· 8 dk okuma

Rahatsız Edici Filmler

Rahatsız Edici Filmler

Sinema, işlevsel anlamda birey için sıkışıp kaldığı hayattan biraz olsun uzaklaşma yöntemi olarak düşünülebilir. Her sabah aynı saatte uyanan, aynı işe/okula giden bir bireyin gününün neredeyse tüm saatlerinin bir başka görünmez el tarafından nasıl değerlendirileceği belirlenmiştir. Bu monotonluğun içerisinde sinema farklı hayatlar sunmasıyla izleyicisine belirli bir tatmin sunar.

Aksiyon filmleriyle kendisini muhteşem maceraların içinde bulan insan, romantik dramlarda en özenilesi aşkları yaşar, fantastik filmlerle kendisini bambaşka dünyalarda bulur, bilim kurgularla kimi zaman muhteşem bir buluş yapar ya da uzaylılarla savaşarak dünyayı kurtarır. Bu özdeşleşmelerin sonucunda izleyici salondan rahatlamış bir şekilde çıkıp hayatına geri döner. Ancak bazı filmler vardır ki izleyenini köşeye sıkıştırır. Bu köşeye sıkışma hali, sinemanın izleyiciye yukarıda bahsettiğim gibi bir rahatlama sunmadığı anlarda geçerli olur. Zaten sıradanlığıyla rahatsız edici bir hayat yaşayan birey, bu dosyanın da konusu olan rahatsız edici filmler ile karşı karşıya geldiği zaman, hayatın sıradanlığı ve elinin kolunun bağlılığıyla, hatta “gerçeklerle” tekrar yüzleşir. Bu filmlerde izleyici artık dünyayı kurtaramayacak, aksine izleme süreci boyunca bir şeyler yapmak isteyecek ancak filmde hiçbir şey istediği gibi ilerlemeyecektir ve izleyici, doğal olarak bu süreçten rahatsız olur. Bu tür filmler, genellikle tanrısal bakış açısına sahip ve bütün imkanlar önüne serilen izleyicinin bu profilini elinden alıp,onu hayatın gerçeklerinden kaçma uğraşında olmasına rağmen gerçeklerle tekrar yüzleştirir. Bu rahatsız ediciliğin içinde tabii ki fiziksel ya da cinsel şiddet sahneleri de kendisine önemli bir yer edinmekte ancak rahatsız ediciliğin sebebini, şiddet sahneleri olarak açıklamak çok doğru olmayacaktır. Bu rahatsız ediciliğin asıl sebebi –bana kalırsa-, izleyicinin hiçbir şey yapamıyor oluşudur. Şimdi sizlerle bu tür rahatsızlık hissi yaşatan bazı filmleri inceleyelim.

A Clockwork Orange (1971)

Rahatsız Edici Filmler listesinde muhakkak yer alması gereken, kült bir film olan A Clockwork Orange, ünlü yönetmen Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’ın kitabını sinemaya uyarlamasıyla gerçekleşen bir film. Alex ve arkadaşları bir çete kurup geceleri umarsızca şiddet uyguladıkları, girdikleri evlerde kadınlara tecavüz ettikleri bir döngünün içerisindedirler. Çetenin diğer üyelerinin, liderliğini istememeleri sonucu polis tarafından yakalanan Alex, suçluyu topluma geri kazandırmak için ilk kez uygulanacak olan yöntemle tedavi edilmeye çalışılır. Alex üzerinde gerçekten işe yarayan bu yöntem sonucu topluma geri kazandırılan ve artık onlardan biri olan Alex’in toplumla yeniden hesaplaşması başlar. Fiziksel bir şiddetin izleyici üzerinde bırakacağı rahatsız edici etkiden çok bunu psikolojik yollarla yapan filmin yarattığı gerginlik, film bittiğinde de üzerinizde kalacak kadar etkili.

Pink Flamingos (1972)

Ünlü bir yeraltı figürü olan Divine’ın dünyanın en iğrenç insanı olarak anılmasını kendilerine yediremeyen ve otostop çeken kadınları kaçırıp onları hamile bıraktıktan sonra bebekleri lezbiyen çiftlere satan Connie ve Raymond Marble çiftinin, Divine ile kim daha iğrenç yarışına girmeleri konusunu işleyen film John Waters’ın isminden en fazla söz ettiren ve defalarca sansürlenmiş filmlerinden biri. John Waters rahatsız ediciliği; psikolojik gerilimden çok uzak ve tamamen iğrençliğe dayalı, nitekim filmde kendisini canlandıran Divine’a gerçekten köpek dışkısı yedirmesinin olay olması üzerine yönetmen “bu saatten sonra kansere çare de bulsam ölüm ilanımda Divine’a köpek dışkısı yedirdi yazacaktır” demiştir. İki tavuğun, sevişme sahnesinde öldürülmesinin ardından hayvanseverlerin tepkisini çeken John Waters, bu tepkiyi umursamayarak “masanızdaki tavuklar da öldürülüyor, ben en azından onları ünlü yaptım” cümlesini kurabilen bir yönetmen ve ek olarak bu tavukları çekim sonrasında yedikleri belirtiliyor. John Waters et yiyen hayvanseverler için doğru bir noktaya değinmiş olsa da, vejetaryen ve veganları dehşete düşürecek bir sahneye ve demece imza attığı bir gerçek. Bu filmi izlemek için sağlam bir mideden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacağınızı söylemek mümkün.

Salò o le 120 giornate di Sodoma (1975)

Rahatsız edici filmler listesinin olmazsa olmaz yönetmenlerinden biri olan Pasolini’nin tartışmalara yol açan filmi Salo ya da Sodom’un 120 günü, “rahatsız olmak nedir?” sorusunun cevabı olarak değerlendirilebilir. Cinselliğin ve şiddetin en iç kaldıran şekilde birleştirilebildiği film, aslında sağlam bir faşizm eleştirisi sunuyor.

Salo Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın desteğiyle İtalya’da kurulan bir kukla devletti. Mussolini’nin kurup yönettiği bu yeni ülkede geçen film, aslında Nazi faşizminin sonuçlarını ortaya döker gibidir. Bir grup burjuva ve aristokratın kendilerine 12-15 yaşlarında kız ve erkek çocuklar seçmeleri ve onları daha çok seks köleleri olarak kullanmaları etrafında şekillenen film, karakterlere birebir kurdurttuğu cümlelerle de derdini ortaya koyuyor. Pasolini, sansürlenen ve yasaklanan bu son filminden bir süre sonra dini ve politik görüşleri nedeniyle sahilde dövülmüş ve kafasının üzerinden arabayla geçilmiş halde cesedi bulunmuştur.

Der Siebente Kontinent (1989)

Michael Haneke’nin tarzını en iyi yansıttığı filmlerinden biri olan Der Siebente Kontinent yani Yedinci Kıta, aslında tam da bahsettiğimiz “gerçeklerden kaçış yok” temasını vurguluyor. Hayali bir yedinci kıtayı kaçıp kurtulmak adına arzulayan aile için bu kaçış, aslında ölümün kendisidir.

İzleyiciden herhangi bir farkı bulunmayan burjuva bir aile, bütün rutin işlerinden sıyrılarak geçmişlerini yok etmeye başlarlar. Bütün faturalar, belgeler, ev eşyaları, giysiler, küçük kızları Eva’nın karneleri, oyuncakları, çizdiği resimler kısacası evde ne varsa her şey parçalara ayrılır. Gerçek bir hikayeye dayanan filmde aile, izleyicinin gözü önünde her geçmişlerini, bugünlerini ve geleceklerini tek tek yok eden aile hep birlikte intihar eder. Marksist bir okumayla; kapitalist sistemin, içinde yaşadığımız tüketim toplumunun insanı kendine ve topluma yabancılaştırması şeklinde kısaca yorumlanabilecek olan film, bireyin meta fetişizminden sıyrılışını izleyiciye uzun uzadıya seyrettiriyor.

Crash (1996)

David Cronenberg’in en rahatsız edici filmlerinden biri olarak anılabilecek Crash, bir grup insanın arabalara ve arabaların çarpışma anına duyduğu cinsel haz konusu üzerinden yola çıkar. Bu grup, bir araya gelip ünlü araba kazalarını yeniden canlandırıp orgazma ulaşırlar. James Dean’in kazası filmde canlandırılan bir kaza olarak bu üzücü an’a izleyiciyi de ortak eder ancak izleyici bundan tuhaf bir zevk alan karakterlere yabancılaşır. Bu grupta toplumsal cinsiyet rollerinin de dışına çıkılabilmesine rağmen arabaların kavislerine yapılan vurgular kadın bedenini hatırlatır ve filmdeki yoğun cinselliğe rağmen vajinadan kaçınmak akla vagina dentata (dişli vajina) korkusunu getirir.

Das Experiment (2001)

Oliver Hirschbiegel’in yönettiği ve gerçek bir olay olan Stanford hapishane deneyinden -diğer adıyla Zimbardo olarak bilinen deney- esinlenilmiş bir film olan Das Experiment, bir oyun gibi başlayıp izleyiciyi insanın iktidar sahibi olma ve şiddet güdüleri arasında oldukça rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor. Peki neydi bu Stanford hapishane deneyi? 1971’de Philip Zimbardo tarafından gerçekleştirilen deney, bir grup öğrencinin rastgele gardiyan ve mahkum olarak ikiye ayrılmasının ardından deneklerin okulun bodrum katındaki sahte hapishaneye yerleştirilmesiyle gerçekleştiriliyor ve öğrencilerin davranışları gözlemleniyor. Deney 6. gününde kontrolden çıkması sebebiyle yarıda kesiliyor ve bir çok mahkum duygusal travma geçirirken gardiyanların bir kısmı ise gerçek sadistik eylem sergilemekten yargılanıyor. Bu deneyin sinemaya uyarlanmasıyla da izleyiciye, insanın değişiminin ya da hep olduğu kişiye dönüşümünün dehlizlerinde rahatsız edici bir yolculuğa çıkma imkanı sunulduğu söylenebilir.

Dogville (2003)

Lars Von Trier’in dehasını kanıtladığı filmlerden biri olan Dogville, hem izlenmesi hem de senaryosu açısından rahatsız edici bir film olarak değerlendirilebilir. Bir tiyatro sahnesi üzerinde bir köy mizanseni yaratan Lars Von Trier, herkesin evinin boyalarla çizilerek birbirinden ayrıldığı ve kimsenin kapısının olmadığı bir set ortaya koyuyor. Bu noktada film, yalnızca izlemek açısından bile alışkanlıklarımızın dışında bir yerde durduğu için izleyiciyi belirli bir süre rahatsız edebilir. Ancak bu anlatı tarzına uyum sağladıktan sonra bu köyde yaşananların sarsıcılığıyla baş başa kalacaksınız. Köye gelen yabancı bir kadını kabullenme, birlikte yaşama ve üzerinde hak iddia etme süreçlerinden geçen film, insanın iç dünyasındaki bütün rahatsız edici güdüleri ortaya koyuyor. Öteki olmanın zorluğuna bir de kadın olmanın ezilmişliği eklenince, bütün bir köyün bu “öteki kadın” üzerinde işlevsel ve cinsel olarak ne gibi haklar iddia ettiğine şahit olmanın rahatsız ediciliğinin yanı sıra bu olayların tanıdıklığı da bir kez daha irkilmenize sebep olabilir.

Taxidermia (2006)

Üç kuşağın 1. Dünya Savaşı’nda başlayan hikayesini anlatan ve bir György Pálfi filmi olan Taxidermia, içinde tiksindirici görüntüler ve olaylar barındırsa da; yönetmen bu görüntüleri yansıtmada o kadar başarılı ki, görüntülerin estetikliği bazen izleyiciye izlediğinin ne olduğunu unutturacak güzellikte. 1. Dünya Savaşı’ndan başlayıp günümüz tüketim toplumuna uzanan bu hikayede her karakter dönemin sisteminin bir yaratımı olarak izleyiciye sunulur, bu bakımdan eleştirel bir yaklaşımı olan film birçok okumaya açık bir şekilde izlenebileceği gibi salt iğrençliğin estetiği dilemmasına sunulan geçerli bir bakış olarak da izlenebilir.

Kynodontas (2009)

Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini yaptığı bir Yunan filmi olan Kynodontas, aslında yaşadığımız dünyanın küçük bir temsili olarak da yorumlanabilir. Aşırı korumacı bir babanın doğduklarından itibaren çocuklarını evin dışına çıkamayacaklarına inandırdığı temsili bir dünyada, bu imparatorluğu sürdürmek için ihtiyaç duyulan korku unsuru kedidir. Abilerinin dışarı çıktığı için, bir kedi tarafından parçalandığına inanan üç kardeş, evden dışarı çıkmayı akıllarına bile getirmezler. Dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir biçimde yetiştirilen üç kardeş, fiziksel yarışlara dayalı oyunlar oynar ve birinci olan etiket kazanır. Kapitalist dünyanın yarışlarının ve sonucunda kazanılan paranın bir temsili olarak da yorumlanabilen sahne, en çok etiketin erkek kardeşte toplanması ve eğlenceye onun karar vermesiyle toplumsal cinsiyet rollerini de vurgular. Ensest ilişkilerin ve akıl almaz şiddetin iç içe geçtiği noktada yer alan Kynodontas mutlaka izlenmesi gereken filmlerden biri olarak değerlendirilebilir.

Human Centipede (2009)

Hollandalı yönetmen Tom Six’in yönettiği ve senaryosunu yazdığı filmi Human Centipede yani İnsan Kırkayak, klasik bir Hollywood filmi gibi başlayan ancak çok farklı yönlere ilerleyen bir film. Arabaları bozulmuş, yağmurda ıslanmış iki Amerikalı kızın sadist bir doktorun eline düşmesiyle klişe bir şekilde başlayan film, doktorun esir aldığı Japon turistin de dahil edilmesiyle alıkonulan üç insanı birbirine anüs-ağız yoluyla bağlayıp insan kırkayak elde etme deneyiyle alışılmışın oldukça dışına çıkıyor ve izleyiciye tam bir rahatsızlık vaadinde bulunuyor. Bu sıra dışı deney dışında senaryonun doyurucu olmadığı söylenebilse de filmin vereceği rahatsızlık ve Dieter Laser’ın başarılı oyunculuğu tatmin edici olarak değerlendirilebilir.

Bonus : Funny Games (1997-2007)

Bir Haneke filmine zaten yer verilen rahatsız edici filmler listesinde bir başka Haneke filmi olan Funny Games de olması gereken filmlerden, 1997 ve 2007 olarak Funny Games ve Funny Games U.S olarak iki kez çekilmiş film, karakterlerin direkt olarak izleyiciyle konuşması bakımından da olaylara müdahale etme isteğini uyandırırken, ekran karşısında izleyicinin elini kolunu bağlıyor.


Ecem Şen

Ecem Şen

675 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →