Rain Man Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Diner, Good Morning Vietnam, Wag the Dog, Avalon ve Bugsy gibi başarılı filmlere imza atan Barry Levinson’ın yönettiği, senaryosunu ise Ronald Bass ile Barry Morrow’un üstlendiği 1988 yapımı Rain Man; Los Angeles’ta yaşayan, bencil ve maddiyata düşkün şehirli bir genç olan Charlie’nin uzun yıllardır görüşmediği babasının öldüğünü ve kendisine miras bıraktığını öğrenmesiyle gelişen olayları konu alır. Mirasın neredeyse tamamını varlığından bile haberdar olmadığı kardeşi Raymond’a bırakan babası Charlie’ye sadece 1949 model bir araba bırakmıştır. Mirastan vazgeçmeye niyeti olmayan Charlie ise bakıma muhtaç otistik ama bir dahi olan kardeşi Raymond’ı kaldığı klinikten kaçırarak bir seyahate çıkarır ve kardeşinin insanüstü yeteneklerini kendi lehine kullanmaya çalışır. Ancak zamanla gelişen olayların hepsi Charlie’nin planladığı gibi gitmez. Çıktıkları yol boyunca Charlie, hem Raymond’u hem geçmişinin bir parçasını hem de kendisini keşfetme fırsatı bulacaktır. Tom Cruise ve Dustin Hoffman’ın başrollerinde yer aldığı Rain Man, En İyi Film dalında kazandığı Oscar Ödülünün yanı sıra Dustin Hoffman’a En İyi Erkek Oyuncu, Barry Levinson’a En İyi Yönetmen ve Ronald Bass ile Barry Morrow’a da En İyi Özgün Senaryo Oscarı’nı getirmiştir.
Boğazda bir yumru bırakırken, dudaktaki gülümsemeyi de eksik etmeyen; keşfetmenin en gerçekçi ve yalın halini sunan, yürek ısıtan hikayelerin yer aldığı, Rain Man sevenlerin izlemesi gereken 10 film listesini sizin için hazırladık.
Rain Man Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film
Terms of Endearment – 1983

Larry McMurty’nin aynı adlı romanından uyarlanan, James L. Brooks tarafından senaryolaştırılan Terms of Endearment’in yönetmen koltuğunda yine Brooks oturuyor. 5 dalda Oscar kazanan filmde anne kızı The Apartment, The Turning Point, Some Came Running ve daha birçok filmde rol alan ve yarattığı karakterle izleyeni büyüleyen ünü oyuncu Shirley MacLaine ile The Sheltering Sky, A Dangerous Woman, Shadowlands filmleriyle tanıdığımız Debra Winger canlandırıyor. Onların yanı sıra filmin oyuncu kadrosunda Jack Nicholson, Danny DeVito, Jeff Daniels gibi birbirinden başarılı oyuncular yer alıyor. Bir aile trajedisini anlatan, aslında bir anne kızın ilişkisi ekseninde gelişen hikaye; hem eğlendirirken hem de hüzünlendiren Terms of Endearment, sevgi ve sadakat kavramlarını samimi bir anlatımla izleyiciye yansıtmayı başarıyor.
Driving Miss Daisy – 1989

1950’lerde geçen hikaye; zengin bir kadın olan Daisy Werthan, fakir olduğu günleri de asla unutmayan biridir. Daisy’nin araba kullanma konusunda sorunlar yaşamasının ardından oğlu Hoke’yi (Morgan Freeman) annesinin şoförü olarak işe alır. Ancak sorun şudur ki; Daisy bir şoför istememektedir, hatta Hoke’un kötü birisi olduğunu büyük hatalar yaptığını düşünmektedir. Ama zamanla Hoke ile Daisy arasındaki ilişki gelişir; güzel bir arkadaşlık örneği olarak karşımıza çıkıverir. Irkçılık, dostluk ve önyargı konuları üzerine izleyiciyi etkileyen, yalın diyaloglarıyla dikkat çeken filmin başrolünde Freeman’a Jessica Tandy eşlik eder.
Awakenings – 1990

İdealist bir doktor olan Malcolm Sayer; yatağa bağlı olmasalar da bir nevi bitkisel hayat yaşayan ‘comatose’ adlı bir hastalığa tutulmuş hastalardan oluşan bir hastanede göreve başlar. Sayer, diğer doktorların ‘refleks’ diye geçiştirdikleri, kabullendikleri bu hastalığı alt etmeyi hastaları yeniden hayata döndürmeyi ister; bu yolda Leonard’ı seçen Sayer, onu iyileştirmeye çalışmaya başlamıştır bile. Malcolm ile Sayer arasında gelişen dostlukla birlikte; sağlığına kavuşan Leonard’ın hayata bakış açısını, aşık olmasını ve özgürlük arzusunu izlediğimiz Awekenings, izleyiciyi hikayesinin yanı sıra Robin Williams ve Robert de Niro’nun muazzam performanslarıyla da büyülemeyi başarır.
Benny and Joon – 1993

Herkes biraz deli, herkes biraz da akıllı aslında; önemli olan birbirimizi sevmek, dost edinebilmek, aşık olmak… Hayal gücünün sınırlarını zorlayan diyaloglarıyla, samimi bir anlatımla birlikte buluştuğumuz en naif hikayelerden biri olan Benny and Joon; tuhaf alışkanlıklara ve farklı ritüellere sahip tuhaf bir kadın olan Joon’un bir gün en az kendisi kadar herkesten farklı olan tuhaf bir adama aşık olmasını anlatır. Johnny Deep ile Mary Stuart Masterson’un başrollerini paylaştığı filmin yönetmenliğini ise Jeremiah S. Chechik üslenir.
Forrest Gump – 1994

‘Zeki bir insan değilim ama sevgi nedir bilirim…’ Tesadüf rüzgarlarının estiği hikayesini, izleyiciye en saf ve yalın haliyle sunabilen Forest Gump, izleyiciye farklı bir perspektiften bakmasını sağlıyor. Film, öğrenme güçlüğü yaşayan ancak atletik olarak inanılmaz yeteneklere sahip olan; bir bankta oturup yanındaki yabancılara kendi hayat hikayesini anlatan Forest’in öyküsü. Winston Groom’un aynı adlı romanından Robert Zemeckis tarafından beyazperdeye uyarlanan Forest Gump; müziklerinden, renklerine varıncaya dek birçok konuda sinemanın göz bebeklerinden biridir. Özellikle Tom Hanks’in muhteşem performansıyla sinema tarihine geçen Forest Gump, hayata karşı takındığımız tüm o umutsuz ve mutsuz halleri ortadan kaldıran, adeta mutluluk aşılayan bir film.
As Good As I Gets – 1997

Sürekli komşusunun köpeğiyle didişen, çizgilere basmadan yürümeye çalışan, her gün aynı saatte aynı cafede yemek yiyen; eldivenini, sabununu bir kereden fazla kullanmayan, anlaşılması güç obsesif Melvin karakterini hatırladınız mı? James L. Brooks’un yönetmenliğini yaptığı, Akademi tarafından birçok ödülle buluşturulan; Jack Nicholson ile Helen Hunt’un başrollerini paylaştığı As Good As It Gets! İnsanları sevmemesine rağmen aşk romanları yazan; kendisiyle çelişkili New York’lu yazar Melvin Udall’ın hayatına misafir olduğumuz film, aslında sevgiyi en güzel anlatan hikayelerden biriyle karşımızda.
Her Şey Çok Güzel Olacak – 1998

‘Ulan Altan, kendini de yaktın beni de yakıyorsun!’
Farklı karakterde iki kardeş; biri evinde sarılı duran bar taburelerine rağmen hala hayalindeki mekanı açamamış olan, kısa yoldan zengin olmanın peşinde koştururken de sürekli başına dert açan Altan ile düzenli bir hayatı ve işi olan, hayatını alt üst etmemek uğruna kardeşinden uzak duran Nuri. Hayatta her şeyin mutlaka güzel olacağını umut ederek, hayalleri peşinde koşan Altan’ın abisini de bu macerada sürüklememesi elbette ki mümkün değildir. Birbirini aslında çok fazla tanımayan ama seven iki kardeşin hikayesinin anlatıldığı; Türkiye sinemasının en güzel örneklerinden biri olan Her Şey Çok Güzel Olacak’ın başrollerinde ise Mazhar Alanson ile Cem Yılmaz yer alıyor.
I Am Sam – 2001

Sean Penn filmografisine baktığımızda izleyenlerin yüreğini dağlayan ve aynı zamanda da yüzünde küçük bir gülümsemeyi eksik etmeyen karakterin Sam Dawson olduğunu kabul etmek gerek. Küçük kızı Lucy’le birlikte yaşayan, zeka seviyesi yedi yaşında bir çocuğunkiyle eş olan, Beatles hayranı Sam, kızının yedi yaşına basmasıyla birlikte büyük sorunlar yaşamaya da başlar. Çünkü artık o kızına değil, kızı ona bir şeyler öğretmeye başlamıştır. Sosyal hizmet görevlileri bu durumun farkına varır ve artık kızı için yetmeyeceği düşünülen, yetersiz sayılan Sam’in elinden kızını almak için mahkemeye başvurur. Masumluğun simgesi olan Sam’in mücadelesi, film boyunca ıslak gözlerle seyrettiğimiz baba kız ilişkisi, kapıldığımız umut kırıntıları, karşımıza çıkan gerçekler ve soundtrackinde yer alan Beatles coverlarıyla izleyenleri derinden etkileyen I’m Sam’in yönetmen koltuğunda ise Jessie Nelson oturuyor.
A Beautiful Mind – 2001

John Forbes Nash Jr., genç yaşında oyun teorisi üzerine geliştirdiği kuramlarla matematik dünyasının bir numaralı ismi haline gelir. Fakat kısa süre sonra; başarının ve hayatının ona sunduğu bencillik ve kendine olan aşırı güveni sonucu bazı problemlerle yüz yüze gelen John, artık baş edemeyeceği bir hayata doğru yola çıkmıştır bile. Hayatının önemli bir bölümünde şizofreniyle boğuşan, 1994 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’yle buluşan John Forbes Nash’ın hikayesinin anlatıldığı, Ron Howard’ı ise yönetmen koltuğunda gördüğümüz film A Beautiful Mind; zorlu engellere rağmen başarıyla buluşan Nash’ın mücadelesini ele alır.
Mozart and the Whale – 2005

Ender görülen bir otizm olan Asperger Sendromu bulunan iki kişinin; Donald ile Isabella’nın birbirlerine olan aşkını izlediğimiz Mozart and the Whale, taksi şoförlüğü yapan Donald’ın bir hasta buluşmasında Isabella ile karşılaşmasıyla başlar aslında. İlk karşılaşmalarından itibaren, gerçek dünyadan çok farklı bir dünyada yaşadıklarını anladığımız Donald ile Isabella, sancılı ama gerçek bir aşkın en saf portresini çizer.
Mary: “Seninle benim nereye gideceğimizi bilmiyorum.”
Donald: “Lunaparka gidebiliriz.”
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →