· 18 dk okuma

Roy Andersson: Yaşayanlar Üçlemesi

Roy Andersson: Yaşayanlar Üçlemesi

İnsan nedir? Ne için ve nasıl yaşar? Ölmeden dönüp bakmak istese varoluşuna, gerisinde ne görecektir? Rüzgar tersten esiverip de canımızı sıkmadığı sürece pek de aklımıza getirmediğimiz, geliverirse de zaten daha fazla canımızı sıkmasın diye rafına geri kaldırdığımız bu soruları, Roy Andersson, zihinden ama en önemlisi de bıraktığı sancılar sonrası bir türlü sindirilemeyip mideden çıkamayacak bir şekilde tekrar ve tekrardan masaya yatırır. Yansıtır gözümüze her gün bakıp da görmeyi reddettiğimiz insanlık gerçekliğini. Var olmak başlı başına bir kaygı haline dönüşmüşken, kaçmak anlaşılabilir, ama ‘insan olmak üzerine’ bu üçleme, tam da bu kaçısı gözler önüne serer ve eğer bir de bu gerçekliğin yükünü omuzlarınızda taşıyorsanız, kaçınılması imkansızdır mide ağrıları. Çünkü insan, varlığıyla tüm dengeleri alt üst ettiği gibi, kendi yarattığı hapishanede de içten içe çürümektedir. Kişisel sancılar, ortak insanlık yükünden nasibini alır ister istemez. Bu yüzden Andersson’un bu varoluşçu hikayeleri sadece bireyi değil, onun içinde sıkıştığı evreni de resmin içine sığdırmasından ötürü çok kıymetli ve çok can acıtıcıdır. Taşlar Andersson; insanlığı, toplumu ve onun normlarını, kanlı geçmişimizi, geleceğe yaptığımız ‘yatırımları’, kendi kendimize ürettiğimiz beklentileri karşılamak adına yaptığımız fedakarlıkları, varoluşumuzu ve nihai sonuçlarını. Mutlu olduğunuz herhangi bir anı düşünün, kendi içinde ne kadar gerçek hissettiriyorsa da, geniş çerçevede bütün insanlığın yükü altında nasıl ezilip büzüldüğüne bakın. Yaşayanlar Üçlemesi, zaten hep dışarıdan izlediğimiz ama empati kurmayı ya beceremediğimiz ya da özellikle kaçındığımız insanları gösterir, bu sefer daha dikkatli bakalım, yine gözlemleyelim ama bütünüyle, hissederek, hissettiklerimizin sorumluluğunu alarak izleyelim diye.

Kolektif geçmişimizin yükünü taşırız her adımda, sorumluluğu ne kadar gizlersek o kadar kayboluruz içinde. Andersson bu yükü yansıtır sinemasına, faşizmin, soykırımların, ötekileştirerek yok edilenlerin utancı altında ezilen ya da aksine zevk alan insanın yarattığı çevreden beslenerek şişişini ya da açlıktan kuruyuşunu gösterir. Gittikçe her şeye yabancılaşmaya başlayan insan acımasızlaşır ve en büyük zararı da en çok kendine verir. Empati yoksunluğu daha da uzağa sürükler her şeyden, birbirinden. Ve kaçınılmaz son, yalnızlıktır pek tabii. Milyarlarca insan aynı yerde, dip dibe, yüz yüze yaşar ama yapayalnızdır. Andersson belki modern insanı, hatta illa sınırlandırmak gerekirse İsveç halkını perdeye yansıtır, ama hissettirdikleri bizdendir, tüm medeniyet etiketi altında yıpranan insanlıktan. Samuel Beckett insanın absürt ve trajikomik varoluşuna bakışıyla nasıl derin ve anlamlı bir iz yarattıysa, Andersson da bu izin hemen yamacına ekler kendininkini.

roy-andersson-filmloverss-2

Memleketi İsveç’te Ingmar Bergman’ın güldürülü versiyonu olarak görülen ve ilham kaynağının İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin öncülerinden Vittorio De Sica olduğunu söyleyen Roy Andersson, A Swedish Love Story (1970) ve Giliap (1975)’tan sonra üçüncü uzun metrajlı filmini yapmak için tam 25 sene bekler. Bu sırada yüzlerce reklam filmi çeken yönetmen, sinema dilini ve insan ile dünyaya bakışını, daha çok deneysel sinemanın öncülerinden Luis Buñuel’e yakın tarzına yakın bir stilde oturtur ve sembolik soyutlamaya doğru çekilir. Yaşayanlar Üçlemesi ile kendi sinema kimliğini yaratarak varoluşuna bir anlam kazandıran yönetmen, sinemasını ‘banal’ olarak adlandırır; çünkü insan kendisi dışında her şeyi önemsiz kıldığı bir noktaya gelmiştir. Çevre, doğa ve diğer herkes ıvır zıvırdır. Ama en başında da, en öne çıkardığı ve varlığını adadığı materyalist benmerkezci bireyciliği, aslında varoluşunu daha da önemsiz kılmıştır. Ne hissettiğinden çok ne yaptığına odaklanan insan ancak eylemleri ile gözlemlenebilir hale gelmiştir. İşte bu yüzden, bazen varoluşumuza ve yaratıp içinde kaybolduğumuz topluma karşı en anlamlı ayrıntıları, en basit ve önemsiz görünen gündelik hayat detaylarında, klişe cümlelerde gizlidir ve Andersson’un amacı ‘hepimizi sembolize eden küçük insanlara ses vermek’tir; kimsenin dönüp de başkasının çaresizliğine bakmadığı bir dünyada, aşağılamadan, trajedisiyle, komedisiyle göstermektir insanın acısını.

Bu üçleme ile derdinden de öte onu ele alış biçimi ve artistik gözü ile ismini duyuran Andersson’un şüphesiz en dikkat çeken imzası, filmlerde kurduğu birbirinden bağımsız gözüken – en azından öyle kabul ettiğimiz – şiirsel epizodik anlatımı ve bunları statik kamerası ile tek perspektiften yansıtışıdır. Neredeyse konvansiyonel bir biçime bürünen deneysel sinemanın dahi içine giremeyecek kadar yenilikçi bir imza kazanır sinema sanatını kendi şahsına münhasır ele alış biçimi sayesinde. Stüdyo çekimleri ile yansıttığı yapay ve klostrofobik dünyanın orijinalinden ayrılamayan bir kopyasını yaratır. İnsanları tıpkı sokakta göz göze gelmemeye çalıştığımız cesetler gibi hazırlar. Ses, sessizlik, müzik ve müzik olmayanı, bu evrendeki gerçek gerçeklik temsilinin en önemli ayrıntısı olarak kullanır. İnsanlarını kontrastlı bir ışıkla yansıtmaz, gölgesiz kılar onları. Yakın planla iyice yabancılaştırmaz varlıklarını, tüm bağlamlar içerisinde sunar. Statik kamerası ve geniş alan derinliği ile birleştirdiği tek planlı sahneleri, seyircinin algısını istediği gibi şekillendiren kamera ve bilhassa kurgu tekniklerine bir karşı duruş niteliğindedir. Belki tek perspektif sunar izleyicisine ama parmağıyla işaret ederek neye odaklanması gerektiği söylemez, her zaman baktığı gibi gözlemlemeye davet eder ve en azından bunu yaparken, kendi belirlediği çerçevenin içinde de olsa özgürce dolaşma imkanı da sunar. İnsan blur bir hayal dünyasında biricik gözükmez, aksine her şeyin aynı biçimde odak noktasında olduğu bu gerçek evrende yapayalnız oluşunu daha da net hissettirir. Karakterlerin varoluşları odak noktası olduğu için geniş açılarla aktarılır insanların çevresi ile etkileşimleri. İzleyici / gözlemci, film boyunca aktif olmak zorundadır, filmdeki karakterlerin birbirine bakışı gibi biz de onları izleriz ama onlardan farklı olarak farkındalığa açılmıştır algının kapıları. Andersson’un Edward Hopper resimlerinin hissiyatını yaratan çerçeve içinde sunduğu çerçeveler, tek perspektifte sunduğu çoklu katmanlar arasında özgürce gidip gelen izleyici, hem her ayrıntıyı yakalamaya çalışır hem de istediğine odaklanır. Çerçevenin içi ve dışı iç içe geçer, algısı ile hayal gücünün sınırları zorlanan izleyici, her katmanda yeni bir ayrıntıyla, başka başka varoluşlarla karşılaşacağını öğrenmeye başlar her yeni planda, her yeni filmde.

bruegel-huntersinthesnow-filmloverss

Andersson’un üçlemesinin esin kaynağı: Bruegel – Hunters in the Snow

Karakterlerinin umutsuzluğu, endişe ve dehşeti ile, otantiklik, anksiyete ve absürt’ü ele alarak varoluşçu felsefenin tüm kavramlarını içinde barındırsa da, sanki Heidegger’in, dünyayı paylaştığı ve bir arada var olduğu ‘öteki’ni anlamadan kendi varoluşunu da anlayamayan insan düşüncesi, sanki üçlemenin temel esin kaynağı gibidir. Yaşayanlar Üçlemesi’nin karakterlerini, kendi deneyimlediğimiz evrenden çok da farklı bir yerde izlemeyiz. Onlar dönüp bize baktığında ve biz de onların bakışında kendimizi gördüğümüzde, yine aynı dünyayı paylaşıyoruzdur ve bu ortak dünyada ayrı varoluşlarımızı anlayabilmek için birbirimizi fark etmemiz gereklidir. Ötekinin kafasını hafif çevirerek veya arkası dönükken bilhassa bize önünü dönerek varlığını hissetirmesi, izlediğimizi bildiğini göstermesi ile hissedilen bu bakış, aynı zamanda geleneksel sinemanın yarattığı dördüncü duvarın da yıkımını sağlar. Bu Brechtyen yıkım, bakışının gizli kalacağı düşüncesiyle dikize soyunan izleyiciye dönen bir çift gözle sağlandığı gibi geleneksel dramatik anlatı aksını hiçe sayan epizodik anlatım ile de desteklenir. Bazin’in analitik kurgunun üstünde tuttuğu  mise-en-scène’i de temel sinema anlayışı olarak benimsediğini gördüğümüz Andersson, işin özü, seyircisine hak ettiği özgürleştirici sinema deneyimini sunar ve hem yaratma biçimi, hem de anlatımını gerçelik ve sembolizm arasındaki incecik çizgide bir o tarafa bir bu tarafa sallandırması sayesinde dokunur, uzun süre etkisi geçmeyecek şekilde.

İçe döndüğü kadar bize de bakan Andersson filmleri, bana göre ortak bir sancının yaratısı olsa da, en derinde o ortak hissiyatı paylaştığımızı/paylaşacağımızı düşünsem de, farklı yorumlarla ele alınabileceği gibi hiçbir etki yaratmayabilir de kilidi vurulmuş ruhlarda. Sadece filmlerden kesitlere yer vereceksem de, gerçek bir etki için öncelikle kaygı ile yüzleşme cesaretine davet etmek isterim. Her kötülüğün yanında bir iyilik, görmezden daha fazla gelemeyeceğimiz her ayrıntıda, biraz daha kendimizi, varlığımızı ve hiçliğimizi keşfedebilmek dileğiyle!

İkinci Kattan Şarkılar – Sånger från andra våningen (2000)

songs-from-the-second-floor-filmloverss

“Kutlu olsun oturan insana.”

– César Vallejo

90’lar ile daha da görünür kabul edilip aslında iyice kabuğuna çekilen insanı anlatan bu milenyum filmi, ünlü şair Vallejo’nun dizesi ile başlar. Roy Andersson, Cannes’da Özel Jürü Ödülü’ne layık görülen İkinci Kattan Şarkılar ile, tıpkı bizim gibi küçük insanlarla yüz yüze getirir ve yüzleşmekten korktuğumuz acılar içinde öylece bırakır bizi.

Bir adam, solaryumda yüzünü göremediği patronuyla ‘kurduğu’ iletişim sonrası, kendisiyle özenle görüşmeye gelen fakat 30 yıllık emeğinin karşılığında işten atılan ve feryat figan bacağına yapışan başka bir adamı peşinde sürükleyerek upuzun koridorda yürümeye çalışır. Kovan adam golf sopalarına, kovulan depresyonuna dönerek hayatına devam eder. ‘Oralardan’ olmadığı belli bir göçmen adam adres sorarken önce inkar edilir sonra da sokakta ‘senin burada ne işin var’ diye soran bir grup adam tarafından fark edilir ve ulu orta dövülür, sokağın karşısında elinde çantasıyla sessizce taşıma aracı bekleyen insanlar ise sessizliklerini bozmadan izlerler. Sihirbazın biri bölme numarası için sahneye çıkardığı adamı yanlışlıkla keser; doktor yeni hastasına geçerken, her şeye muktedir olmadığını öğrenen sihirbaz mahcup, bölünmekten son anda kurtulan adam ise acı içinde devam eder hayatına. Hastanelerde hastalar, sokakta elinde çantalı adamlar hep sıra halindedir. Metroda simsiyah suratıyla insanların arasında dikildiğini gördüğümüz bir adam, işleri kötü gittiği için sigortadan para koparmak ister ve iş yerini yakar, eve geldiğinde ise eşine geç kalacağını haber vermediği için hüznüne beklediği karşılığı bulamaz. İnsanlar birbirlerinin dertlerine sadece ‘en azından haber verebilirdin’, ‘en azından cevap verebilirdin’, ‘en azından selam verebilirdin’ gibi bencil cümlelerle karşılık verirler. Adam sigortacılar için dükkanından kalan küllere paha biçmeye çalışırken, eli çantalı adamlar sokakta geçit töreni ile kendilerini kırbaçlayarak çile çekerler. Evsiz bir adam bomboş sokakta yemeğini ararken diğer sokakta saatlerdir açılmayan trafiği sorgular, insanlar nereye gidiyorlar anlam veremez. İsa figürleri satan bir adam, elinin çivisi çıkan ve ‘acı acı’ sallanan İsa’nın çıkardığı gıcırtılar eşliğinde hayatını adadığı ticaretini yapmaya devam eder. İstasyonda elinde çantalarıyla yürüyen insanlar, eli tren kapısına sıkışan bir adamın başına dikilip yorumlar yaparlar, ama kimse kapıyı açmayı aklına dahi getirmez. Din adamları dahil, söz sahibi kimseler toplaşıp küçük bir kızı kurban ederler. Trafik gürültüsü bitmek bilmezken, insanlar kendi minik hayatlarında yaşamaya devam etmeye çalışırlar, yarattıkları hayat izin verdiği sürece.

Ekonomiyi yönetenlerden oluşan konsey toplanır ve uzunca bir masada bir adamın evde unuttuğu toplantı notlarını bulmasını beklerlerken, bir yandan da geleceğe kristal küreden bakarlar. Pencereden karşı evin hareket ettiğini fark ettiklerinde, dışarıdan gözlemledikleri bu kriz, onların da bastığı yeri oynatma ihtimali ile bir panik ortamı yaratır ve bu yöneticilerin kapıyı nasıl açacaklarını bile şaşırdığına ama kontrolü kaybetmemekte ısrarcı oluşlarına tanık oluruz. Masada kalan tek kişi ise ‘onlardan’ olmayandır, onun zaten kaybedecek neyi vardır ki? Kiliseye gittiğinde günah çıkaracağını sandığımız adam ise, işini kaybettiğinden, girdiği zararlardan bahseder ve kilisenin de aynı şekilde ekonomiyi işaret eder. Herkesin bir buhranı, herkesin kendince bir çözümü, yükselişi, düşüşü vardır. Çünkü her şeyi yok edip bastığı zemini tamamen ekonomiyle kaplayan insan, bu sarsıntılı temelde ayakta kalabilme mücadelesi vermektedir. Varoluşu ise, tamamen bunun üstüne kurulmuştur artık. Halbuki ‘dünyalara’ sahip bir Nazi sempatizani generali – ki burada bu dünyalara nasıl sahip olunduğunun altını çizer Andersson – dönümlerce arazisinde değil, birkaç metre karede sessizce ölümünü beklerken görürüz. Tüm uğraşların sonu aynı yere çıkar halbuki, o zaman neden vazgeçmiştir insan yaşamaktan?

Bunlar İkinci Kattan Şarkılar’ın birkaç karakterinin sergilediği ‘insanlık’ halleridir işte. Bir şekilde birbirine bağlanan bu insanlar birbirinden çok uzakta olmaya devam ederler film boyunca ve en büyük ortak noktaları insan olmaktır ilk başta. Ama Andersson’un da sorusu budur zaten: insan olmak nedir? Nereye gittiğini bilmeden her gün aynı rotada gidip gelmek mi? Kendi çıkarı için başkalarını sömürmek mi? Yoksa kendi yarattığı sistemi kader olarak görüp altında ezilip kalmak mı? Her şeyi bildiğini ve yapabileceğini sanıp doğaya hükmetmeye çalışmak mı? Hislerini başkalarına anlatmaya çalışmak çoktan vazgeçmişken, artık kendinden bile saklamak mı? Hepsi insan, hepsi insandan. Ama filmin belki de en yaşayan insanı, varoluşu kabul bile görmeyen, şiir yazmaktan ‘deliren’ adamdır. Babasının ‘oturmaktan başka bir şey yapmıyor’ diye isyan ettiği bu adam, kardeşi ona Vallejo’dan dizeler okurken sesini dahi çıkarmaz. Heidegger’in, dünyaya, topluma, bedene, dile öylece atıldığımızı ve yolumuzu bu ‘sözde’ özgürlük ile kendi başımıza çizdiğimizi belirttiği varoluşçu felsefesini Andersson’un karakterlerinde hissetmemek elde değildir. Bu deli kabul edilen şair de, ne dili kabul eder ne de tüm film boyunca var olmaya çalışan insanları hapseden toplumu. Adam hayatı bir pazar olarak görüp ‘varlık’larımızın sonuna sıfır ekleyerek yaşadığımızı, oğlununsa bundan anlamadığını dile getirirken, sahip olmadığı para ile ödeyene, çocukluğunu hatırlamayan insana selam eder Andersson ve Perulu şairin insan olmaktan çektiği acıları dizelere dökmesi gibi perdeye yansıtırak anlatır kaybolmuş ruhlarımızı.

Ruhlar ensemizde hissettirirken varlığını, tüm kurban ettiklerimizin acısına boğuluruz. Geçmişi kurbanlarla dolu, kendini çoktan kurban etmiş insan, geleceğini, gençliğinin baharını da uçurumdan atmaya çekinmez. Daha ne yapabilir ki? Bir yandan varoluşunun absürtlüğünde kaybolmanın eşiğindeyken öte yandan Camus’nun Sisifos Söylemi’nde yer verdiği mite de paralel, bavullarını ittirmeye devam eder ve yaşadığı hayatta bir anlam bulmaya çalışır durur.

Siz, Yaşayanlar – Du levande (2007)

you-the-living-filmloverss

“Sıcacık mis gibi yatağınızın keyfini sürün siz yaşayanlar, Lethe’nin buz gibi soğuk dalgası açıktaki ayağınızı yalamadan önce.”

– Goethe

Bize ‘siz yaşayanlar’ derken Roy Andersson, yine yaşam denilen şeye dönüp bir bakma şansı yakalarız. İlk sahnede iş yerinde uzanıp uykuya dalan adamın dibinden geçen – insan ‘haşmetinin’ katlanmasının en önemli sembollerinden olan – trenin gürültüsüne uyanıp rüyasında bombaların geldiğini söylemesiyle başlarız yönetmenin insana dair yeni gözlemlerini izlemeye.

Bankta oturan çift köpeklerinin anlam veremeyen ifadeleri eşliğinde tartışırlar: kadın ‘neden kimse beni anlamıyor, neden kimse beni sevmiyor’ diye yakarırken, adam ise kendi bildiği şekilde cevaplar vermeye çalışır. Kadın acısını müzikale döküverir ama her yerde dile getirmeden duramadığı bu ilgi ihtiyacına karşılık vermek isteyen başka bir adamın çiçeğini kırmaktan da geri durmaz. Yaşlı bir adam sokakta köpeğini sürüyerek yavaş yavaş yürürken önünden geçtiği restaurant mutfağından biri tam gözümüzün içine bakar. Kadın, tuba çalan kocasına inat kapıları çarparken alt komşu da isyanını süpürgeyi tavana vurarak dile getirir. Karşı binada balkonda olan biteni izleyen adamın ise tek bir tesellisi vardır: ‘yarın yeni bir gün!’ Bir başka evde başka kocaman bir çalgı gümbürder: davulunu çalan adamın gördüğü tepki de hızla, – bu sefer yüzümüze – kapatılan kapıdan başka bir şey değildir. Genç bir kadın hayran olduğu müzik idolü ile tanışır ve adam onu ekse de, kadın onun müziğinin iyiliğini onun iyiliğine yorarak tutunur kalır aşkına. İlkokul öğretmeni bir kadın, ‘kocam bana cadaloz dedi’ diye ağlarken, halıcı kocası da ‘bugün benim günüm değilmiş’ diye belirterek müşterilerine dert yanar, tepki beklerler hislerine. Bir işe yaramadığını düşünen adam varlığını daha anlamlı kılmak için ofistekilere ona seslenip seslenmediklerini sorar, kimse seslenmemiştir. ‘Oralardan’ olmayan berber, ırkçı söylemlerde bulunan adamın saçlarının ortasından traş makinesiyle geçiverir. Kazançlarından büyük bir keyifle bahseden bir adamın cüzdanını araklayan başka bir adam ise kendine hemen güzel bir takım yaptırıverir. İnşaat arabasıyla trafikte sıkışan bir adam ise doğrudan rüyasını anlatır bize: burjuva geleneklerine uygun her ayrıntısına kadar özenle döşenmiş çinilerle dolu bir masanın örtüsünü çeker numara gereği ve her şeyi mahvedince, biralarını yudumlayan yargıçlar ile kan kokusu almış jürinin oluşturduğu mahkemede elektrikli sandalyede infaz cezasına çarptırılır ve tek duyabildiği ‘olur böyle şeyler’dir. Halbuki elektrikli sandalye ne kadar korkunç bir icattır, kimin aklına böyle bir şey gelebilir ki?

Kadere yine bir şekilde inandırılmış, yürüdüğümüz bu absürt yolu meşrulaştırmış olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiriz yeniden. Belki günün en anlamlı dakikalarının geçirildiği barda, gecenin son siparişleri verilsin diye hatırlatılır: yarın yeni bir gün! Zaten yarının yeni bir gün olacağına inanmaktan başka ne çare vardır ki bu kadar kaybolmuşken en azından ayakta durabilmek için? Gerçek arzu ve korkular kendini yalnızca rüyalarda ortaya çıkarırken, en küçük ayrıntıda ağlama krizlerine girer insan. Sevişirken bile dert yanan; yaşadığı travmaları artık hissedemeyen yaşlı bir kadını ‘hadi şunu da anlat’ diyerek ondan çok daha fazla yakarışla ajitasyona ikna etmeye çalışan; üzüleceğini bile bile aynı hatayı yapmaktan kendini alamayan; yıllarca yaşadıkları hayattan tatmin olmayan, eğlenmek isteyen ‘bencil’ insanların ona dert yanarak yardım etmesini dileyen insanlardan bunalıp yalnızca ilaç yazıp geçen psikiyatrist de insandır, insanlığın belki de en samimi temsilleridir hatta. Dertler belki de tutunacak tek daldır artık. Bambaşka vücutlarda ve durumlarda, aynı ifadeyle aynı fırtınayı uzun uzun izleyenlerizdir biz, yaşayanlar. Sanki her şey bizden bağımsız gelişiyormuş gibidir, o fırtınayı kendi yarattığına dahi inanamaz insan. Ama neticede hepimiz yağmurdan kaçmak için küçük bir otobüs durağına sinen o insanlar gibiyizdir işte, bazen yer dahi bulamayan, bulduğunda da burun buruna ama yanı başındakini anlamaktan aciz bir halde. Kadının ‘kimse beni anlamıyor’ yakarışı ne kadar şaşırtıcı değilse, yanından kovduğu adama ‘birazdan yanına tekrar gelebilirim’ demesi de şaşırtamaz bizi; anlamamanın, anlaşılamamanın getirdiği bu sonsuz yalnızlıkta en azından beraber yalnız olmayı dener dururuz işte.

Şehir insanına özgülüğü de kalmamıştır artık ama Andersson bilhassa binaların içine sıkışıp kalan, altlı üstlü, karşılıklı yaşayan küçük insanların küçük hayatlarına çevirir özellikle kamerasını. Birbirinden bağımsız yapılan müzikler aslında insanlık korosunun bir parçasıdır en nihayetinde. Bütünü olduğu gibi kabul etmek istemeyip, parçalarının biricik varoluşuna inanmak isteriz; ama burjuva masanın üstüne çıkmış kendini var etmeye çalışırken, küçük adam da oğlunun ona seslendiğini dahi duymadan olduğu yerde koşar durur, hala bavullarıyla şanssız bir şekilde oradan oraya sürüklenir. Ama sevişirken derdini anlatan adam da, üstünde zevk alan kadın da; evlerinde solo müzik yapan müzisyenler de, yalnızca mırıldandığı ya da hayallerinde duyduğu melodiye kapılan insanlar da bu yaratılarından tatmin olurlar, tıpkı rutin hayatlarının ya da pohpohlayıcı ritüellerin tatmin ettiği insanlar gibi. İnsan bir şekilde yolunu bulmuştur yaşamanın, acı içinde çoğu zaman trajikomik gelen bu kesitler sabah dokuz akşam beş hayatlarımıza ekmeye çabaladığımız küçük mutlulukluk kırıntılarından ne kadar farklıdır?

Genç kadın müzisyenle evliliğinin ve raylarda giden evlerine gelen güzel dileklerin hayalini kurarken, insanın içinde görmek istediğimiz iyiliğe çekiliveririz.  Genç kadının bu iyilik tahayyülünün de, inşaatçı adamın korkulu rüyasının kaynağı da aynı insandır, iyisiyle kötüsüyle bir seçim yapmış ve kendini var etmiş insan. Yalancı hükümet, manipülatif medya, milyonların sırtından kazanç sağlayan ekonomi ve nice dünyevi kötülük için kilisede af dileyen kadın gibi, Andersson da yine tüm insanlık adına utancını ve tüm bunlara rağmen bulup tutunduğu mutluluklarla yaşamaya çalışan insanı gösterir Siz, Yaşayanlar’da. Ve gelir beklediğimiz bombalar son sahnede, bugün ya  da yarın, peki biz nasıl yaşamıştık sahi?

İnsanları Seyreden Güvercin – En duva satt på en gren och funderade på tillvaron (2014)

a-pigeon-filmloverss

Venedik’ten Altın Aslan ile döndükten hemen sonra 2014 Filmekimi’nde izleme şansı yakaladığımız İnsanları Seyreden Güvercin’de, önce bembeyaz teniyle müzede incelediği doldurulmuş kuştan daha doldurulmuş duran adam ile baş başa kalırız. O kafesin içindekine baktıkça, biz çerçevelenmiş bu adamı izleriz. Filmin devamında da kafesin içinde gözlenmeyi bekleyen diğer insanları görmeye ve sinema çıkışı da aynı gözlemi sokakta sürdürmeye devam ettirir bizi Roy Andersson, yeniden ve belki son kez.

İnsana dair bu üçlemenin son ayağı, ölümle üç karşılaşma başlığıyla açılır. İlkinde, eşi mutfakta yüksek sesle şarkı söylerken, adam salonda elindeki içki şişesini açmaya çalışırken ölüverir, fark edilmez bile. İkinci bölümde, cennete beraberinde götürebileceğine inanarak elinde sımsıkı tuttuğu çantasıyla ölüm döşeğinde yatan kadın ve çantanın içindeki mücevherlerin derdinde çocuklarını izleriz. Sonuncusunda ise bir grup insan ölen adamın parasını ödediği yemekle ne yapılması gerektiğini tartışır. Flamenko sınıfına dalarız hemen ardından, insanın gerçek öfke ve arzusunu beraberce en güzel kanalize edebildiği tutku dolu bu dansın kadın öğretmeni, bir erkek öğrencisini aynı tutkuyla eller. Yere çökmüş temizlikçi kadın telefonda konuştuğu kişiye ‘iyi olduğuna sevindiğini’ söyler. Berber adam doğrudan bize konuşur, onu üçüncü ölüm sahnesinden anımsadığımızı hatırlatır ve neden berberlik yaptığını anlatır. Bir adam muhtemelen tarihi ve saati karıştırdığı için buluşmasını kaçırır ve sesli mesaj iletir karşı tarafa, ama akşam mekana tekrar geldiğinde hala alamamıştır beklediği cevabı. Flamenko öğretmeninin telefonunda da beklediği mesaj yoktur zaten. Barda oturan yaşlı bir adamın 60 yıldır oranın müdavimi olduğu konuşulur ve 1943’e, hep bir ağızdan marşların (The Battle Hymn of the Republic) söylendiği bir geceye gidiveririz, ama bu adam 2014’te artık arkasından iyi geceler dileyen insanları bile duyamaz, insan bu yaşlanır. Bambaşka bir adam ise boş barda hayatı boyunca cimri olduğu için mutsuz olduğunu fark ediverir. Küçük bir kız, çocuk resitalinde bir şiirden bahseder: bir güvercin hakkında, dalda oturup düşünen, parası olmadığı üzerine derin derin düşünen bir güvercin hakkında bir şiir. Telefonda mutsuz ifadelerle insanların ‘iyi olduklarına sevindiklerini’ dile getiren insanlar görmeye devam ederiz, hatta bir adamın belki de intihar etmeden söylediği son söz oluverir bu. Aynı şekilde, ‘homo sapiens’ başlığı ile önde deneğe bağlanmış bir şempanzenin elektrik verildiği, arkada da bir kadının telefonda konuştuğu sahnede de yine kadın iki kere tekrarlamak zorunda kalır ‘iyi olduğuna çok sevindiğimi söyledim!’.

Yine Andersson, tüm bu acıklı karakterlerinin arasına gerçekten ‘iyi olmalarına mutlu olabileceğimiz’ insanlar da serpiştirmeden durmaz İnsanları Seyreden Güvercin’de de. Fjörd kenarında pusetteki bebeğini seven kadın, sahilde uzanan çift ve balkondan sokağa baloncuk üfleyen küçük kızlar sanki umudun ışığıdır, yine mutluluğu arayan insanlar arada karşımıza çıkıp içimizi ısıtıverir, tıpkı gerçek hayatta yalnızca arada denk gelebildiklerimiz gibi. Fakat filmin asıl odağı, vampir dişi, maske ve kahkaha gibi güldürü oyuncakları pazarlayan mutsuz bir ikilidir. Yüzlerindeki mutsuz ifadeyi korkutucu maske ile kapatamayan bu adamlar, kapı kapı gezip insanları güldürmek için kendilerini hiç güldüremeyen ama güldürmesi beklenen bu oyuncakları satmaya çalışırlar. Elinde verecek hiçbir şeyi olmayan müşterisinden alacağını da toplayamayan ikili, daha da borç batağına girerken araları açılır ama birbirlerini bırakamazlar da. Biri insanlığın yaptığı ama af dilemediği tüm korkunçlukların yükünü omuzlarında taşıyamayıp varoluş krizine girerken diğeri insanları eğlendirmek için ertesi gün çalışmaları gerektiğini hatırlatır. Ara ara boş bakışlara sebebiyet veren, insanın kendini ve yarattığı, içinde yaşadığı her şeyi, sabah metroda denk geldiği onlarca suratı, acılarını, başkalarının acılarını, ölüm korkusunu ama en çok da yaşamın yarattığı korkuyu sorgulama hallerini hatırlatır bu sinirli suratın arkasına saklanmaya çalışan adamın hali. Ne yazık ki çoğumuzun varoluş krizi hep ertesi gün çalışmak zorunda olduğunu fark etmesiyle böyle devamlı rafa kaldırılıp bir yük olarak kalıverir orada. Kendini dilediği gibi var edene, yükünden kurtulabilene selam olsun!

Andersson üçlemesinin ilk iki filminde de olduğu gibi yine bugünün insanını, onu çukura sürükleyen geçmişiyle yüzleştirir. Barda vakit geçiren insanlar, anakronistik sahneyi Poltava Savaşı’na giden Kral 12. Charles ve ordusu ile paylaşmak zorunda kalırlar. Güle oynaya gidilen savaşın dönüşünde 21. yüzyıl kadınları da kendilerini ağlak dullar olarak bulurlar, yine ve yeniden. Endüstriyel devrimin ve kolonici dönemin bir simgesi olan koca metal bir düzeneğin içine zorla sokulur zincire bağlanmış siyahi köleler ve ateşe verilirler. Onların dumanları üflemeli çalgıların nefesi olur ve insanlığın acı dolu melodisi yankılanır, bu performansın nihai azmettiricisi ve seyircisi ise opera gözlüğünün ardında en şık kıyafeti ile endam eden bembeyaz yaşlılardır. Onlara bu sahnede servis eden garson ise ikilinin varoluş krizinde olanıdır. Çünkü insan ırkının bir temsilcisi olarak buna hizmet ettiği düşüncesinin yükünün altında ezilir. Tıpkı bu üçlemesi ile aynı yükü taşıdığını gösteren Andersson gibi. O da bugünü geçmişten bağımsız ele alamaz. İnsanın mutsuzluğu kefaretinden gelir ve ancak tüm bunların sorumluluğunu alıp üstüne iyilik ekleyerek af dilediği sürece gerçekten ulaşmak istediği mutluluğu yakalayabilecektir belki de.

Son sahnede yine en çok bir araya geldiğimiz yerdeyizdir, bir durakta. Adamın biri günlerden çarşamba olduğuna bir türlü inanamaz, perşembe sanıyordur. Başka bir adam, eğer günlerin takibini yapmazsa kaos olacağını söyler. Modern insan günleri takip etmelidir elbette, birbirinden hiçbir farkı kalmayan bu günleri takip etmezsek sonumuz ne olur? Andersson ‘yaşayanlar üçlemesi’ni bu çarşamba günü ile sonlandırır, ya da perşembe, ne fark eder? Yeter ki biz etrafımıza biraz daha bakalım, gerçekten bakıp gerçekten görelim ve varoluşumuzu bir yük olmaktan kurtaralım. Küçük bir hatırlatma: dün cumartesi idi, bugün pazar, yarın ise başka bir pazartesi olacak.


Büşra Şavlı

Büşra Şavlı

62 yazı · 1993 yılında İstanbul'un sıkışık binaları arasında doğdu ve çocukluğunun büyük bir kısmını Antalya'da geçirmiş olsa da hala kaybetme korkusuyla denize her girdiğinde saatlerce çıkmadan denizkızcılık oynamakta ısrarcı. Bit pazarından aldığı küflü zenit makinesiyle 15 yaşında fotoğrafa başladı ve zamanla sıkıcılaşmasına izin vermemek adına tutkusunu hobi olarak korumaya gayret etmekte. Sinematografiye olan büyük ilgisini ise sinema okumaya bahane olarak kullandı ama sektörde yer kapmaktan çok okumaya kapılıp üstüne bir de psikoloji çift anadalı yapıverdi. Genel olarak senaryo yazımı, film okumaları ve psikoloji öğrenimi üzerine yoğunlaşmış olsa da sol gözü -sağ bozuk çünkü- hala vizörün arkasından izlemeye çalışıyor dünyayı.

Yazarın diğer yazılarını gör →