· 6 dk okuma

Requiem for a Dream Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

Requiem for a Dream Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

 

Pi (1998), The Fountain (2006), The Wrestler (2008) ve beş dalda Oscar adayı gösterilen Black Swan (2010) ile sinemada önemli bir yer edinmiş başarılı yönetmen Darren Aronofsky 2000 yılında ikinci uzun metrajı olan Requiem for a Dream’i çekti. Hubert Selby Jr.’ın aynı isimli romanından uyarlanan filmin senaryosunu da Aronofsky ile birlikte yazarın kendisi kaleme aldı. Pek çok ödülün sahibi olan film aynı zamanda Ellen Burstyn’e En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar adaylığı getirdi. Aklını, bedenini ve ruhunu yavaş yavaş kaybeden dört ayrı yaşamın, dört ayrı bağımlının, dört ayrı başarısızlığın etrafında dönen hikâyesiyle psikolojik dram türündeki Requiem for a Dream, Selby’nin kitabından daha karanlık ve umutsuz bir anlatımla karşımıza çıktı ve zaman içerisinde kült filmler mertebesine erişti. Biz de Requiem for a Dream’i sevenlerin ve bu atmosferden vazgeçemeyenlerin izlemesi için 10 filmi derledik.

Bağımlılığın birçok yüzünü buluşturan ve anlatım biçimiyle izleyenleri derinden etkileyen; Darren Aronofsky imzalı Requiem for a Dream; annesiyle yaşayan Harry’nin ve arkadaşlarının yaşantısını konu alır. Bir televizyon programına çıkmaya hak kazanan ve ödül olan kırmızı elbiseye girebilmek uğruna diyet haplarına başvuran Sara Goldfarb aslında bir televizyon bağımlısıdır. Diğer yandan oğlu Harry ve arkadaşları da bağımlılığın bir başka boyutundalardır. Hiç durmadan eroin ve kokain kullanmaya devam eden Harry, Marion ve Tyrone’u hayatı adeta bir felakete dönüşmektedir…

Requiem for a Dream Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!

The Panic in Needle Park – 1971

the-panic-in-needle-park-filmloverss

New York’daki Needle Park da takılan eroin bağımlısı bir grup gencin hikayesini anlatan film, Bobby ile Helen’in zorlu aşkına odaklanıyor. Küçük çaplı hırsızlıklar yapan bağımlı Bobby, eroine bağımlı olduğu gibi Helen’a da zamanla bağımlı hale gelirler. Helen ise bu geçen sürede hem eroine hem de Bobby’e bağlanır. Al Pacino’nun keşfedilmesini ve Godfather’daki rolünü kapmasını sağlayan Panic in the Needle Park, yıldız oyuncunun müthiş performansıyla izleyeni kendisine hayran bıraktırıyor…

The Basketball Diaries – 1995

the-basketball-diaries-filmloverss

1960’lı yıllarda yaşayan Jim Carroll’ın otobiyografik kitabından uyarlanan ancak 1990’ların ortasında bir hikayeyle buluşturan The Basketball Diaries’in yönetmen koltuğunda Liz Heller oturuyor. Başrolünde ise Leonardo DiCaprio’nun yer aldığı film; uyuşturucu bağımlısı olan Jim Carroll’ın çocukluk günlerini anlatıyor. Lise basketbol takımının başarılı oyuncularından biri olan Jim’in kariyer hedefi olarak kafasına koyduğu her şey, uyuşturucuyla tanışmasıyla alt üst olur. Artık onu New York sokakları beklemektedir ve bu uğurda değişmesi de kaçınılmazdır. Hayatta kalabilmek için her türlü suçu işlemekten çekinmeyen bir insana dönüşen Jim; suç, çarpık ilişkiler ve ölüm gibi kötü tecrübelerle dolu bir hayatla karşı karşıya kalmıştır.

Trainspotting – 1996

trainspotting-filmloverss

Danny Boyle tarafından yönetilen ve Irvine Welsh’in kaleme aldığı aynı isimli romandan uyarlanan 1996 yapımı Trainspotting, Edinburgh’da yaşayan eroin bağımlısı bir grup gencin hikayesini konu alır. Ewan McGregor, Ewen Bremner, Jonny Lee Miller, Kevin McKidd, Robert Carlyle ve Kelly Macdonald gibi başarılı isimleri kadrosunda bulunduran film; hayatlarında uyuşturucu dışında pek konu bulunmayan Mark Renton ve arkadaşlarının hikayesini anlatır. Yirmilerinde bir uyuşturucu bağımlısı olan Renton ile hiçbir şeyi umursamayan arkadaşları Tommy, Spud, Sick Boy ve Begbie’nin gittikçe mahvolan hayatlarını ayrıntılı bir şekilde ele alan film, müzikleriyle de oldukça dikkat çekmektedir.

Pusher – 1996

pusher-filmloverss

Frank adlı uyuşturucu satıcısının Kopenhag’da birkaç günlük uyuşturucu alıp satma işleri ve bu sırada başından geçen türlü badireleri, yönetmenin kendine has üslubuyla ne fazla süsleyerek ne de izleyiciyi sıkarak sade bir şekilde anlatışını izliyoruz. Film malesef ki Türkiye de vizyon şansı bulamamış bir başka değerli eserdir. Film kendisiyle aynı adı taşıyan üçlemenin de ilk filmi olmanın yanında Danca çekilmiş ilk suç filmi olarak da kabul edilir. Nicolas Winding Refn daha ilk filmiyle ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğu göstermiştir

Girl Interrupted – 1999

girl-interrupted-filmloverss

Winona Ryder ve Angelina Jolie’nin başrolü paylaştığı film psikolojik bir rahatsızlığa sahip olan Susanna’nın hikayesiyle izleyiciyi gerilimli saatlere davet ediyor. Başarısız bir intihar girişiminden sonra ailesinin isteğiyle hastanede tedavi görmeye başlayan Susanna içinde bulunduğu farklı ortama alışmaya çalışırken; Jolie’nin hayat verdiği Lisa karakteri seyirciyi adeta gerçek bir sosyopat ile baş başa bırakıyor. Oyuncunun bu rolle ilk ve tek Akademi ödülünü aldığını hatırlatalım.

Dancer in the Dark – 2000

dancer-in-the-dark-filmloverss

Melankolinin iliklerimize kadar işlemesini sağlayan usta yönetmen Lars von Trier’in yine karanlık tarzını gösterdiği, atmosferiyle bizi mutsuzluğun derinliklerine bıraktığı filmi Dancer in the Dark, kalıtsal bir hastalık nedeniyle gözlerini yavaş yavaş kaybeden Selma Jezkova’nın hikayesine yer verir. Masalla gerçeği harmanlayarak, mükemmel bir hikaye ortaya koyan von Trier, bir karavanda yaşayan Çek göçmeni Selma ile oğlu Gene’nin hayatın acımasız seyrinde başına gelenleri, karakterlerin dönüşümlerini ve mücadelelerini anlatır.  Müzikleriyle de izleyicilerin beğenisini toplayan film, aslında müzikal bir trajedi örneği sunar. “Müzikallerde korkunç bir şey olmaz” sözünün tam anlamıyla tezatına tanık olduğumuz Dancer in the Dark, en sert ve gerçekçi dramlardan biri. Yarattığı duygu yoğunluğundan uzun süre kurtulamadığımız filmin müziklerinde ise Selma Jezkova’ya hayat veren Björk’ün ismi yer alıyor.

Amores Perros – 2000

amores-perros-filmloverss

Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun ölüm üçlemesinin ilki olan Amores Perros; birbirinden uzak  olan üç kişinin, Octavio, Valeria ve El Chivo bir kaza sonucu bir araya gelen, kesişen hikayeleri konu alıyor. Yitirdikleri ile pişmanlık yaşayan, hayatın acımasız yüzüyle karşılaşan ve aşkın gölgesinde yaşamak zorunda bırakılan üç karakterin yaşantısına odaklanan film, Iñárritu bu durumdan pek hoşlanmasa da Meksika’nın Pulp Fiction’ı olarak anılır. Meksika’nın arka sokaklarına, 68 kuşağına ve ülkenin sorunlarına göndermelerin fazlasıyla bulunduğu film, gerçekçi karakterleri ve anlatımıyla etkileyici bir yapımdır.

Spun – 2002

spun-filmloverss

Metamfetamin Amerika’da en çok kullanılan uyuşturucudur. Evlerde kurulan labarotuarlarda kolayca üretilmektedir. Ross (Jason Schwartzman), yirmili yaşlarında üniversite eğitimini yarıda bırakmış, işsiz bir gençtir. Spider Mike (John Leguizamo) adlı bir uyuşturucu satıcısının evine takılmaktadır. Bu sayede metamfetamin üreten Cookie (Mena Suvari) ve onun striptizci kızarkadaşı Nikki (Brittany Murphy) ile tanışır. Bu tanışmadan sonra Ross kendini baş döndüren beyin bulandıran üç günlük bir serüven ağının ortasında bulur. Yitirdiği yalnızca zaman duygusu değil bizzat kendi ahlaki değerleridir. Onları geri kazanabilecek midir?

Elephant – 2003

elephant-filmloverss

Gus Van Sant’ın yazıp yönettiği Elephant klasik bir lise gününü anlatır. Aslında lise hikayesi bile değil sadece bir günü anlatır. Her şey çok olağandır, herkes rutin hayatının içerisinde kendi koşturmasındadır. Filmin güzel yanlarından biri de tek bir karakter perspektifli değil çoğul bir anlatıya sahip olmasıdır. O gün lisede birçok öğrencinin gözünden bakarız güne, o gözü takip ederiz. Fakat tüm bu gözler ve öğrenciler dışındaki iki öğrenci, modern toplumun içinde kaybolan ve yalnızlaşan iki öğrenci gözlerden uzaktadır. Bu iki öğrenci evde öldürmeye dayalı video oyunlar oynamakta ve o gün için başka şeyler planlamaktadırlar. Gençliğin, tecrübenin ve korkunun saf ve olağan yansıtıldığı bu film hayatın anililiğini ve şans denilen enerji ile yaşamın arasındaki o bağlantıyı görmek için birebirdir. Gençler gençliğin getirmiş olduğu her şeyi yapabilme iç güdüsüyle beraber sınırsızlığın içerisinde kendi dünyalarını yaratır.

Oslo, August 31st – 2011

oslo-august-31st-filmloverss

Danimarkalı yönetmen Joachim Trier’in varoluşçu felsefesini gözler önüne serdiği, modern toplumda bireyi, yalnızlığını ve yabancılaşmasını ele alan filmi Oslo, August 31st, Oslo’nun o muhteşem atmosferinin arasına sıkışmış, mutsuz bir adamın hikayesini anlatır. Hayatı dolu dizgin yaşayan, şehrin adeta her köşesini arşınlamış olan Anders, uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak için bir rehabilitasyon merkezinde tedavi görmeye başlamıştır. Yaşı ilerledikçe eski alışkanlıklarını geride bırakmaya karar veren Anders, bir günlüğüne normal hayata döner ve bulunduğu merkezden ayrılır. Hikaye de aslında böyle başlar… Film boyunca Oslo’nun sakin sokaklarında gezerken, Anders’in aklını okumaya ve hissettiklerini anlamaya çalışır; adeta bize hayattan acı bir alıntı sunar. Oslo, August 31st, melankoli ve yalnızlığın içerisinde hayatını kaybeden, kalabalığın içinde kaybolan Anders’in hayatını, tüm gün ve gece boyunca sürecek olan geçmiş hatalarının gölgesiyle olan savaşını sunar.

“34 yaşındayım ve baştan başlayamam.”


Elif Barış

Elif Barış

586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →