· 13 dk okuma

Rumen Yeni Dalga Sineması

Rumen Yeni Dalga Sineması

Son yıllarda, özellikle 2000’lerin ortasından itibaren Avrupa Sineması içerisinde yükselişe geçen ülke sinemalarının başında Romanya geliyor. Cannes, Venedik, Berlin ve Locarno gibi önde gelen festivallerin listesinde bulunan ve gün geçtikçe daha fazla ürün ortaya koymayı başaran Rumen sinemacıların, kısa süre içerisinde bir akım oluşturabilecek kadar ürün ortaya koyabilmesiyle birlikte dünya sineması dahilinde de adından sıkça bahsettirdiği kimsenin itiraz edemeyeceği bir durum. Bu üretkenliğin belki de en önemli etkenlerinden biri de Romanya’nın halen üstünden atmaya çalıştığı Kominist rejimin kalın örtüsü olarak gösterebiliriz. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin savaş ortamından beslendiği güçlü yapısı gibi, Rumen Yeni Akım Sineması da Komünist geçmişinden ve 90’lardan kalan savaş travmalarının artıklarından besleniyor.

Yaklaşık 10 yıldır yenilikçi yönetmenlerin elinden çıkan işlerle zengin bir arşiv oluşturan Rumen Yeni Dalgası dünya genelinde başarıya ulaşmış birçok yönetmen çıkarmış durumda. Corneliu Porumboiu, Cristian Mungiu ve Cristi Puiu gibi isimlerin yeni filmleri büyük heyecan uyandırmaya devam ediyor. 69. Cannes Film Festivali’nin ana yarışma kategorisinde yarışan Cristian Mungiu ve Cristi Puiu, bu akımın halen yükselişini sürdürdüğünün somut bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Ortaya çıkan işlerin kalitesinden yola çıkarak bu yükselişin bir süre daha devam edeceğini ön görmek oldukça doğru olacaktır.

Genel bir perspektiften baktığımızda da bu akımın sahip olduğu detaylar teknik ve senaryosal olarak birçok benzerlik taşıyor. Dogma akımı gibi bir manifestoya sahip olmasa da kamera kullanımı açısından Dogmacılara benzer çekimler görebilmek oldukça mümkün. Bununla birlikte güçlü diyaloglar ve minimalist mekanlar bu akımın en öne çıkan özellikleri olarak bahsedilebilir. Komünist rejimin yarattığı sıkıntılardan yola çıkıp politik bir alt metin yaratılırken, günümüz Romanya’sına ve aile yapısına dokunan dramlara da sıkça rastlamak mümkün. Parçalanmışlıkların ve baskıların arasından yeşeren örnekler olarak bu yapımlar Rumen Sineması’nı şekillendiriyor. Öte yandan, bu akıma dahil edebileceğimiz yönetmenlerin hemen hepsi oyuncu kadrolarını çok iyi şekillendiren ve yöneten isimler olarak dikkat çekiyor. Hemen her filmde şahane performanslar ve sekanslar görebilmek mümkün. Özellikle son zamanlarda performansların kalitesi kendi standartını oluşturacak düzeyde gelişmiş durumda.

Avrupa sineması dahilinde son yıllarda en fazla ilerleme kaydeden ve yükselişte olan Rumen Yeni Dalga Sineması, tıpkı Yunan Yeni Dalga Sineması gibi bağımsız yapısını korumasını bilerek başarılı grafiğini sürdürmeye devam ediyor. Bu iki sinema akımı da kendi dertlerinden güçlenerek yepyeni bir gerçekçilik anlaşı ortaya koyuyorlar. Rumen Sineması’nın bu noktada erken bir yükselişle dünya sinemasına açıldığını düşününce daha olgun bir anlaşıya sahip olmaya başladığını da söyleyebiliriz. Dardenne Kardeşlerin gerçekçilik anlayışına yakın bir biçimde olgunlaşan bu sinema akımının bizlere net bir tavırla gösterdiği gerçek sıkıntıları ve sorunları insanı koltuğuna sabitleyen, sarsıcı final sahneleriyle oldukça değerli ve önemli bir yere sahip. 4 Months 3 Weeks 2 Days, Aurora, 12:08 East of Bucharest gibi birbirinden güzel örneklerle dolu Rumen Yeni Dalga Sineması’nı biraz yakından tanımak isterseniz doğru yerdesiniz.

The Death of Mr. Lazarescu (2005)

the-death-of-mr-lazarescu-filmloverss

İlk filminden dört yıl sonra çektiği bu ikinci uzun metraj filmiyle hem Rumen Sineması’nı dünyada daha saygın bir hale getiren, hem de kendi adını duyuran Cristi Puiu, The Death of Mr. Lazarescu – Bay Lazarescu’nun Ölümü ile Romanya’nın sağlık sistemini mercek altına alıyor.

63 yaşında olan Bay Lazarescu birden fazla defa ambulansı arayıp bir sonuç alamayınca, hemşire Mioara’ya ulaşmayı başarır. Hastanede birçok doktor tarafından reddedilen Bay Lazarescu ile en sonunda yalnızca Mioara bakmaya başlar.

Kara mizah olarak tasarlanan film, Cannes’dan Belirli Bir Bakış ödülü ile döndü. Constanin Nica adlı bir kadının birçok hastane tarafından tedavisinin reddedilmesinin ardından sokakta ölmesi sonucunda bu filmi çekmeye karar veren Puiu, belgeselvari bir atmosfer ve anlatım dili benimsiyor. Aslında belgeselvari olan atmosferi, Rumen Yeni Dalgası’nın karakteristik denebilecek özelliklerinden biri sebebiyle ortaya çıkıyor. Özellikle Yeni Dalga Sineması’nda kamera kullanımının böyle bir yanılgıya sebep olması gayet olasıyken, gerçek bir olaydan uyarlanan senaryonun belgesel özellikleri taşıyor gibi durması anlaşılabilir bir durum.

Ancak Cristi Puiu, kara mizah ile oluşturduğu senaryosunu başarılı oyunculuklarla destekleyince ortaya dünyaya açılan bir ülke sineması çıkıyor. Bir açıdan Rumen Yeni Dalgası’na öncülük yapan isimlerin başında gelen Puiu, günümüzün en başarılı isimlerinden biri olmaya aday.

12:08 East of Bucharest (2006)

1208-east-of-bucharest-filmloverss

Corneliu Porumboiu’nun elinden çıkan 12:08 East of Bucharest – Bükreş’in Doğusu, Yeni Dalga sinemasının dinamiklerini belirleyen filmlerden bir tanesi. Cannes Film Festivali’nden En İyi İlk Film Ödülü olan Altın Kamera ile dönen Bükreş’in Doğusu, Porumboiu’nun öncü kimliğini kanıtlayan işlerin de başında geliyor. Politik konularla, Romanya’nın geleneklerini bir araya getiren bu film ile Porumboiu bir sorunun peşinden gidiyor. Küçük bir kasabada geçen film önce karakterlerini ve onların günlük alışkanlıklarını anlatmaya başlıyor. Ardından Noel’in ve 22 Aralık 1989 Devrimi’nin yaklaşmasıyla hem yaşanan heyecanı hem de soru işaretlerini ortaya koyuyor. Porumboiu, bu küçük kasabanın özelinde “Devrim bizim kasabamıza hiç uğradı mı?” sorusunu yöneltiyor ve devrimin ardından geçen 16 yılın muhakemesini yapıyor.

Bükreş’in Doğusu için karakter yapısı ve temeli oldukça önemli. Bunun farkında olan yönetmen karakterlerini tanıtmak için oldukça zaman harcıyor. Alışılmadık denebilecek bir komedi anlayışıyla harmanlanan senaryosuyla Bükreş’in Doğusu absürt bir atmosfere sahip oluyor. Oyuncuların mükemmele yakın performansıyla bu absürt durum daha da ön plana çıkıyor. Minimalist bir tasarıma sahip olan filmde Porumboiu, yalnızca söylemek istediklerini söylemek isteyen bir tavırla davranıyormuş izlenimi veriyor. Diyalogların ve kelimelerin önemine fazlasıyla dikkat ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Romanya’nın yakın tarihine yaptığı bu eleştirel filmini farklı bir üslup ve perspektifle işleyen yönetmenimiz oldukça başarılı ve düşündüren bir film ortaya koyuyor.

The Paper Will Be Blue (2006)

the-paper-will-be-blue-filmloverss

Savaş konsepti Rumen Yeni Dalga Sineması’nın vazgeçemediği anlatımlardan bir tanesi. Komünist rejimin artıklarından ve 1989 Devrimi’nden bu denli beslenen bir akım için durum oldukça normal elbette. Bununla birlikte İkinci Dünya Savaşı ve ardından gerçekleşen Sovyet işgali de tarihi anlatımları zenginleştiren malzemeler olarak göze çarpıyor. Radu Munteran imzalı The Paper Will Be Blue, tam olarak Aralık 1989 dönemini merkezine alıyor ve günün alacakaranlığında gerçekleşen bir pusu ile sert bir açılış yapıyor.

Politik hakimiyetin kimin elinde olduğunun kesin olmadığı Aralık 1989 döneminde net olmayan bir ikilem yaratıyor Munteran. Filmin donuk ve mat renklerle kurulan sinematografisi kaotik ve depresif bir atmosfer yaratıyor. Aksak kamera kullanımı filmin ritmine ve temposuna ayak uydurmamızı sağlıyor. Munteran’ın atmosferi rahatlatan diyalogları da filmin nefes almasını sağlayan denge unsurları olarak göze çarpıyor. Devrimin ilk gününde bir tabur askeri takip ederek anlattığı hikayesinde olayların ışığında hala bulanık kalan bazı noktalara parmak basma gayreti gösteriyor. Kafası karışık olan askerlerin, kimin haklı veya haksız olduğu ya da kimin düşman olduğu konusunda yaşadıkları ikilemleri çok başarılı yansıtan Munteran, başarılı olay örgüsüyle ortaya vicdan muhasebesi yapan bir film ortaya çıkarıyor.

California Dreamin’ (2007)

california-dreamin-filmloverss

90’lar Doğu Avrupa ülkeleri için acı dolu yıllar demek. Yönetmen koltuğunda Cristian Nemescu’nun oturduğu California Dreamin’ – Kaliforniya Rüyası, milenyum öncesi Yugoslavya’nın uğradığı NATO bombardımanı zamanını konu alıyor. Bir tarafta emperyal güçlerin bürokratik baskı araçlarını ve güçlerini diğer ülkeler üzerinde çekinmeden kullanışlarını göz önüne sererken hükümetlerin aciziyetini ve teslimiyetini direkt bir dille anlatıyor. Bir NATO treninin Romanya’nın küçük bir köyündeki istasyonunda, istasyon müdürü tarafından durdurulmasıyla birlikte ortaya çıkan bürokratik ve hukuksal sorunlar dört farklı kutba ayrılan tarafların kendi çıkarları için mücadelesine sebebiyet veriyor. Fakat Nemescu senaryosunu tek bir perspektiften incelemiyor. Amerika kelimesinin yarattığı umut ve kurtuluş olgularını filmin çeşitli karelerine yayıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın travmasından, milenyum gençliğinin sıkışmışlık haline varan geniş bir pencereden bakmaya çalışıyor.

Nemescu, kurduğu sinema dilini dinamik ögelerle ve güçlü diyaloglarla beslemesinin yanı sıra, iki farklı hikaye akışını da iyi kurgusu ve senaryo yapılandırmasıyla oldukça başarılı kotarıyor. Epizotlara böldüğü hikayesinin anlatımını da güçlendiriyor. Burada en önemli olan kısım, Amerika’nın farklı travmalara karşı yarattığı çözüm hissiyatının ne şekilde oluştuğunun açık bir şekilde anlatılmasında yatıyor. Kurtuluş umudunun, emperyalist çıkarlarla kesişmesi ise dünya düzeninin ikiyüzlülüğüyle paralel bir biçimde filmin finaline yansıyor.

İkinci uzun metraj filmi olan Kaliforniya Rüyası’nın son kurgusunu tamamlayamadan bir trafik kazazıyla hayata veda eden Cristian Nemescu, ardında yalnızca iki film bıraksa da son dönem Rumen Sineması için önemli olmayı hak eden bir isim. İlk filmiyle dikkat çekmeyi başaran yönetmen, Kaliforniya Rüyası ile başarısını pekiştiren bir grafik ortaya koyuyor. 2007 yılında Cannes’dan Belirli Bir Bakış kategorisinden ödülle dönerek bunu somut bir hale de getirmiştir.

4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007)

4-months-3-weeks-2-days-filmloverss

Cristian Mungiu’nun dünya çapında üne kavuşmasını sağlayan 60. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödüllü olan 4 Months, 3 Weeks and 2 Days – 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün çarpıcı hikayesi, gerilimi yüksek atmosferi ve kusursuza yakın senaryosuyla Rumen Yeni Dalga Sineması’nın önde gelen filmlerinin başında geliyor diyebiliriz. Filmi hem yazıp, hem de yöneten Cristian Mungiu fazlasıyla rahatsız edici bu filmi çok ince bir gerilim çizgisiyle sınırlıyor. Senaryonun detayları açığa çıktıkça bir patlama anı beklentisi yaratıyor ama bu rahatlığı ne film içinde ne film dışında izleyiciye vermiyor. Yer yer korku-gerilim türüne dahil olabilecek kadar etkin bir atmosfer yaratan Mungiu, karakterlerinin duygu yükünü de bir o kadar başarılı bir şekilde yansıtıyor.

4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün, üniversitede oda arkadaşı olan iki öğrencinin yasadışı kürtaj yaptırabilmek için verdikleri mücadeleyi konu alıyor. 1980’lerde, Komünist Romanya’nın son zamanlarında geçen hikaye, rejimin yasakçı uygulamalarını ve baskıcı tavrını seyirciye geçirmek için sinemanın bütün nimetlerinden yararlanıyor. Sinemada gerçekçiliğin olabilecek en sert örneklerinden bir tanesi olan 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün, yönetmenin becerileriyle büyüdükçe büyüyor. Renklerden, kamera açılarına; diyaloglardan oyunculuklara kadar her yanıyla tutarlı bir şekilde kurgulanan film bir başyapıt olarak boy gösteriyor.

Aurora (2010)

aurora-filmloverss

Cristi Puiu’nun “Bükreş Varoşlarından Altı Hikaye” serisinin ikinci ayağı olan Aurora, Puiu’nun yazıp yönetmekle kalmadığı ve kamera karşısında ilk defa boy gösterdiği filmi. Şehrin kenar mahallelerinden birinde terk edilmişliğin ve güvensizliğin ortasında bir adamın ve ailesinin hikayesini anlatıyor Puiu. İlk sahnesinden itibaren tekinsizlik duygusunu seyirciye geçirmekte başarılı olan yönetmen, filmin karanlık atmosferiyle bunu film boyunca destekliyor.

Aurora, Yeni Dalga akımının kalanına bakıldığında farklı dinamiklere sahip diyebiliriz. Daha çok yavaş sinema örneklerinde rastladığımız az diyaloglara ve uzun planlara sahip. Yeni Dalga’nın en önemli özelliklerinden birinin güçlü diyaloglar olduğunu düşündüğümüzde farklı bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Öte yandan Puiu’nun az konuşan bu filmi, kendisiyle tutarlı olması açısından dengeli bir yapıya sahip oluyor ve diyalogsuzluğuyla ihtiyacı olanı alabiliyor. Terk edilmiş bu kenar mahallede bazı şeyleri dile getirmektense, görsel yetkinliğin gücünü kullanarak olana bitene şahit bırakmak istiyor. Bazı sahnelerdeki koreografilerle görselliğin gücünü iyice arttıran Puiu, seyri zor ama bir o kadar da güçlü bir filme imza atıyor. Filmografisindeki en özel filmlerden biri olan Aurora, yönetmene 2010 yılında Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış kategorisinde adaylık getirdi. Yalnızca final sahnesindeki ustalığı görünce bile bu adaylığın ne kadar haklı olduğunu anlamak mümkün.

Portrait of The Fighter as a Young Man (2010)

portrait-of-the-fighter-as-a-young-man-filmloverss

Constantin Popescu’nun üçüncü uzun metraj filmi olan Portrait of The Fighter as a Young Man, yönetmenin öne çıkan filmlerinden bir tanesi. Gerçek olaylardan esinlenen hikayesini İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme oturtan yönetmen epizotlar yardımıyla olay örgüsünü kuruyor. Aslında epizotlar kullanarak oluşturulan hikaye anlatımı Yeni Dalga’ya dahil ettiğimiz filmlerde pek rastladığımız bir kullanım değil. Ancak, Popescu’yu yalnızca bu tercihiyle dışarda bırakmak da haksızlık olur. İlk filmi Tales of the Golden Age’den itibaren üretken bir döneme giren ve o dönem içerisinde, iki yılda üç film çeken yönetmen, bu akımın öncülerinin de peşinden gidiyor. İlk gösterimi Toronto Film Festivali’nde yapılan Portrait of The Fighter as a Young Man, anti-komünist direnişin gerçekleştiği dönemlere ışık tutuyor ve bir gerilla hikayesi sunuyor.

Cristian Mungiu’nun dünya sinemasında Yeni Dalga’ya yönelik yarattığı farkındalığı kullanarak onun izinden gittiğini söyleyebileceğimiz Popescu, kendini sinemasını oluşturmak için de çabalayan bir isim. Bu bağlamda bu filmin onun filmografisindeki yeri de oldukça önemli. Rumen Yeni Dalga Sineması’nın ilerleme kaydeden isimlerinden biri olarak gerçekçi anlatımına naturalist dokunuşlarda bulunuyor. Rejimin odağından biraz olsun çıkmak isterken konusuyla farklılaşan bir kimliğe bürünüyor. Politik bir alt metin üstüne inşa ettiği senaryosuyla, kenar mahallelerden de uzaklaşıp kırsala açılıyor. Kırsalın derinliğini de sinematografik hamlelerle aktarmayı ihmal etmiyor.

The Autobiography of Nicolae Ceausescu (2010)

the -autobiography-of-nicolae-ceausescu-filmloverss

İkinci belgeseliyle arz-ı endam eden Andrei Ujica, ortaya çıkardığı deneysel denebilecek çarpıcı bir iş ortaya koyuyor. Tamamı Romanya Ulusal Arşivleri’nden alınan görüntülerle hazırlanan The Autobiography of Nicole Ceausescu – Nicole Ceausescu Otobiyografisi, Romanya’nın son komünist liderinin 25 yıla dayanan liderlik döneminin tamamına dayanan gerçek görüntülerden oluşuyor.

1989 Devrimi, Romanya tarihi için olduğu kadar Rumen Sineması için de oldukça önem arz ediyor. Başta Yeni Dalga akımının asıl olarak beslendiği dönem olması vesilesiyle, Nicole Ceausescu Otobiyografisi kendine özel bir yer ediniyor haliyle. Andrei Ujica, filmi ulusal kaynaklardan elde ettiği görüntülerle kurduğundan ötürü filmini otobiyografi olarak adlandırıyor ve ülkenin son komünist liderinin benimsediği devlet dilini sinemasına uyarlamayı çok iyi başarıyor. Oluşturduğu ritimle birlikte, bir diktatöre ve onun konu alan filmin sahip olduğu dikte edici anlatıma farklı ve ilgi çekici bir seyir yaratıyor. Ujica’nın bu cesur denemesi, siyah-beyaz renklerle sembolik bir alt metin de yaratıyor kendisine. Kurmaca görüntülere yer verilmemesi ve siyah-beyaz görüntüler Ujica’nın kotarmaya çalıştığı gerçekçilik anlayışını oldukça sağlam bir biçimde destekliyor.

Beyond The Hills (2012)

beyond-the-hills-filmloverss

Cristian Mungiu’nun dördüncü uzun metraj filmi olan Beyond the Hills – Tepelerin Ardı, bir önceki filmi 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün’den daha farklı bir biçimde günümüzü konu alıyor. Yalnızca zaman olarak değil, politikadan daha güçlü olan tek olguyu, dini çerçevesine alıyor. 2012 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan ama En İyi Senaryo ve En İyi Kadın Oyuncu ödülleriyle dönen Tepelerin Ardı, Mungiu’nun Romanya’nın dini hassasiyetlerini ve bu hassasiyetlerin nasıl zamanla kendi kurallarını yarattığını detaylıca inceliyor. Diyaloglarının derinliği ile birlikte kamerasının açısını da arttıran Mungiu, önceki filmlerinin minimal halini bertaraf ederek daha derin sulara yelken açıyor.

Aynı yetimhanede büyümüş iki kadının ilişkilerini merkeze alan Tepelerin Ardı; mülteci sorunlarını, aşkı, sevgiyi ve kilisenin kendi içinde uyguladığı otoriter tavırları ele alıyor. Almanya’da yaşayan Alina’nın, rahibe olan eski arkadaşı Voichita’yı tekrar görmek istemesi ve kendisiyle birlikte Romanya’yı terk etmesi için ikna etmeye çalışmasıyla başlayan tepelerin ardındaki hikaye, Voichita’nın aralarındaki ilişkiyi inkar etmesinin paralelinde, ortaçağdan kalma bir otoritenin kendini göstermesiyle şekillenmeye başlar. Kilisenin varlığı ve ortaya koyabildiği gücü, manastır ve çevresinde fazlasıyla hissedilmektedir. Bu gücün hakimiyet alanı Alina ve Voichita özelinde hem duygusal hem de inanç odaklı bir eksende ele alınıyor. Kurtuluşun ve huzurun yalnızca tanrıdan geleceğine inanan Voichita ile bunu reddeden Alina’nın, temelde birbirlerine karşı ama geniş açıdan bakıldığında normlara karşı ortaya koydukları bir inkar hikayesi ortaya çıkıyor. Kişiselleştirilemeyecek kadar dünyevi bir konuyu bu denli derin unsurlarla destekleyerek ortaya çıkaran Cristian Mungiu, senaryonun detaylarını ilmek ilmek işliyor. Boyunduruk altında olma halinin bazen yalnızca rejimlerin tekelinde olmadığını da vurgulamak istiyor diyebiliriz. Görselliği daha fazla ön plana çıkardığı bu filminde Mungiu, modern dünyanın aslında ortaçağ zihniyetini tam olarak ortadan kaldıramadığını ve görünmeyen yerlerde bu zihniyetin yaratabileceği tehlikeyi finalde tek bir sekansıyla anlatmayı da başarıyor.

Child’s Pose (2013)

childs-pose-filmloverss

Calin Peter Netzel’in elinden çıkan Child’s Pose – Çocuk Pozu, Rumen Yeni Dalgası’nın geliştirdiği gerçeklik anlayışının en başarılı örneklerinden bir tanesi. 63. Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı ve FIBRESCI ödülleriyle dönen film, olay örgüsü ve anlatımıyla farklılık yaratmayı başarıyor. Bir aile draması olan Çocuk Pozu, yönetmen Netzel’in üçüncü filmi. Razvan Radulescu ile senaryoda da imzası bulunan Netzel, ülkesinin en beğenilen yönetmenlerinden biri ve dünya sinemasına da oldukça katkı sağlayabilecek bir potansiyele sahip olduğu kesin. Netzel’in kamerasına hakim tekniği, olay örgüsü kurmaktaki yeteneği ve hikaye anlatımındaki ustalığı onun öne çıkan isimlerden bir tanesi haline getiriyor. Dogmacıların kamera tekniklerini benimseyen isimlerden biri olan Netzel, çerçevesinin içini oldukça zengin bir biçimde dolduruyor. Karakterlerinin önemini sekansların özelinde başarılı bir şekilde anlatıyor ve karakterizasyonlarını oluşturuyor. Güçlü diyalogları da filmin en önemli dayanaklarından biri haline getiriyor.

Çocuk Pozu, oğluyla sağlıklı bir ilişki kuramayan bir annenin, oğlunun sebep olduğu bir kaza sonrası koruyucu kimliğine bürünerek geçmişte yaptığı hataları affettirmek istemesiyle şekilleniyor. Temeline aldığı bu ikili ilişkiyi yan karakterlerle zenginleştirerek ortaya kusursuza yakın bir anlatıma sahip bir film çıkıyor. Hikaye anlatımının yanı sıra, karakterizasyonu da çok başarılı inşa eden Netzel, çok küçük yeri olan yan karakterlerin bile kendilerini tanıtmalarına fırsat veriyor. Böylece hikayede yer alan bütün isimlerle ilgili bir tahmin şahsı ve onları tanıma fırsatı veriyor seyirciye. Elbette bu yan karakterler yalnızca hikayenin ana hatlarını şekillendirmiyor, baş karakterler Cornelia ve Barbu’nun kim oldukları ve nasıl birer insan olduklarıyla da ilgili pek çok şey söylüyor.

Tolga Demir

Tolga Demir

127 yazı · 1994'te İstanbul'da doğdu. Dünya algısı ve hayal gücü sinemayla şekillendi. Sinema, akademik hayatına yön vermemiş olsa da, her daim hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.

Yazarın diğer yazılarını gör →