmesi’ndeki meşhur sahnesiyle birçoklarının akıllarında yer eden, ünlü yönetmen Federico Fellini’nin unutulmaz filmi La Dolce Vita, ana karakteri Marcello Rubini’nin üzerinden insanın kendisini ve arzularını anlamlandırma çabasını izlediğimiz, Roma görüntüleriyle insanı mest eden, siyah-beyaz olmasına rağmen rengi hissedebileceğimiz ender güzellikte bir film. Roma’nın ahlaki çöküşüne ironik göndermelerle bezeli film, Fellini’nin ve İtalyan sinemasının klasikleşmiş filmlerinden biridir. Rubini’nin hızlı ve gürültülü, bol partili ve alkollü yaşantısının gitgide onu daha da çok yalnızlaştırdığını izlediğimiz filmde, Dante’nin İlahi Komedyası’na da birçok gönderme vardır.
Cannes Film Festivali’de Altın Palmiye kazanan, Fellini’nin yönettiği La Dolce Vita’nın oyuncu kadrosunda; Marcello Mastroianni, Anita Ekberg, Anouk Aimee yer almaktadır.
Breakfast at Tiffany’s, 1961, New York
1950li yılların sonu, birçok insanın hayallerini süsleyen şehir New York’ta yaşayan Holly Golightly adlı bir kadının hikayesinin anlatıldığı Breakfast at Tiffany’s, Audrey Hepburn’ün filmleri arasında en klasikleşmiş olandır. Kıyafetinden, saç stiline; sigara tutuşundan, şarkı söyleyişine kadar birçok özelliğiyle Hepburn’ü Holly olarak hafızalarımıza kazımışızdır. Sabahları kahvaltısını, Tiffany mağazasının vitrinine bakarak yapmaktan hoşlanan bu muhteşem kadını, başka bir şehirde hayal edebilir misiniz? Hepburn çizdiği bu karakterle adeta New York’un ayrılmaz bir parçası olmuştur. Henry Mancini’nin bestelediği, filmde pencere kenarında oturan Hepburn tarafından seslendirilen ‘Moon River’ parçası ise hala kulaklarımızdaki yerini korur.
Truman Capote’nin aynı adlı romanından uyarlanan, Blake Edwards’ın yönettiği filmde Hepburn’e George Peppard eşlik ediyor.
Taxi Driver, 1976, New York
Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan New York, kaosun içindeki yalnız bireyi tanımlamak için en çok başvurulan şehirlerin başında gelir. Geçtiğimiz yüzyılın en ikonik filmlerinden biri olan Martin Scorsese imzalı Taxi Driver da bunlardan biridir. Travis Bickle karakteriyle, en başarılı performansını sergileyen ve sinema tarihine geçen Robert De Niro’nun varlığı da tabii ki filmi sinemanın klasikleri arasına yazdırmada büyük etken. Vietnam savaşının etkilerini üzerinden atamayan Travis’in geceleri taksi şoförü yaparak sürdürdüğü hayatı, adaletsiz dünyaya karşı duruşunu izlediğimiz filmde, bunların bir temsili olarak sunulan New York önemli bir karakterdir. Taxi Driver, çürümek üzere olan bir toplumda kaybolmayan masum duyguların da varlığını hissettirir.
“Bir gün öyle bir yağmur yağacak ki caddedeki bütün pislikleri temizleyecek.”
Der Himmel Über Berlin, 1987, Berlin
Şiirsel bir dille anlatılan hikayesiyle, izleyenlere Wim Wenders’in sadece bir yönetmen değil bir şair de olduğunu hatırlatan Der Himmel Über Berlin’de, 1980’lerin sonunda Berlin’de, insanlara görünmeden onları izleyen, insanların çağlar boyu değişimlerine tanık olan ama hiç müdahale edemeyen Damiel ve Cassiel adlı iki melekten birinin ölümsüzlükten vazgeçip insanların arasına karışması anlatılır. Gerçeküstü, masalsı hikayesiyle izleyenleri büyüleyen Wenders, filmin devam filmin ‘In Weiter Ferne, So Nah!’da ise Berlin Duvarı’nın yıkımı sonrası dönemi anlatır.
Meleğin insan olduktan sonra hayata nasıl entegre olduğunu, şehrin dinamiğine nasıl ayak uydurduğunu izlediğimiz Der Himmel Über Berlin’de, Bruno Ganz, Otto Sander, Solveig Dommartin’i görürüz.
“Zaman her yarayı iyileştirir, ama ya zamanın kendisi bir hastalıksa?”
Run Lola Run, 1998, Berlin
Film Lola’nın kırmızı bir çevirmeli telefonu açmasıyla başlar ve izleyiciyi muhteşem bir kurgunun içine çeker. Zor durumda olan sevgilisi Mani için Berlin sokaklarını koşarak arşınlayan Lola’nın hikayesinin 2o dakikasını üç farklı şekilde izlediğimiz Run Lola Run, müzikleriyle ve akıcı geçişleriyle izleyiciyi koşan zamanın içine çekiyor. Berlin sokaklarında koşan kızıl saçlı Lola’yı izlerken; Berlin’i keşfetmeye çalışmak ise filmi daha da bir izlenir kılan yanı. Yolu bir şekilde Berlin’e düşen herkesi daha çok etkileyeceğini düşündüğüm film, ‘zaman-kader’ kesişimini eğlenceli bir şekilde izleyiciye sunuyor.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Tom Tykwer’ın yaptığı Run Lola Run’un başrollerinde ise Franka Potente ile Moritz Bleibtreu yer alıyor.
“İnsanoğlu muhtemelen dünya üzerindeki en gizemli türdür. Cevaplanmamış soruların gizemi… Biz kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?”
Wonderland, 1999, Londra
‘Londoner’ deyince zihinlerde bir profil belirir. Londra’nın puslu ve soğuk havasında yaşayan, şehir hayatının zorladığı ‘bireysel’ hayatı benimseyen kişilere denilen ‘Londoner’ ismi bundandır ki bir kalıp gibi canlanır gözümüzde. Şehir hayatını, Londra’yı simgeleyen bu kalıp, şehrin siluetidir bir nevi. İngiltere sineması bu sebeptendir ki, kuzeyin soğuk havasını ve yalnızlığını hissettirir. Wonderland, bu konuda başarılı bir örnektir ki hikayesi bahsettiğim bu kalıp üzerinden işler.
Orta sınıf bir ailede yetişen, her birinin kendiyle ve şehir yaşantısıyla ayrı ayrı problemleri olan üç kız kardeş; Nadia, Debbie ve Molly’nin hikayesini izlediğimiz Wonderland’ın yönetmen koltuğunda Michael Winterbottom’u görüyoruz. Film vizyonda olduğu dönem New York Times’ta, Anton Chekhov’un Three Sister adlı oyununun Modern Londra versiyonu olarak ele alınmış.
L’auberge Espagnole, 2003, Barcelona
L’auberge Espagnole, hayatın neler getireceğini ve kendisinin gerçekte ne istediğini sorgulayan, tipik bir üniversite öğrencisi Xavier’ın, sorularına cevap bulmak, kendisini tanımak için bir değişim programıyla Barcelona’ya gitmesiyle başlar. Xavier’ın iç yolculuğunun anlatıldığı bir üçlemenin ilk filmi olan L’auberge Espagnole, başrollerden biri olarak Avrupa’nın en renkli şehri Barcelona’yı seçiyor. Geleceğini şekillendirmesine sebep olan kararlar alan Xavier için bu şehir sıradan bir ülke parçası değil, bir yuva, Xavier’ın St. Petersburg ile New York’ta devam edecek hayatının başlangıcıdır.
Senaristliğini ve yönetmenliğini Cedric Klapisch’in üstlendiği filmde, Romain Duris ile Audrey Tautou’nun yanı sıra Kelly Reilly, Cecile De France, Barnaby Metschurat, Christian Pagh, Christina Brondo gibi isimler yer almakta.
“hayat bazen bir sit-com kıvamında hatta daha da komik olabiliyor.”
Lost in Translation, 2003, Tokyo
Dilinden ve kültüründen uzak olduğun bir şehirde ne hissedersin? Kuşkusuz, yoğun bir yabancılık duygusu. Fotoğrafçı kocasıyla birlikte, dilini hiç bilmediği bir şehre, Tokyo’ya gelen Amerikalı Charlotte, şehrin iletişimsizliğinde boğulurken reklam çekimi için gelen Amerikalı Bob ile karşılaşır. Orta yaşı çoktan geçmiş, evli ve çocuğu olan Bob ile genç ve yeni evli Charlotte, ülkelerinden uzakta kalabalığın içinde kaybolmak üzereyken birbirlerini bulmuşlardır. Tanımlamasını yapmanın güç olduğu bir ilişkinin içinde olan Charlotte ile Bob, kasvetli Tokyo metropolünde geçirdikleri birkaç günde kendi dünyalarını yaratırlar.
Bir şehri anlamaya çalışmanın, ve bunu yaparken de kendini bulmanın nasıl bir şey olduğu anlatan Soffi Coppola imzalı Lost in Translation’da Bill Murray ile Scarlett Johansson’ı izliyoruz.
Into the Wild, 2007, Alaska
Bazen hiç yaşamadığın bir ülkeyle, şehirle öyle özel bir bağ kurarsın ki, hayatın pahasına oraya varmak istersin. Her şeyi ardında bırakıp oraya gitmek… Çünkü orası sensindir aslında, senin kimliğini en güzel yansıtan mekanı yaşamak istersin. Üniversiteden mezun olduktan sonra sahip olduğu her şeyden vazgeçip yollara düşen Christopher için de Alaska öyledir işte. Yol boyu karşılaştığı insanlar, yaşadıkları, umudu, yalnızlığı hep ruhunda taşıdığı; vahşi doğada tek başına kalma isteğidir. Sistemin zorunlu tuttuğu her şeyden uzaklaşıp, kendisini aradığı bir yolculuktur.
Sean Penn’in yönetmenliğini yaptığı, Jon Krakauer’in Christopher McCandless adlı gencin kurgusal olmayan kitabından uyarlanan Into the Wild’ın başrolünde Christopher olarak Emile Hirsch’i görüyoruz.
“Düşüncelerimi anlatan kelimelerin git gide anlamsızlaştığını fark ettim.”
Bizim Büyük Çaresizliğimiz, 2011, Ankara
Kelimeleri uygun düzlemde birleştirme konusunda çok başarılı olduğunu düşündüğüm Barış Bıçakçı’nın aynı adlı kitabından uyarlanan Bizim Büyük Çaresizliğimiz; Ender, Çetin ve Nihal’in hikayesini anlatır. Ankara’nın grisi gibi, izledikçe farklı bir sıcaklık verir Ender’le Çetin’in dostluğu. Biraz mesafeli, ama samimidir onların Nihal’e duyduğu aşk. Bıçakçı, başka bir romanında ‘İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?’ diye sorar. Şehirlere fazla anlam yükleyen, ve şehrin fotoğrafından farklı göremediğimiz Ender’le Çetin’in için ise vazgeçemedikleri de işte Nihal’dir, Ankara’dır.
Seyfi Teoman’ın yönetmenliğini üstlendiği, İlker Aksum, Fatih Al, Güneş Saygın’ın yalın oyunculularıyla izleyeni derinden etkileyen, suratına Ankara ayazının çarptıran Bizim Büyük Çaresizliğimiz, başarılı kitap uyarlamalarından biri.
“Bana insan yalnızca kendini anlayabilirmiş gibi geliyor. O da zaman zaman.”
Medianeras, 2011, Buenos Aires
Buenos Aires’in çarpık kentsel düzensizliği içinde iki ayrı kişinin kutudan bozma evlerinde kurdukları hayata, paralel bir şekilde izleyici olduğumuz Medianeras, kapitalist düzenin şehir üzerindeki yansımasını romantik bir hikayeyle izleyiciye yansıtıyor. Şehir hayatı içinde kendisine dahi yabancılaşan kendi dört duvarına hapsolmuş insanın, ruh eşini arayışını anlatan ve bunu anlatırken 21.yy’ın iş, yemek, uyku girdabındaki, ne aradığını bilmeden sorgulamadan yaşayan insanı fotoğrafta en belirgin noktaya yerleştiriyor.
Buenos Aires’te doğmuş ve orada yaşamış Gustavı Toretto’nun ilk uzun metraj filmi Medianeras’ın iki kişi üzerinden anlattığı hikayesine Javier Drolas ile Pilar Lopez de Ayala eşlik ediyor.
“Hangi süper zeka nehir manzarasını binalarla, gökyüzünü de kablolarla kapattı acaba?”
Midnight in Paris, 2011, Paris
Filmlerinde şehirleri adeta bir karakter gibi izleyiciye sunan Woody Allen’dan ve onun en çok beğenilen filmlerinden biri olan Midnight in Paris’ten bahsetmeden olmaz. Genelde hikayesinin merkezine şehri oturtan ve şehirlerin ruhlarını çok iyi yansıttığını düşündüğüm Allen, bu filminde sadece şehri anlatmaz aynı zamanda izleyiciyi zaman yolculuğuna da çıkarır. Üzerinde etkimizin olmadığı zaman kavramı, çok fazla konuşulur ve merak edilir. Paris’in büyülü dokusuyla, zamanın belirsizliğinin harmanlandığı bu film, Paris’i ve Paris’i yaşayan insanların fotoğrafını çeker.
Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Adrian Brody gibi ünlü isimleri bir araya toplayan Midnight in Paris, şiir kokan diliyle izleyeni büyüleyen bir Allen klasiği.
“Mesele şu ki nostalji inkar demektir. Şimdiki acı veren zamanın inkarı.”
Night Train to Lisbon, 2013, Lizbon
Şans eseri bulduğu bir kitabın içinden çıkan tren biletiyle Lizbon’a yolculuk eden, kitabı ve yazarını keşfe çıkan Klasik Diller Profesörü Raimund Gregorius, aslında İsviçre Bern’de monoton bir hayat sürmektedir. Bulduğu kitapla ilgi çekici bir maceraya atılan Gregorious, kitabı okudukça yazarın hayat hakkında düşüncelerine kendini öyle kaptırır ki, yazara duyduğu merak onu bambaşka hayatların içine dahil eder. Devrim kokan Lizbon sokaklarında dolaşan Gregorious, hayatın farklı bir boyutunu keşfeder.
Pascal Mercier’in çok satan romanından beyazperdeye uyarlanan Night Train to Lisbon’un yönetmen koltuğunda Bille August oturuyor. İçinden Lizbon’dan geçen hayatları anlatan filmin oyuncu kadrosunda Jeremy Irons, Melanie Laurent ve Jack Huston yer alıyor.
“Ortada bir diktatörlük varsa, devrim vazifedir.”
Her, 2013, Los Angeles
Yakın bir gelecekte, Los Angeles’ta geçen Her, Theodore’un yaşantısı üzerinden, gelecekte bizi bekleyen bireysel yaşam, teknolojinin insani ilişkilere etkisi gibi birçok konuyu masaya yatırıyor aslında. Filmde, ışıklarıyla, rengarenk hayatıyla bildiğimiz Los Angeles’ta, karısından boşanmış ve bir apartman dairesinde yalnız başına yaşayan Theodore’un yapay zeka programı sunan bir işletim sistemiyle tanışmasıyla hayatının değişmesini izleriz. Sanal bir varlık olan Samantha’ya aşık olan Theodore için artık hiç bir şey eskisi gibi değildir, artık o daha çok görüp daha çok sormaya hayatı yaşamaya başlamıştır.
‘En iyi senaryo’ dalında Oscar’a layık görülen Her’ün yönetmeni ve senaristi Spike Jonze, kendine has bir dille hikayeyi izleyiciye aktarmıştır. Ağırlıklı olarak kullandığı aşkın rengi ‘kırmızı’yla ve karakterlerin daha çok retro giyimleriyle filminde farklı bir anlatım biçimi yakalayan Jonze, bilim kurguyla romantizmi etkileyici bir şekilde birleştirmiştir.
Brooklyn, 2015
Bazen terk etmek zorundasındır, bazen dönmek zorunda kaldığın gibi. Bir şehri, orada kurduğun hayatı, aileyi, arkadaşları, sevgiliyi bırakmanın ne denli zor olduğunu çok güzel anlatan filmlerden biridir Brooklyn. Bu yıl üç dalda Oscar yarışında izlediğimiz film, bir kadını ve onun iki ülke arasında kalışını yansıtır aslında. Amerika ile İrlanda arasında kalan Eilis’in kararlarını, vazgeçişlerini, en önemlisi de hayata bakış açısındaki değişimi izlediğimiz Brooklyn, ekonomik sebeplerden dolayı göç etmek zorunda kalan, ailesini bırakan bir kadının aşkı ve kendisini bulmasını anlatıyor.
Colm Toibin’in aynı adlı eserinden uyarlanan, senaryosunu Nick Hornby’nin kaleme aldığı filmin başrollerinde ise Saoirse Ronan, Emory Cohen ve Domhnall Gleeson yer alıyor.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →














