· 11 dk okuma

Sanal Gerçeklikten Beslenen 10 Muazzam Film

Sanal Gerçeklikten Beslenen 10 Muazzam Film

Ghost in the Shell’den The Matrix’e sanal gerçeklikten beslenen 10 muazzam film için sizleri şöyle alalım.

Sinemada her zaman kendine konu olarak yer edinmiş sanal gerçeklik, bilgisayarlar tarafından taklit edilerek oluşturulan bir dünyaya verilen bir ad. Kökeni gerçekte var olmayan kavramlar, olgular ve mekanlar için kullanılan sanallıktan gelen sanal gerçeklik, gerçek hayatta var olan ya da olmayan yerlerin bir bilgisayar ortamında sunulmasıyla insana gerçekmiş gibi görünen bir kavramdır. Bireylerin orada olma hissini sonuna kadar yaşadığı bu sanal gerçeklikte insanın zamanla gerçeklik ile bağlantısının koptuğunu da görüyoruz. Sanal gerçeklik, gerçekliği yeniden inşa etmeye çalışarak insanı bilmediği bir dünyanın içine de sokuyor aynı zamanda. Başta da söylediğimiz gibi bu kavram uzun zamanlardı sinemanın uçsuz bucaksız dünyasında kendine yer buluyor. Özellikle teknolojinin günümüzde oldukça etkin olduğu dönemde daha da önem taşıyor sanal gerçeklik. Bu listemizde de sanal gerçeklik ile ilgili filmleri, değişik dünyalarda yaratılan atmosferde insanların karşılaştığı durumları anlatan filmleri siz değerli okuyucularımız için 10 filmden oluşan bir şeçki ile derledik.

Sanal Gerçeklikten Beslenen 10 Muazzam Film

   Welt Am Draht (1973)

Welt-Am-Draht-filmloverss

Almanya’da iki bölüm şeklinde ekranlara gelip yönetmen Rainer Werner Fassbinder’ın dünya çapında tanınmasını sağlayan Welt am Draht, yönetmenin filmografisinde en ilgi çekici yapım olan film olarak dikkat çekiyor. Film Daniel Galouye’nin Simülacron-3 adlı kitabından ekranlara uyarlanarak zaman içerisinde kült statüsüne ulaştı. Film, Sibernetik ve Gelecek Araştırmaları Enstütüsü adı verilen kurumun Simülacron 1 adında bir program kurmasıyla yaşanan olayları anlatıyor. Ekonomik, toplumsal, politik olayları önceden görme özelliğine sahip olan bu programının yöneticisi Vollmer’ın şüpheli intiharı üzerine gelişen olaylar, projeye Dr. Stiller’ın dahil edilmesiyle farklı bir yönde ilerliyor. Dr. Stiller’ın bir süre sonra aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, programın gerçek amacından ziyade olayları önceden görmek için değil de insanların zihinlerini kontrol altına alarak gerçek gibi görünen sanal bir dünyayı insan beynine  yerleştirmenin tasarlandığını fark ediyor. Bu noktadan sonra programın etkisi altına giren Dr. Stiller’ın gerçek dünya ve sanal dünya arasında sıkışıp kaldığını ve tıpkı Vollmer gibi delirmenin eşiğine geldiğini görüyoruz. Filmde, anlattığımız süreci bilim kurgu tadında distopya içerisinde ekranlara getirirken; izleyiciye teknolojinin hayatımızı kontrol altına alması sonucunda insanı nasıl gerçeklikten uzaklaştırdığını gözler önüne seriyor. Yönetmen filmi tam da teknolojinin hayatımıza etki etmeye başladığı dönemde izleyiciye göstererek aslında gelecekte teknolojinin insan hayatında nasıl önemli bir konumda olacağının bir nevi alegorisini sunuyor.

  Videodrome (1983)

videodrome-filmloverss

Çağımızın en iyi yönetmenlerinden biri olan David Cronenberg’in sinemaseverler tarafından tanınmasını sağlayan filmlerden biri olan Videodrome; her şeyiyle kendine özgü, sıra dışı ve incelendiğinde alt metni kuvvetli bir film. Temelde şiddet, korku, cinsellik gibi dürtülerin insan zihninde yarattığı etkiyi medyanın insanları kolayca etkileyebilme algısı ile birleştirerek ana hatlarını oluşturuyor film. Çoğumuzun evinde bir dönem mutlaka bulunan VHS video kasetlerin çok kullanıldığı dönemde geçen film, sahibi olduğu televizyon kanalında seks ve şiddet içerikli programlar yayınlayarak reytinglerini arttırmak isteyen Max Renn isimli bir televizyon yöneticisinin bir gün Videodrome isimli bir korsan yayın bulmasıyla yaşadıklarına odaklanıyor. Videodrome isimli bu yayın, gerçek cinayetlere yer veren snuff film tadında bir yayındır. Max’in  programı için büyük bir getiri sağlayacağını düşündüğü bu yayını izlemeye başladıkça bazı halüsinasyonlar ve kabuslar görmeye başlar. Zamanla da bu kabuslar ve gerçeklik arasındaki sınırı yavaş yavaş kaybetmeye başlayan Max, kendini bir dizi garip olayların içerisinde bulur. Filmin de başındaki ve sonundaki sahnenin Videodrome programıyla aynı olması bir nevi  bunu gösterir nitelikte. Yani film ve Videodrome programı iç içe geçerek aslında seyirciye gerçeklik ve sanallığın bir arada olduğu mesajını  veriyor. Film her ne kadar medyanın insan üzerindeki etkilerini incelese de alt metninde sosyolojik, psikolojik, fizyolojik  öğeleri de barındıran bir yapım. Aynı zamanda film, günümüz dünyasına ışık tutarak reality showların ve internette insanları etkisi altına alan sanal dünyanın hayatımızdaki konumunu gözler önüne seriyor.

Strange Days (1995)

Strange-Days-filmloverss

Oscar ödülü kazanan ilk kadın yönetmen Kathryn Bigelow’un yönetmenliğini üstlendiği Strange Days, ilk çıktığı yıllarda değeri bilinmemiş olsa da belli bir izleyici kitlesini yakalayarak doksanların sinemanın altın çağını yaşadığını ispatlayan ve adını bugünlere taşıyan filmlerden biridir. Senaryosunu James Cameron’un yazdığı film, 1999 yılından milenyum çağına geçiş döneminde yani yılbaşı gününde Los Angeles şehrinde geçiyor. Bu şehirde yaşayan sokak dolandırıcısı, eski polis ve aynı zamanda insanların anılarını tüm detaylarıyla kaydedip onları tekrar yaşayabildikleri SQUID (Superconducting Quantum Interference Device) adı verilen klipleri başka insanlara satmakla görevli olan Lenny Nero’nun  yaşadığı maceralara odaklanıyor. Bir gün esrarengiz bir klibin eline geçmesi sonucunda Los Angeles polisiyle başı dertte olan Lenny kısa bir süre sonra eski sevgilisinin de polislerin hedefi olduğunu öğrenmesiyle filmde olaylar farklı bir hal alır. Bu video klip sayesinde şehirde cinayet ve tecavüzlerden oluşan bir şantaj ağının içine kapıldığını hisseden Lenny’nin gerçeği bulabilmek için giriştiği mücadele izleyiciye aktarılır. Çıktığı  dönemde bilim kurgunun alt türü olarak nitelendirilen siberpunk türü yoluyla atmosferini oluşturup iyi bir hikayeyle izleyicisini selamlıyor film. Bunu yaparken de anime kültüründen yararlanan film, özellikle SQUID kliplerinin gösterildiği sahnelerde müthiş bir görsellik yakalıyor. Bunun yanında müzikleriyle de adından söz ettiren Strange Days, zıtlıklardan yararlanarak iyi bir sistem eleştirisi yaparken aynı zamanda oyunculuk performanslarıyla sinemaseverlerin izlemesi gereken yapımlardan biri olarak akıllarda yer ediniyor.

Ghost in the Shell (1995)

ghost-in-the-shell-filmloverss

Animatör Mamarou Oshii’nin yönettiği Ghost in the Shell, 90’larda popüler olmaya başlayan anime türünün en iyi filmlerinden biri. Aynı zamanda bir bilim kurgu filmi olan Ghost in the Shell, Wachowski Kardeşler’in yönettiği Matrix’in ilham kaynaklarından biri olma özelliğini taşıyor. 2029 yılının Japonya’sında geçen film, günlük yaşamın her alanına yayılmış sınırsız bir elektronik ağın etkin olduğu dönemde The Puppet Master isimli bir siber ajanın yaşadığı maceralara odaklanıyor. Yeni bir beden arayışında olan The Puppet Master’ın hükümet görevlileri tarafından bir tehdit olarak görülmesiyle başlayan olaylar yerini onu yakalamak için peşine takılan iki ajanın görevlendirilmesiyle farklı bir boyut alır. İnsanların artık benliklerinden uzaklaşıp makineleşmeye başladığı bir dönemde geçerken varoluş olgusunu, kavramını sorgulayan film bunu eşsiz bir atmosfer eşliğinde izleyiciye sunuyor. Aslında insan ruhunun ne kadar canlı olduğunu, gelişen teknoloji karşısında nasıl ayakta kalabileceğini  sorguluyor film. Detaylarda yakalanan inceliğin iyi bir senaryoya dönüştüğü film, çıktığı zamana göre oldukça ileri görüşü benimseyen tutumuyla zamanın çok ötesinde olan bir yapım. Oldukça ilginç bir gelecek tasviri sunan Ghost in the Shell, insanın hayal gücünü değişik boyutlara ulaştıran bir film aynı zamanda. Teknolojinin insanların hayatını kolaylaştıran bir durumdan ziyade bir probleme dönüşmesini de inceleyen Ghost in the Shell, yarattığı başarı sayesinde başta pek diğeri bilinmese de sonrasında kült film olma yolunda büyük bir gelişme göstermiştir. Hatta kendisinden sonra gelen devam filmleri de yapılmıştır ama Ghost in the Shell’in başarısını yakalamaktan çok uzaktadır.

 Virtuosity (1995)

virtuosity-filmloverss-

Bu listenin içerdiği konuyla bire bir bağlantısı olan Virtuosity; yönetmenliğini The Lawnmower Man filminden tanıdığımız Brett Leonard’ın üstlendiği, senaryosunu Romeo Must Die filminin senaristi Eric Bernt’in yazdığı bir yapımdır. Başrollerinde Russell Crowe ve Denzel Washington’ın yer aldığı film, Emniyet Teşkilatı Teknoloji Geliştirme Merkezi, SID versiyonu 6.7’yi geliştirmesiyle yaşanan olayları anlatıyor. Her biri seri katilden oluşan ve sanal bir gerçeklik olan SID 6.7’nin siber dünyanın dışına çıkıp gerçek dünyaya kaçması akabinde gelişen olaylar aksiyon, suç ve bilim kurgu türünün harmanlanmasıyla alt yapısını oluşturuyor. Oyunculuklarıyla göz dolduran filmde Russell Crowe’un SID 6.7’yi, Denzel Washington’ın SID 6.7’yi yakalamak için görevlendirilen bir polis memurunu canlandırıyor. Sanal dünyada durdurulamayan bir karakterin gerçek dünyada nasıl durdurulacağı sorusunu akıllara getiren film, çıktığı zamana göre sanal gerçekliğin bütün izlerini taşıyan bir yapım olarak izleyicinin film hafızasına yerleşiyor. Arada izleyiciyi şoke eden sahneler barındıran film, özellikle Russell Crowe’un canlandırdığı  SID 6.7 karakterinin gerçek dünyaya uyum sağlama sürecinden bir absürtlük yakalamayı da başarıyor. Sanal gerçekliği absürtlük yoluyla izleyici bu noktadan yakalayan film ilginç diyebileceğimiz bu formül uygulayarak değişik bir ton yakalıyor. Bunu tonu yakalama da başarılı olan film, bunu altından güzel bir biçimde kalkarak  işleri eline yüzüne bulaştırmamayı başarıyor. Yönetmen Brett Leonard’ın bir diğer sanal gerçeklik filmi olan The Lawnmower Man’de ki tecrübesini iyi bir şekilde kullandığını da görüyoruz.

  The Matrix (1999)

matrix-filmloverss

Yaptığımız bu listenin olmazsa olmaz filmlerinden biri olan The Matrix; Wachowski Kardeşler’in tüm dünyada tanınmasını sağlayan, birçok sinemaseverin sinemaya aşık olmasına öncülük eden ve yüksek gişe başarısıyla adından söz ettiren 1999 yapımı bilim kurgu filmidir. Wachowski Kardeşler’in aynı zamanda senaryosunu yazdığı film; Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie-Ann Moss ve Hugo Weaving gibi yıldızların gösterdiği oyunculuk performanslarıyla, özel efektleriyle, yaratılan dünyasıyla  ve anlattığı konusuyla  tüm zamanların en iyi bilim kurgu filmlerinden biri olarak gösteriliyor. Filmi izledikten sonra hayat ile ilgili birçok soru sorduğunuz, insanın hayatının varoluşunu aynı zamanda yaşanan gerçeklik ile yaşananın ötesindeki gerçekliği sorguladığınız bir yapıda kendini tanıtıyor The Matrix. Alt metnini oluştururken mistisizm ve felsefeden yararlanan film, saygın bir yazılım şirketinde çalışan Thomas Anderson isimli bir adamın geceleri Neo adıyla hackerlik yapıp Matrix isimli bir simülasyonu araştırarak geçirmesiyle yaşananları anlatıyor. Bir gün Trinity ve Morpheus ile tanışan Neo’nun yaşadığı dünyanın aslında bir aldatmacadan ibaret olduğunu öğrenmesiyle oradan kurtulup başlayan olaylar dizisi Morpheus’un önderliğindeki ekibe katılmasıyla yerini bir dizi maceraya bırakır. Neo’nun Matrix’in ne olduğunu araştırmasını ve bu ekip tarafından neden kurtarıldığını bulmaya çalışmasının gördüğümüz filmde, aynı zamanda Neo’nun yeni kimliğini de tanıma çabalarına tanık oluyoruz. Bu noktada günümüz toplumuna gönderme yapan ve sağlam mesajlar içeren bir yapım, her sinemaseverin izlemesi gereken filmlerin başında geliyor.

The Cell (2000)

the-cell-filmloverss

Tarsem Singh’in yönetmenlik koltuğuna oturduğu The Cell; fantastik, bilim kurgu ve gerilim türleri arasında mekik dokuyor adeta. Senaryosunu Thor’un da senaristi olan Mark Protosevich’in kaleme aldığı The Cell, bir psikolog olan Catherine Deane’in, yeni bir terapi metodu bulmak üzerine yaptığı araştırmaları anlatmasıyla başlıyor. Teknolojinin gelişen yeni imkanları sayesinde araştırmasını daha da derinleştiren Catherine’in yaptığı çalışmalar sonucunda bir başkasının bilinçaltına erişerek onun gizli sırlarını ortaya çıkarabileceğini bulur. Bu program sayede komada ölümle burun buruna gelen bir çocuğu bile kurtarmıştır Catherine. Bir gün bu programda ne kadar başarılı olabileceğini sınamak isteyen Catherine, bir katilin bilinçaltında yer alma görevini kabul ederek kendini tehlikeli bir dizi maceranın içinde bulur. Bu yolculuğa çıktığı andan itibaren gerçek dünya ile bilinçaltında yolculuğa çıktığı dünyadaki sanal gerçeklik arasında tıkılı kalıyor Catherine. Bu anlamda filme adını da veren bir  hücrenin içinde sıkışıp kaldığını düşündüğümüz Catherine karakterinin bilim kurgu formatında ilerleyen filmin yapısında, psikolojinin insanın bilinçaltında nasıl etkiler bıraktığını da bu karakter üzerinden  incelememizi sağlıyor film. Jennifer Lopez, Vince Vaughn ve Vincent D’Onofrio gibi oyuncuların başrolde yer aldığı film özellikle Vincent D’Onofrio’nun performasıyla da hafızalara kazınıyor. Mekan kullanımı ve atmosfer yaratma konusunda iyi bir dikiş tutturan film, olay örgüsünü basit bir çizgide ilerleterek izleyiciyi filmin içine sokmayı başarıyor. Özellikle bilinçaltına yolculuk yapılan sahnelerle akılda kalan film ilginç bir yapım izlemek isteyenlerin aradığı filmlerden biri olarak ön plana çıkıyor.

Sim0ne (2002)

s1m0ne-filmloverss

Gattaca, Truman Show ile tanınan Andrew Niccol’un yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği 2002 yapımı S1m0ne nam-ı diğer Simone; başrollerinde Al Pacino, Winona Ryder, Catherine Keener ve Rachel Roberts’ın yer aldı bir film olarak izleyicisini selamlıyor. Komedi ile dramı çok iyi harmanlayan bir film olarak karşımıza çıkan Simone, kendi filmini yapıp uzun zamandır hayalini kurduğu şöhret basamaklarını tırmanma hayalini gerçekleştirmek isteyen bir yönetmenin yaşadıklarına odaklanıyor. Al Pacino tarafından canlandırılan yönetmen Viktor Taransky, eski ününü yitirmiş ve son filminin çekimleri sırasında anlamsız kaprisler yapan başrol kadın oyuncusu Nicola Anders ile tartışması sonucunda Nicola seti bırakmıştır. Nicola’nın rolü bırakmasıyla başrolsüz kalan filmin prodüksiyon sürecinin aksadığı dönemde Viktor’un eski eşinin onu işten çıkarması akabinde olaylar gelişir. Derin bir bunalıma doğru giren Victor, bu bunalımından bir arkadaşı sayesinde kurtulur. Bilgisayar dehası arkadaşının Simulation One (SimOne) isimli bir programı önerir ve bu program Victor’ın hayatını tamamen değiştirir. Bu program sayesinde Victor asla yaşlanmayan, kilo almayan ve hiçbir şekilde  kaprisleri olmayan Simone isimli bir sinema yıldızı yaratmıştır. Tam istediğine kavuştuğu anda Simone, günden güne ünlenir ve hakkındaki gerçeği kimsenin bilmemesini sağlar. Simone’nin hem kendi içindeki çatışmasına hem de Viktor ile olan ilişkisinde bir çıkmaza sürüklenmesi  karakterin gerçeklik ve sanallık arasındaki sıkışmışlığını izleyiciye sonuna kadar yansıtıyor. Bunu da düşük bir tempoda izleyiciye yansıtan film, anlatmak istediğini izleyici çok fazla da yormadan anlatarak sinema seyircisine güzel bir film seyretme amacını güdüyor.

Storm (2005)

storm-filmloverss

Yönetmenliğini Mans Marlind ve Björn Stein ikilisinin üstlendiği İsveç yapımı Storm, eleştirmenler ve izleyicilerden aldığı yorumlar doğrultusunda İskandinav sinemasının etkileyici yapımlarından biri olarak nitelendiriliyor.Mans Marlind’in senaryosunu da yazdığı filmde zeki, eğlenceli, kibar aynı zamanda çıkarcı bir karakter profili olan Donny  Davidsson’ın nam-ı diğer DD’nin maceralarına tanık oluyoruz. 30’lu yaşlarına gelen DD’nin hayatına Lova isimli garip bir kadının girmesiyle hayatının bir anda nasıl değiştiğine de tanık oluyoruz. Lova’nın peşindeki kötü adamlarla istemeden karşı karşıya gelen DD, kendini bir dizi ürkütücü olayların içinde bulur ve bu işin içinden sağ salim çıkabilmek için kendi geçmişindeki bir gizemi de çözmesi gerekir. Bu noktada film, DD’nin geçmişine yaptığı yolculukta onun hem kendi içindeki kaybolmuşluğunu  gösterirken hem de gerçek dünyadaki olayları da takip etmek zorunda kalıyor. Görsel öğelerin fazlasıyla ön planda olduğu film, izleyicisini  yüksek bir temponun içine çekerek fantastik ve gerilim türlerinin karışımından bir seyirlik ortaya çıkarıyor. Karanlık ve esrarengiz bir dünyanın hakim olduğu evrende geçen film, ayrıntılara önem vermesiyle ve detaycı bakış açısıyla izleyicinin filmden kopmamasını sağlıyor. Yer yer Kill Bill gibi çizgi roman estetiğini yansıtan film, kendine has bir görsel dil de yaratarak bu anlamda izleyicinin kolayca aklına girmeyi başarıyor. DD’nin anılarına yaptığı yolculuk sayesinde de psikolojik anlamlar çıkarabileceğimiz film, Avrupa sinemasından filmler izlemek isteyenler için biçilmiş kaftan.

Gamer (2009)

gamer-filmloverss

Crank serisinin yönetmenleri  Mark Neveldine ve Brian Taylor ikilisini senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Gamer, başrolünde Hollywood sinemasında yükselişe geçtiği dönemde romantik komedilerin aranan oyuncusu Gerard Butler’a sırtını yaslayarak hikayesini oluşturuyor. Kadrosunda Gerard Butler’ın yanında Michael C. Hall, Kyra Sedgwick, Amber Valletta, Logan Lerman gibi oyuncuların bulunduğu film, eleştirmenler genel anlamda ortalama hatta bazılarına göre kötünün iyisi tadında yorumlar alarak kendini tanıttı. Konusu itibariyle sanal gerçekliğin izlerini taşıyan film, milyarder Ken Castle’ın çok tartışma taratan bir bilgisayar oyunun evrende hükmettiği dönemde geçiyor film. Slayers isimli bu oyun insanlara arzularını ve fantezilerini gerçekleştirme imkanı veriyor. Bu özellikten dolayı birçok kullanıcısı olan video oyununun farklı bir hal almasıyla işler karmaşıklaşıyor. Teknolojinin insan zihninin kontrol etmesini bilgisayar oyunu estetiğinde sunan film, ailesinden alınıp bilgisayar oyununa hapsedilen ve kendi iradesi dışında savaşmaya zorlanan Kable isimli bir oyuncunun oyundan kaçabilmek için yaptıklarına odaklanıyor. Kable’ın zorunda kaldığı için bulunduğu bu sanal dünyadan özgür iradesini ve kimliğini geri kazanabilmek ve gerçek dünyaya geçebilmek yaptıkları aksiyon sinemasında görülün bütün şeyleri gösteriyor. Oyuncu ve fikir anlamında güzel bir ton yakalayan ancak senaryosundaki kopukluk ve tutarsızlıklarla bir türlü izleyiciyi yakalama da dikiş tutturamıyor. Buna rağmen sanal gerçekliğin ana karakter üzerinden filmde kullanılması bu yapımı listeye eklememize olanak sağlıyor.


Sıla Şahinöz

Sıla Şahinöz

3338 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →