· 18 dk okuma

Robin Williams’ın Daha Önce Yayınlanmamış Bir Röportajı Yayınlandı

Robin Williams’ın Daha Önce Yayınlanmamış Bir Röportajı Yayınlandı

İngiliz sinema dergisi Empire internet sitesinde daha önce yayınlanmamış, 2006 tarihli bir Robin Williams röportajı yayınladı.

Empire dergisi röportajı, Man of The Year filminin İngiltere gösterimini baz alarak yapmıştı. Gösterim tarihi değişince, röportaj yayınlanamadı. Sizin için Türkçeleştirdiğimiz röportajın orjinaline, buradan ulaşabilirsiniz.

Röportajı bir “kariyer retrospektivi” olarak adlandırmak mümkün. 1951 doğumlu, anne babasının önceki evliliklerinden çocukları olsa da tek çocuk olarak yetiştirilmiş, okulda kabadayılığa maruz kalınca direksiyonu komediye çevirmiş, 28 yaşında bu sayede dünyanın en çok tanınan yüzlerinden biri haline gelmiş oyuncuyu, bu röportaj sayesinde biraz daha tanıma şansı buluyoruz.

 robin-williams2-filmloverss

Geçen sene seni rehabilitasyona götüren şey neydi Robin, beyaz mı yoksa alkol mü?

Esasında beni rehabilitasyona götüren, küçük bir sedandı (gülüşmeler). Gerçekten komik, eskiden birileri rehabilitasyona gittiğinde kullanılan teknik bir tabir vardı “fiziksel olarak bitkin” oldukları söylenirdi. Sanırım ben “sıvısal olarak bitkin” dim. (Sesini değiştirerek)  “Bu adam fiziksel olarak bitkin!” dendiğinde ben “Hmmm… Etrafı göremiyorum şu an, acaba bardağın yarısı dolu mu boş mu? Neyse sen ağzına kadar dolduruver” der hale gelmiştim.

Çok mu sıkı çalışıyordun peki?

Yani evet, biraz molaya ihtiyacım vardı. Bir sene içerisinde Amerika’da rol aldığım altı film vizyona girdi. Alkolle ilgili sıkıntılarım işe yansımıyordu, fakat geçen yıl gerçekten çok çalıştım ve o kadar çalışmama da gerek yoktu. Ne de olsa istediğim iş benim değil mi? İnsanların benden hoşlanıp hoşlanmaması da pek umurumda sayılmaz. Tek istediğim arkama yaslanıp, San Fransisco’da ailem ve arkadaşlarımla vakit geçirip, dünyayla olan aşk-nefret ilşkimin tadını çıkartmak.

Peki eşin, Marsha, yardım almazsan seni bırakmakla falan tehdit etmeye niyetli miydi?

Hiç sanmıyorum. Sadece artık elimi taşın altına koymam gerekiyordu. Normalde kendi standartlarımı esnetebileceğimden çok daha hızlı bir biçimde, o standartları ihlal eder hale gelmiştim. Üç yıl boyunca tek başımayken içiyordum fakat istediğim an bırakabileceğimi sandım. Sonra fark ettim ki, hayır, tek başıma bırakmam mümkün değil. Yardıma ihtiyacım var. Bir bağlılık yemini ediyorsun ve sonradan fark ediyorsun ki yalnız değilsin. Benim gibi bir sürü insan var, Amerikan Meclisi’nde bile mevcutlar.

robinmarsha-filmloverss

Mesela kim?

İlahi, seni severim ama bunu paylaşacak kadar da değil.

Peki şu an kendini nasıl hissediyorsun?

Valla parmaklarımı hissedebiliyorum (gülüşmeler). İyi hissediyorum ve hayatımın başka bir noktasında olmadığı kadar kendimmiş gibi hissediyorum. Bazen bunu fark etmek için bir uçtan diğerine bir yolculuk yapmak lazım. ‘Bu benim, bu benim kimliğim. Hatalarım ve zaaflarım var ama bu çok normal ve muhteşemmişim gibi davranmam lüzumsuz’ diye düşünmeye başlıyorsun. Oysa insanlar genellikle fena olmadıklarını söylüyorlar, “fena değilim”in mealiyse “her şeyi batırmış vaziyetteyim, güvensiz bir ilgi manyağıyım, nevrotiğim ve duygusalım”(gülüşmeler).

Gereğinden fazla duygusal olmakla suçlandığın pek çok filmde oynadın. Bu eleştiriler seni hiç rahatsız etti mi?

Hayır, pek sayılmaz. Lakin aldığım bazı eleştiriler gerçekten korkutucuydu. O eleştirileri okumak yerine başka bir film hakkında yazılıp çizilenleri okusam gene de bana saldıracaklarmış gibi hissettiğim bile oldu. Kendimi güvende hissedip gazeteyi açtığım zamanlarda bile bazen bana “denyo” demelerine denk geldim. Hatta bir keresinde bir kadın “Bu filmi çekenler, Patch Adams’ı çekenlerle aynı çölde terk edilmeli ve hepsi Robin Williams’la beraber boğulmalı” yazmıştı. Onu görünce içimden “Aman be kadın, bu filmle alakam bile yok. Neden beni yine dövme ihtiyacı duydun ki” demiştim. Ama ilginç deneyimlerdi, özellikle Patch Adams sanki yarı-canlı gibiydi. Gazetelerden falan uzak durmaya çalıştım, yazılanları okumak bazen asit dolu bir kapta duran elmaları ağzınla yakalamaya çalışmak gibiydi.

bicentennial-filmloverss

Peki Patch Adams, Jack ya da Bicentennial Man gibi filmlerin kariyerini zedelediğini düşünüyor musun?

Benim kariyerim zaten oldukça esnek sınırları olan, git-gellerle dolu. Bir zamanlar Hollywood’daki en güçlü yüz kişi arasındaydım, şu an izlemesi en ilginç yüz kişi arasında bile değilim. Bunun da beni pek endişelendirdiğini söyleyemeyeceğim.

Peki hep mi beyninin başkalarından farklı çalıştığını hissettin?

Aslında her zaman beynimin tıpkı diğer insanlar gibi, zaman zaman da daha tembel olduğunu hissettim. Hatta bir noktada “Diğerlerini yakalamam lazım” dedim. Sonra Oliver Sacks bende gönüllü bir “Tourette Sendromu” olduğunu düşündüğünü söyledi. Açıp kapıyabildiğim nöro-uyarıcılarım var. Çalıştığında, bir atlet gibi hissettiriyor fakat durduğu zaman, sanki benim dışımda her şey hareket etmeye devam ediyormuş gibi.

Yani bu olduğunda ne olduğunu kavrayabiliyorsun?

Evet. Bir milisaniyenin milyonlarca saniyenin önüne geçmesi gibi. Düşünce hızıyla hareket ettiğin için, uçuyor gibisin. Fakat yine de iyi performans gösterdiğin zamanlarda bu durumu gerçekle de bağdaştırabilecek vaziyettesin.

Peki gençliğindeki kadar iyi performans sergilediğini düşünüyor musun?

Düşünüyorum ama yaşlandıkça patavatsızlığı da artıyor insanın. Tıbbın size ereksiyon sağlayan bir ilaç temin edebilmesine rağmen, zihninizi netleştiren bir hap henüz icat edememiş olması çok enteresan.

Peki seninki kadar parlak bir hayalgücüne sahip olmak insanlarla anlaşmanı zorlaştırıyor mu?

Parlak bir hayalgücünü bir kenara koyalım. Ben tek çocuk olarak yetiştim o yüzden hayalgücüne gereksinimim vardı, bir nevi hayatta kalma mekanizması. İnsanlarla anlaşabiliyor muyum? Artık evet, çünkü yalnız kalıyorum. Kendime bir yol bulup bir şekilde fikirlerimi aktarmam gerekiyormuş gibi hissettiğim zamanlar da olmadı da değil. Ama artık sınırlara bakıp da “Evet bunun hakkında konuşacağım ama bunu es geçmeli” diyorum. Sanırım esas mesele çok uçmamayı öğrenmek.

robinwilliams-ericidle-filmloverss

Arkadaşın Eric Idle komedinin muhteşem bir lanet olabileceğini söylemişti. Bu cümleyle tam olarak neyi kastettiğini biliyor musun?

Hissedebilen herkes için hayat bir trajedidir zaten, düşünebilen herkes için de hayat bir komedidir. Eğer ki en karanlık şeylerin içinde bile komik bir şey bulabiliyorsanız, komedi bir lanete dönüşebilir çünkü bir anda kendinizi yakalayıp “Tanrım ben neler düşünüyorum öyle” derken bulursunuz. Bir keresinde Christopher Reeve’i kazasının ardından, terapi gördüğü sırada ziyaret etmiştim. Hastanedeyken belden aşağısı tutmayanların arasında bir hikaye duydum. Bir tanesinin köpeği kalp krizi geçiriyor ve o da suni tennefüse başlıyor. Fakat hayvan normal solunum düzeyinin üzerine çıkıyor, o yüzden balkondan düşüyor, boynu kırılıyor. Belden aşağısı tutmayanların tamamının gülme sebebi, köpeğin ölmesi. O an anlıyorsun içinde bulunduğun odadaki koşulların ne kadar zor olduğunu. Çünkü onlara komik gelen şeye bizim insan içinde gülmemiz o kadar kolay olamazdı.

Sık sık mizahın bu karanlık tarafına rastlıyor musun?

Elbette, çoğu zaman insanların mizahının içersinde bu karanlık taraftan bir parça vardır. Yahudi Soykırımı zamanına dayanan bir esprideki gibi. İki yahudi Hitler’i öldüreceklerdir ve asansörde beklerler. Hitler’in 12.15’te gelmesi gerekirken saat 12.30 olur Hitler hala ortada yoktur. Derken 1 olur, hala görünmez. Aradan saatler geçince biri diğerine döner ve “Tanrım, umarım başına bir şey gelmemiştir” der. Eski bir fıkra, ama komedinin en çirkin şeylerle bile nasıl yüzleştiğini görmek için iyi bir örnek.

Komedinin bir diğer laneti de, senden sürekli talep edilen bir şey haline gelmesi değil mi?

Kesinlikle! Bir gün kadının biri, havaalanında yanıma gelip “Hey, azcık neşeli ol!” dedi. John Steward’ın başına gelen olay gibi, biri bir gün komik olmadığını söylediğinde “Ben senin maymunun değilim” demişti bir keresinde. Sanki “Hadi benim için dans et beyaz oğlan” der gibi. Sadece komik hissettiğin zaman komik olmalısın. Sanki insanlar sana “Şarjın var mı?” diyor sen de “Hayır, şarjım bitti üzgünüm” demek durumunda kalıyorsun. Bir komedyenin başına gelen en büyük felaket bu, insanlar senden sürekli komik olmanı talep edebiliyor, ama bir şarkıcı gördüklerinde illa ondan bir şakı söylemesini istemiyorlar. Bir de seninle sürekli kendi şakalarını paylaşmak istiyorlar “Geçenlerde büyükaanneme üflüyordum” deyince, “Aa evet bunu kesin bir talkshow a çıktığımda kullanırım” demeni falan bekliyorlar.

Good-Morning-Vietnam-robin-williams-filmloverss

Tıpkı Barry Leinson’un senin hakkında, Good Morning Vietnam’la ilgili söylediği gibi, tıpkı bir Ferrari gibi arada motoru rölantiye alman gerekiyor yani.

Elbette. Gaza basacağım ve ağırdan alacağın yerleri kestirmen gerekiyor. Her daim hızlı gidemezsin. Uçakta olmak gibi. Saatte bin kilometrenin üzerinde bir hızla gidiyorsun ama bir süre sonra hiç hızlı değilmişsin gibi gelmeye başlıyor. O yüzden hızını çeşitlendirmelisin. Komedinin farklı farklı tüleri vardır ve Barry’yle çalışırken de onun çok sağlam bir mizah anlayışı olduğunu ve bir komedyen olarak beni de beslediğini biliyordum. Böyle hissetmek de insanı özgürleştiren bir şey. Bazı sahnelerde ne cevap vereceğinizi bildiğinizi farkediyorsunuz. Good Morning karşılıksız aşkla dolu bir film-adam kadını seviyor ama hiçbir şey yolunda gitmeyecek. Oğlan kızı alamıyor.

Filmdeki esas platonik aşk, seninle genç çocuğun arasındaki değil mi?

Ben biraz onun üstadı gibiyim aslında. Ve onun bir terörist olduğunu öğrenince de jeton düşüyor, dünya savaş halinde. O an esas mesele bu. Kime güvenebilirsin? Irak’ı bloglardan takip ederseniz farkedersiniz ki çocuklar bir resimde gülüyor, sonra… Lenny Bruce’un bahsettiği şeylerden biri de bu. Good Morning Vietnam ve Man of The Year filmlerinin şov dünyası için çizdiği tablo  artık gerçek. Artık başkanlar, film yıldızlarıymış gibi pazarlanıyor.

Pek çok insan Good Morning Vietnam’ı komedi olarak hatırlıyor ama aslında film üzüntüler ve kayıplarla dolu.

Komik olan sadece radyolu kısımlardı. Ve sanırım toplamda 12 dakika falan ediyordur. Üstelik sürekli “Bang! Whoah!” gibi sesler eşliğinde her şey çok oradaydı. Beni rahatsız etmiyor bu durum, yani filme kayda değer çok fazla başka şey vardı ama böyle anılması hiç sıkıntı değil.

Peki “Good Morning”deki radyo kısımları doğaçlama mıydı, dürüst cevap lütfen.

Good Morning’deki radyonun bilhassa eğlenceli olduğu kanaatindeyim-pek çok aktörle temas halinde olmak yerine sadece ben ve radyo stüdyosu olarak kullanılan minik bir oda olsa da, bitmek bilmeyen konuşmalar vardı kafamda. Hepsini iki günlük bir süre zarfında yaptık, o kadar hızlıydı ki şu an anımsamak çok zor. Bir sürü iyi fikir ortaya çıktı ve bir kısmından da vazgeçmek durumunda kaldık, kitaplardan araştırma yaptık falan. Çok sayıda malzeme vardı elimizde ve hatırı sayılır kısmını kesmek zorunda kaldık. Üstelik müziğe de oldukça yer verilmişti, nicelerinin hatırladığı üzere. Pek çok insanın Louis Armstrong’un şarkısını da ilk duyduğu andı. Artık ne zaman dünya tehlikede olsa hemen o şarkı çalmaya başlıyor(sesini birkaç oktav düşürerek) “I see trees…”

 Gerçek Adrian Cronauer ile Good Morning nedeniyle bir husumet yaşadın mı?

Yok canım. İnsanların benim o olduğumu fark etmesi onu mutlu etti hatta. Oldukça sessiz bir adam ve tipik bir radyo Dj’i. Hatta Good Morning America’da onunla beraber bir röportaj da yaptım ve durumdan oldukça memnundu. Tarz itibariyle daha yumuşak şeyler çalan bir adam ve gitgide hızlı ritimler kullanan Dj’lerin sayısı artış göstermiş o zamanlar. Bir zamanlar bir sürü türü kapsayan bir yeraltı radyo kültürü vardı.

Yaptığın filmlerden hangisi sen manevi olarak daha çok etkiledi?

Esasında, bir şeyler öğrendiğim bir deneyim olarak, Awakening bilmediğim bir alanda çıkmış olduğum bir yolculuğa en yakın şeydi. Canlandırmış olduğum Oliver Sacks ile tanışmak da olağanüstüydü. O zamandan beri aramızdaki bağ sürüyor. İşiyle ilgili en heyecanlandırıcı bulduğum kısım, nöroloji, beyin bilimi; neredeyse kuantum fiziği gibi bir şey, tek fark hastalarla etkileşiminizin olması. Her zaman yaptığı işe hayranlık duymuşumdur, o yüzden muhtemelen yaptığım işlerden beni en çok etkileyen bu film diyebilirim.

Ölü Ozanlar Derneği dersin sanmıştım?

İkinci olarak aklıma gelen film de kesilikle o zaten, sadece Peter Weir’la çalışma fırsatı buldum diye bile bunu söyleyebilirim. Kendisi hep “Kalıpları zorla. Yaptıklarının durumu etkileyip etkilemeyeceğini görmeye çalış, bir yandan da değişik bir şeyler yapmaya çabala. Sürekli aynı şeyi denemeyi sürdürme.” Bu yaratıcılık tutkusu bunu duyduğumdan beri sürekli devam etmeyi sağlayıp, bana yeni fırsatlar sunan şey.

Dead-Poets-Society-filmloverss

Komedyenlerin saygı duyulan aktörlere dönüşmesi sence zor mu? 

Dönüşebilecekleri kanaatindeyim. Steve Martin bunu başardı, sanırım Dreamgirls sonrası artık Eddie Murphy’nin de başardığını söyleyebiliriz… Eddie çok iyi bir karakter oyucusu bence. Çatlak Profesör’deki yemek sahnesini bir düşün. Gerçekten müthiş. Her makyaja girdiğinde, yepyeni bir karakter olarak çıkabiliyor. Ama komedyenlere bu konuda bir şans da vermek lazım. Bill Murray’ bir bakın, o hakkaten bunu başardı.

Fakat eşsiz mücadeleler vermek lazım değil mi?

Tabii ki. Bazı komedyenler kolay kolay sıyrılamıyorlar çünkü izleyici onları özdeşleştirdiği  karakterler dışında görmekten hoşlanmıyor. Bunu başaran bir diğer isim de Jim Carrey. Esas zor olan kısım bir komedyenin güvenirliği sağlayabilmesi sanırım. Sadece belli sayıda komedyen başka alanlarda da rol alabilmek için çabalıyor. Eddie Izzard sürekli git-gelleri olan bir isim, standup şovlarında bambaşka bir insana dönüşüyor. Bir yandan çok iyi karakter rollerinde de yer alıyor, sanırım o da kabul gören isimlerden.

Ünlü olmaktan sıkıldın mı?

Şey, pek sayılmaz. Elbette ünlü olmak kocaman bir şapkayla dolaşmak gibi, ama boşlukta asılı kalıyor da sayılmazsın. Yani restoranlarda masa bulmanı sağlaması harika bir şey, ama aynı zamanda insanların avuçiçi kameralarıyla sani tuvalete kadar takip etmelerine sebep olabiliyor.

Geçen sene Amerika’da yayınlanan Man of The Year filminde, Barry Levinson’la yeniden bir araya gelmiş oldun…

Man of The Year gibi bir film benim için biçilmiş kaftan çünkü dram ve komediyi harmanlıyor. Barry’yle Good Morning Vietnam’ı yaptıktan sonra başka bir projede bir araya geliriz diye zaten düşünüyorduk. Hatta Vietnam’dan dönen Adrian’ın Chicago Mitingine(savaş karşıtı bir eylem) gitmesini bile düşündük. Ama Adrian Cronauer olamazdı çünkü kendisi o mitinge katılmamıştı.

Good Morning Vietnam ve Man of The Year arasındaki zaman seni ne kadar değiştirdi peki?

Sanırım Good Morning’i yaptığımda, yani 20 yıl önce, rol aldığım ilk büyük filmlerden bir tanesindeydim. Artık özgüvenim daha yüksek diyebilirim o sebeple. Ama hala oldukça hassasım, Barry’nin hala ara sıra kulağıma ağırdan almamı ve rahatlamamı fısıldaması gerekiyor. Yine de son filmde çalışmamız çok daha kolaydı, özellikle politik olarak ayaklarımızın daha yere basar hale gelmesi. Nabza göre şerbet vermeye gerek kalmıyor.

Amerika’yı kimin yönettiğinin çok  bir önemi var mı?

Bence var. Kişilik özelliklerinin büyük farklar yaratabildiği kanaatindeyim. Bunun farkına yeni vardım. Eğer New Orleans’a giderseniz (güney aksanına geçerek): “Hala bahçemde bir sürü pislik var” cümlesi, her şeyin yolunda gittiğinin ifadesi. California’da Arnold[Schwarzenegger] öğretmen ve hemşireler arasında popüler olmasa da, benim çok değerli bulduğum bir yasama faaliyeti sürdürüyor kök hücrelerle ilgili olarak. Çünkü ekonomik ve bilimsel olarak yaptığı şeyin, tanıdığım felçli insanlara katkısı var. Bunun adı risk almaktır ve teknoloji düşmanı bir teolojiden sıyrılıp, 21. yüzyılın size sağladığı bir potansiyelden faydalanmış olursunuz. Lewis Black’in dediği gibi, “Eğer döllenmiş yumurtanın insan olduğu kanaatindeyseniz, donmuş pizzanın başında da kara kuvvetlerini bekletseniz iyi olur” (komik sesiyle) “Bakın insan, insan!” Hayır, bir yumurta ve bir sperm, ki bunları hücre olarak da kullanabiliyoruz.

Filmi hala izlemek için bekleyen İngilizler için, filmin mesaj ne söylemek ister misin?

Film insanlara, demokrat ya da cumhuriyetçi de olsalar, muhafazakar da liberal de olsalar, ülkece ortak bir sıkıntıları olduğunu anlatıyor. Sistemde sıkıntılar var çünkü ve seçmen bu nedenle tatmin olamıyor. Amerikan hükümeti herhalde şu ana kadarki en düşük seçmen onayıyla yoluna devam ediyor. Başkanlığın maliyeti 200 milyon dolara denk geliyor, o nedenle ancak belli başlı insanlar aday olabiliyor, bu parayı yükselttiğiniz zaman nereden geldiğini ya da parayı temin edenlerin neler talep edeceğini düşünüyorsunuz? Para ister doğrudan adaya, ister çeşitli çalışmalar vasıtasıyla bir kampanyaya yöneltilsin. Kim kimin sırtını sıvazlıyordan ibaret bütün mesele.

 Bir şekilde seçim sisteminde reform sağlanamaz mı sence?

Şu ana kadar bu şekilde gerçekleşmiş zaten. Lincoln zamanında reklam kuşağı yoktu. Münazaralar, meydanlar vardı ve gazetelere çıkıyordu. Reform mümkün mü? Neden olmasın. Ama bu ancak radikal değişikliklerle sağlanabilir. Yapılabilecek ilk şeylerden biri, televizyon reklamlarını kaldırmak, format baştan sona değişir o zaman. Paranın çoğu televizyon kanallarına gidiyor. Belki sadece üç reklama falan izin verilir. O zaman herkes aday olabilirdi.

Politikaya atılmak gibi bir arzun var mı?

Hayır, mümkünatı yok. Asla. San Fransisco’da yaşıyorum ve politika Babil’in Kulesi gibi bir şey. Çok fazla politik görüş ve grup var. Lezbiyenler ve veganlar var mesela. Ki onları hayatım boyunca anlamaya çabalamak yeterince zordu.

Amerika’da en çok neyin değişime ihtiyacı var?

Az önce konuştuğumuz kampanya reformu ve bir taraftan daha fazla şeffaflık. Sürekli olarak ilginç hayatlar yaşamış, hayatı içine çekmeyi başarmış, zeki, değişik cinsel deneyim ya da yönelimlere sahip, gerçekten parlak, birkaç dil konuşan insanları korkutup kaçırmamayı öğrenmemiz lazım. Bir dilin yarısından fazlasını konuşabilen bir başkan harika olurdu mesela. San Fransisco’nun Belediye Başkanına bakın. Eşcinsel evlilikler için elinden geleni yaptı. Politikacılarla dolu bir odaya girdiği zaman hepsi susup, cüzzamlıymış gibi davranıyor. Neredeyse “Bak bu o herif” diye birbirlerine fısıldadıklarını duyacaksınız.

Ülken hakkında olumsuz hissiyatlara mı sahipsin o zaman?

Tam olarak değil. Çünkü umutluyum. Çünkü bir yerlerde bunları gösterebilecek birisi var-Hillary mi yoksa Oprah mı bilemem. Oprah inanılmaz zeki bir kadın ve onu Condoleezza[Rice] ile kapışırken görmeyi bilhassa isterdim ve bu kapışmanın illa münazara ortamında gerçekleşmesi de şart değil!  Güreş olabilir… Hayır tabii, bir reform olabileceğine dair umudum var ve Bush’un söylediklerini kimse hatırlamayacak, ancak kırdığı üç-beş pot akılda kalır. Bush’la Churchill’i kıyaslamak, Paris Hilton’la Margaret Thatcher’i kıyaslamak gibi bir şey olur.

Yaşlanmak nasıl bir duygu?

50 yaşına bastığımda Emekli Amerikalılar Birliği(AARP) bana maille bir kart yolladı. Kendi kendime “Hadi ya, elde edeceğim şey bu muydu. Çok sağ olun.” dedim. Esasında yaşlanmak hiç de fena değil. 50 bende bir duvar etkisi yaratmadı, daha çok… Sanırım orta yaş krizimi 30 yaş civarı yaşadığımdan hemen atlattım. 50 ye basınca kendimi daha havalı hissettim.

Nasıl yani?

Hayatınızın altın saatlerine geliyorsunuz. Her şey yolunda, artık çok bir mücadele vermenize gerek kalmıyor. Rodney Dangerfield’ın dediği gibi “Neden terleyeyim ki? Kulüp zaten benim”. Zaten varmak istediğiniz yerdesiniz, yani endişelenecek pek bir şey yok. Hedef devam edebilmek, hala ilginç roller bulabilmek için. Bariz olduğu üzere benim yaşımda adamlara düşen rol sayısı akranım kadınlardan çok daha fazla. Ve yedek oyuncu olabileceğiniz pek çok rol, baş rol kadar ilginç olabiliyor.

Robin-Williams-Night-Museum-filmloverss

Night at The Museum’daki Teddy Roosevelt gibi mi?

Evet, ve iyi haber benim Roosevelt hakkında bir şeyler okumuş olmamdı, oldukça yetenekli ve cesur bir adam. Amerika’nın en büyük şirketlerini yönetenleri bile yanında velet gibi gösterebilmiş büyük bir sanayicinin başkan yardımcısı olursa bir zararının dokunmayacağını düşünmüşler. McKinley suikaste uğrayınca, Roosevelt hepten tekelleri dağıtıyor.

Mrs. Doubtfire’ın ikinci filmiyle ilgili vaziyet ne peki? 

Öyle bir şey olmayacak. Başka bir senaryo daha yazıldı ama bir türlü olmadı. Eğer ki ortalığı yıkıp geçmeyecekse yapmaya değmez. Ayrıca yeniden süslenip püslenip kadın kılığına giresim yok.

Gidip Mrs. Doubtfire şeklinde giydirilmiş bir vibratör aldığınız doğru mu?

Evet, doğru. Satıcı ne yapacağını şaşırdı(Doubtfire’ın İskoç aksanına geçerek) “Afedersiniz, bu dildonun daha minik boyda olanı yok mu? Bu şekilde can yakabileceği kanaatindeyim” Tezgaha yaklaştığım zaman nihayet neden bahsettiğimi anladı.

mrs-doubtfire-filmloverss

Sizde büyük etkiler bırakan bir film var mı?

2001 yılında ebeveynlerimle izlediğim A Space Odyssey. Cinerama’da izlediğimde feleğim şaşmıştı. Öyle bir filmi öyle bir salonda izleyince insanın hayatı boyunca asit atmaya gerek duymayacağını söyleyebilirim. Beni bitirdi. Hem bilim-kurgu hem de Kubrick severim. Gerçek dışı bir deneyimdi.

Ebeveynleri yad etmişken, çocukluğunu hasretle anıyor musun?

Sanırım hep hasretle andım, fakat hayatımın ortalarında bir noktada o kadar da mutlu bir çocukluğumun olmadığını fark ettim. Yalnız bir çocukluk geçirdim. Annem de babam da çalışıyordu ve beni yetiştiren yardımcımız oldu. Sanırım mizahımın beslendiği noktalardan birisi de burası. Sadece yardımcımız komik ve sivri zekalı olduğundan değil, annem eve geldiğinde dikkatini çekmek için hep şebeklik yapıyordum. Eğer annemi güldürmeyi başarırsam, her şey yoluna girebilirdi. Sanırım her şey o noktada başladı.

 Annen ve babandan hangi özellikleri aldığını biliyor musun?

Tabii. Annemin enerjisi ve çatlak mizahına sahibim ve ayaklarım babam gibi yere basıyor. Anneannem’le hiç tanışmadım, ama annemin dediğine göre çok nevi şahsına münhasır bir insanmış ve adamları dövüşürken izlemeye bayılırmış. Çok fazla çılgınlık ailede gelecek nesillere aktarılabiliyor anlayacağınız.

 Mizahının bir kısmı da okulda maruz kaldığın kabadayılıkla baş etmek için değil mi?

Aynen. Orta ikideydim. Diğer çocuklar ağzıma şeyetmesin diye espriler yapmak durumunda kalıyordum. Ailem beni devlet okuluna vermişti ve oradaki çocukların hepsi benden iriydi ve benden iri olduklarını kanıtlamanın yolu olarak, beni duvara fırlatmayı seçmişlerdi.  Kapıdan girer girmez bana saldırıyorlardı. Kafamda okula gelmek için başka alternatifler düşünmeye başlamıştım, mesela tavandan içeri girmek gibi.

Fiziksel şiddetin yanı sıra, psikolojik şiddetle de karşılaştın bildiğim kadarıyla.

Evet. Gerçekten işkence gibiydi. İkisine birden maruz kalınca hakikaten kaçacak bir yer de bulamıyorsun. Süper-zekalıların hepsi de niyeyse bana ne kadar ahmak olduğumu gösterme gereksinimi duyuyordu. Sanırım tüm bunların kaynağında ergenlik var. Hepimizin yaşadığı gergin bir dönem.

robin-williams-mork-and-mindy-filmloverss

Mork&Mindy senin ilk tutan işindi ve hakkaten büyük başarı yakaladı. Bunun nedeni neydi sence?

Sanırım kontrol edilemez olması. Yazarlar benim stand-up şovlarımı aynen kağıda döküyordu. Benim zaten yaptığım bir performansı alıp, senaryolaştırıyorlardı. Kanalın ne olup bittiğini pek fark etmeden süreci atlattığımız için oldukça şanslıyız galiba. Sanırım canlı seyirci bizi kurtaran şey oldu, takım elbiseliler ne olduğunu pek anlamasalar da baktılar ki seyirci gülüyor. Bana tam bir özgürlük kazandırdı bu ve dizinin ilk senesi çok çılgındı.

 En sonunda Mork&Mindy’nin vaziyeti güllük gülistanlık olmadı. O neden?

Dizi herkesin mülkü haline gelmişti ve her ağızdan bir ses çıkmaya başladı ve o yüzden hikayeler karmaşıklaşmaya başladı ve karakterler sadeliklerini yitirdi. Ama hikayenin başında dış uzaydan gelip basit saçmalıklar yapan bir adam vardı. Hem Mindy hem de Mork’un karakterleri çok kesin çizgilerle çizilmişti, dizinin esas mevzusu Mindy’yi canlandıran Pam Dawber’ın, benim çok acayip reaksiyonlar verdiğim günlük hayatın içinden durumlarda benimle baş etmeye çalışmasıydı.

Birkaç yıl önce diziyle ilgili bir televizyon filmi yapıldı? İzledin mi? Sinirlerin bozuldu mu?

İzlemedim, sinirim de bozulmadı. Yani hayatınla ilgili bir şeyi filmleştirdikleri zaman ilk reaksiyonun, neyse bari Cartoon Network’ü açıp da izleyeyim demek olmuyor. Ben Vancouver’deyken sete gitmek isteyip istemeyeceğimi sormuşlar. Acaba neden başka birinin sarhoş halimi canlandırdığını görmek isteyeyim ki? Bir kurgu yaptılar esasında, ve legal olarak rızamızı bile talep etmediler.

Dizinin sonlarına doğru kokainle tanıştın değil mi?

Evet, ama beyazın bende çok ilginç bir etkisi vardı. Genelde insanları geveze yapar ama beni kimseye bir şey demez hale getirdi. Gerçekten çok garip, ama zaten bu tür şeylere vermem gereken reaksiyonu hiçbir zaman vermedim. Genelde ağır uyuşturuculardan hoşlanmam aslında, sıklıkla sadece performans sırasında yüksek bir enerjim olur ve her şey orada kalır. Kokain zaten bana özgü yeni bir şey sayılmaz, Hollywood yaşamının yanında promosyon olarak geliyor. Herhalde baskıdan. İnsanların kullanma sebebi rahatlamak, ama benim durumumda başıma tek gelen şey ruhsuz ve unutkan olmaktı. Metabolizmamın maddelere ters reaksiyon vermek gibi bir alışkanlığı var da.

Şahsi olarak hissettiğin baskılar neydi peki?

Yani 26-27 yaşındaydım ve aniden bir sürü kadın, dergi kapakları, uyuşturucu ve parayla tanıştım. Her yandan gelip seni tüketmeye başlıyorlar. Aynı durumda Gandhi bile mücadele etmekte zorlanırdı. Dediğim gibi, kimseyle konuşmamak için ben de çareyi kokainde buldum. Benim için uyuşturucu değil yatıştırıcı etkisi yaratıyordu, dünyadan kaçmamı sağlıyordu.

John Belushi’nin öldüğü zamanlar insanlar senin de o akşam onunla olduğunu söylüyordu.

Bir on dakikalığına falan oradaydım, sonra gittim çünkü orada olmamı istemiyordu. Belli ki kafasında bir şeyler vardı. Uğrama sebebim de Roxy’de bir herifin John’un beni aradığını söylemesiydi. Fakat beni görünce çok şaşırdı. Bana bir sıra ikram etti, çektim ve oradan ayrıldım. Neler olacağını bilsem kalıp yardım etmeye çalışırdım. Benim yanımda eroin enjekte edecek hali yoktu. Ertesi gün Mork&Mindy’nin setine gittiğimde Pam bana “Arkadaşın ölmüş” dedi.

Premiere Of Universal Pictures "Man Of the Year" - Arrivals

Stand-up şovlarının Mork&Mindy’yi beslediğini söylemiştin. En son ne zaman bir gösteri yaptın?

Man of The Year’ın çekimleri sırasında Lewis Black ve ben dışarı çıkıp Toronto’da üç-beş şov yaptık, sonra da oyuncular ve çekim ekibi için de gösteri yaptık. Hiç Lewis Black’i stand-up yaparken gördün mü? Gerçekten hiç değilse bir kere izlemen lazım. Şu ana kadar gördüğüm en iyi stand-upçılardan biridir. Ağzına ede ede politik espri yapar.Hatta bir tanesine bayılırım: eğer George Bush’a rakip olur da kaybedersen Paralimpik Olimpiyatlarında her parçası yerli yerinde bir insan olarak  yer alıp hiçbir şey kazanamamış durumuna düşersin. Artık komedide, bir espri bile yapmaya gerek duymayacağın bir noktaya geldiğimizi söyler hep. Zaten “Micheal Jackson” diyorsun ve insanlar gülüyor.

Şu ana kadar gördüğün en iyi “sahnedekini rahatsız etme” vakası ne?

Üzülerek söylüyorum ki, benim başıma gelmedi. Bir arkadaşım Comedy Store’da sahnedeyken, kendini tanıttığında kör bir adam “Git burdan!” diye bağırıyor. Biraz bekleyip bir kez daha bağırıyor “Hala gitmedi mi?”. Sahnedeki birini rahatsız edeceksen, aynen böyle yapmalısın.


FilmLoverss

FilmLoverss

7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı

Yazarın diğer yazılarını gör →