Radyonun Büyülü Dünyasında Yolculuğa Çıkmanızı Sağlayacak 10 Film
İcat edildiği dönemden itibaren önemini koruyan radyo; insanlar için bir sığınak, bir eğlence, bir bilgi kaynağı işlevi görmüş ve günümüzün gelişen teknolojisine karşın ayakta durmayı başarmıştır. Görsellik barındırmaması ise iletişim araçları arasında farklı bir konuma getirmiş ve bir gizem unsuru olmasını sağlamıştır. Radyonun esrarengiz havasını beyazperdeye yansıtmakla kalmayıp sizi radyonun büyülü dünyasında etkileyici bir yolculuğa davet eden ve aralarında Radio Days ve The Boat that Rocked gibi yapımların bulunduğu 10 filmi sizler için derledik.
Radyonun Büyülü Dünyasında Yolculuğa Çıkmanızı Sağlayacak 10 Film
Play Misty for Me (1971)
Clint Eastwood’un hem yönetmenliğini hem başrolünü üstlendiği 1971 yapımı Play Misty for Me, bir radyo programcısı olan Dave Garver ve ona saplantı derecesinde hayran olan Evelyn Darper arasındaki ilişkinin çerçevesinde ilerliyor. Dave Garver, oldukça sevilen ve gece yaptığı yayınlarla ünlü olan bir radyocudur. Hayranı Evelyn Darper, her gece programı arayıp Garver’dan Erroll Garner’ın “Misty” parçasını çalmasını ister. Filmin adı ise “Play Misty for me” repliğinden gelmektedir. Evelyn karakteri sınır kişilik bozukluğundan muzdariptir ve saplantılı düşünceleri onu Garver’ı öldürmeye teşebbüs etmeye kadar götürür. 70’li yılların başlarında radyonun nasıl Hem psikolojik gerilimi hem de caz müziği doruklarına kadar hissedebileceğiniz Play Misty for Me, Clint Eastwood’un yönetmenliğini üstlendiği ilk uzun metrajlı film olmasıyla ayrı bir önem taşımaktadır.
FM (1978)
Scarface ve Chinatown gibi kült yapımların sinematografisinde imzası olan John A. Alonzo’nun yönetmenliğini üstlendiği 1978 yapımı FM, Los Angeles’ta yayın yapan Q-SKY adlı radyo istasyonunun hikayesini seyirciyle buluşturuyor. Radyonun yöneticisi ve program koordinatörü olan Jeff Dugan’dan yıllardır benimsediği yayın prensibini bir kenara atması ve reklamlara yer vermesi söylenir. Ardından programlarında Amerikan ordusu için reklam vermesi teklif edildiğinde Dugan bunu kaldıramaz ve istifa eder. Dugan’ın radyodan ayrılmasının ardından radyoda işine devam etmekte olan meslektaşları da harekete geçer ve herkesi dize getirecek bir eylem gerçekleşir. Olay örgüsü kadar müzikleri de ilgi çekici olan FM, adını bir Steely Dan parçasından almaktadır. Filmde Steve Miller Band, Tom Petty & The Heartbreakers, Boston ve Queen’in parçalarına da yer verilmesi filmin etkisini ve başarısını ikiye katlıyor.
Radio Days (1987)
Senaristliğini ve yönetmenliğini Woody Allen’ın üstlendiği 1987 yapımı Radio Days, Allen’ın çocukluğu ve radyonun “Altın Çağı”nı beyazperdeye aktaran nostaljik fakat bir o kadar da samimi bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Filmin ilk sahnelerinde, anlatıcı olan Joe karakteri, çocukluk yıllarında sıklıkla dinlediği ve onu etkileyen radyo programlarından kısaca bahsediyor. Sonrasında Rockaway Sahilinde yaşayan orta sınıf Yahudi-Amerikan ailesini ve hikayelerini anlatmaya koyuluyor. Film ilerledikçe ailedeki herkesin birbirinden oldukça farklı özellikler taşımasına rağmen tek bir noktada birleştiğini görüyoruz: Radyo. Joe’nun ailesi için radyo dinlemek gerçeklerin dayanılmaz yükünden bir kaçış niteliğinde. Onlar radyoyu dinlemekle kalmıyor; radyoyla yatıp radyoyla kalkıyorlar. Radio Days, Joe’nun orta sınıf ailesinin radyoyla olan bağını neşeli motifler eşliğinde yansıtmakla beraber; radyonun o dönemde insanların hayatlarında nasıl önem teşkil ettiğini de gözler önüne seriyor.
Good Morning, Vietnam (1987)
Yönetmenliğini Barry Levinson’ın üstlendiği ve başrolde Robin Williams’ı izlediğimiz Good Morning, Vietnam bir radyo programcısı olan Adrian Cronauer’in hikayesini konu alır. Düzene aykırı, idealist ve savaş karşıtı bir portre çizen Cronauer, Vietnam’da Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin radyosunda çalışmak üzere görevlendirilir. Good Morning, Vietnam savaş karşıtı temasının yanında, radyonun gücüne de dikkat çekmeyi ihmal etmez. Vietnam Savaşı Amerikan halkı için yıkıcı ve bunalımlı bir dönemi de beraberinde getirir ve insanları bu zor zamanlarla güldürebilen tek şey radyodur. Adrian Cronauer ve yaptığı programlar ilk günden itibaren Amerikan halkı için güvenli bir sığınak haline gelir. Cronauer, yasaklandığı halde programında rock’n’roll müziğe yer verir, Amerikan memurları dahil herkesle alay eder ve en önemlisi de sansürlenmiş bilgilerin gerçek halini halkla paylaşır.
Talk Radio (1988)

Yönetmenliğini Oliver Stone’un üstlendiği ve başrolde başarılı tiyatro oyuncusu Eric Bogosian’ın yer aldığı Talk Radio, Bogosian’ın aynı adlı tiyatro oyunundan esinlenerek beyazperdeye aktarılıyor. Talk Radio, Teksas’ta radyoculuk yapan Barry Champlain’in hikayesini ele alıyor. Barry dinleyiciler tarafından olumlu yorumlar alsa da, iğneleyici mizah anlayışı ve liberal siyasi görüşleri nedeniyle birçok kişinin nefretini kazanıyor. Bu durum popülerliğini artırıyor ve Barry sıradan bir radyocu olmaktan çıkıp “ulusal” bir figür haline geliyor. 1988 yapımı Talk Radio, radyonun kitleleri etkileyen bir güç haline gelmesinin yanında, kelimelerin gücünün ve ifade özgürlüğünün öneminin de altını çiziyor.
Airheads (1994)
Ödüllü film Heathers’ın yönetmeni olarak tanıdığımız Michael Lehmann’ın yönetmen koltuğunda oturduğu 1994 yapımı Airheads, üç üyeden oluşan “The Lone Rangers” adlı grubun bir radyoya demo kayıtlarını göndermesi ve reddedildiklerinde gelişen olayları konu alıyor. Ünlü olma hayallerini gerçekleştirmek isteyen üçlü, demolarının radyoda çalınmasını sağlamak için radyoyu basar. Macera tam da burada başlar; radyo programcısı demolarını çalmayı reddeder ve grup radyodaki herkesi “plastik tabancalarıyla” rehin alır. Geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz efsanevi müzisyen Lemmy Kilmister’ın kısa süreliğine de olsa rol aldığı sahne, Lemmy Kilmister ve diğer efsanelere yapılan göndermeler ve film boyunca dinlediğimiz rock melodileri Airheads’i rock ve metal müziğe tutkuyla bağlı olanlar için kült bir film yapan etkenler arasında yer alır. Brendan Fraser, Steve Buscemi ve Adam Sandler üçlüsünün performansı ise yadsınamayacak ölçüde başarılı.
Telling Lies in America (1997)
Bang Bang You’re Dead yapımından aşina olduğumuz Guy Ferland’ın yönetmenliğini üstlendiği 1997 yapımı Telling Lies in America, Amerika’ya yeni taşınan, kültüre ve yeni okuluna adapte olmakta güçlük çeken Karchy Jones karakterinin bir yarışma sayesinde Billy Magic adlı radyo spikeri ile tanışmasının ardından yaşananları beyazperdeye aktarıyor. Karchy, Billy Magic ile tanıştıktan kısa bir süre sonra idolü olarak gördüğü Billy Magic dahil kimsenin ve hiçbir şeyin düşündüğü kadar mükemmel olmadığını fark eder. Billy Magic hayatına girdiği andan itibaren radyocu olmayı aklına koyan Karchy, bunun kendisi için uygun olup olmadığından şüphelenmeye başlar ve film karanlık bir atmosfere bürünür. Telling Lies in America, radyonun gizemli dünyasının güzelliğini ve aynı zamanda karanlık yönünün çekici gelip insanları yanıltabileceği gerçeğini gözler önüne serer.
Private Parts (1997)
Betty Thomas’ın yönetmenliğini üstlendiği Private Parts, başına buyruk bir radyo sunucusu olan Howard Stern’ü konu alıyor. Stern’ün 1993 yılında yayınlanan ve çok satanlar listesine giren otobiyografik kitabı ile aynı adı taşıyan yapım, Stern’ün yükselişini ve onu bir fenomen haline getiren sıradışı programlarını anlatıyor. Howard Stern’ün gençliğini oynadığı yapımda, Ozzy Osbourne, Slash, Ted Nugent ve AC/DC gibi rock müzik tarihine damga vuran müzisyenlerin de yer alması Private Parts’ı hem eğlenceli hem de özel kılmayı başarıyor. Oyuncu kadrosunda Mart McCormack, Robin Quivers ve Paul Giamatti gibi isimleri barındıran Private Parts, radyoya ve rock müziğe ilgisi olanlar için ıskalanmaması gereken bir yapım olma özelliği taşıyor.
Talk to Me (2007)

Oyuncu kimliğiyle öne çıkan Kasi Lemmons’ın yönetmenliğini üstlendiği 2007 yapımı Talk to Me, Washington D.C’de radyo programı yapan ve eski bir hükümlü olan Ralph Greene’in hikayesini beyazperdeye aktarırken 60’lı ve 70’li yılları yansıtan başarılı bir dönem filmi niteliği de kazanıyor. Greene’in aktivist kimliği ve menajeri Dewey Hughes ile sürdürdüğü arkadaşlık ilişkisi filmin ana hatlarını oluşturuyor. Greene, programlarında eşit haklara sahip olma mücadelesi ve ifade özgürlüğü gibi birçok hassas konuya değiniyor ve halkın sesi oluyor. Kışkırtıcı ve alışılmış kalıplara meydan okuyan programları yüzünden tehlikeler ve tehditler peşini bırakmasa da, Greene kalbinden geçenleri söylemekte bir an olsun tereddüt etmiyor. Don Cheadle’ın etkileyici oyunculuğu Talk to Me’yi Talk to Me yapan başlıca etken oluyor.
The Boat that Rocked (2009)

Radyo ve sinema ilişkisini ele alma fikri aklıma düştüğünde kafamda beliren ilk film The Boat that Rocked oldu. Senaristliğini ve yönetmenliğini Richard Curtis’in üstlendiği The Boat that Rocked’ı radyoculuk ruhunu, radyonun birleştirici ve bütünleştirici niteliğini, müziğe tutkuyla bağlı olmayı ve bir yaşam biçimi haline getirmeyi en yoğun ve en samimi şekilde anlatan yapım olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Kadrosunda Philip Seymour Hoffman gibi bir efsaneyi barındırması ve müzikleri sayesinde farkında olmadan sizi etkisinden uzun süre çıkamayacağınız bir yolculuğa çıkarması The Boat that Rocked’ı sevme nedenlerimizden sadece birkaçı. Müziğin gücüne inanıyorsanız ve müzik hayatınızın vazgeçilmez bir parçasıysa, The Boat that Rocked asla kaçırılmaması gereken yapımların başında yer alıyor. Sizleri şimdiden uyarmakta fayda var; radyoya ilginiz olmasa bile bu yapımı izledikten sonra kendinizi o büyülü dünyanın içindeki bir radyocu olarak bulmak ve sadece David Bowie, Turtles ve The Beach Boys dinlemek isteyeceksiniz.
Gökçen Sena Duman
77 yazı · 1995 yılında Karabük’te doğdu. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Mütercim- Tercümanlık bölümünde lisans öğrencisi. Kendini 70’li yıllara ait hisseder. En büyük hayali ise The Boat That Rocked’ın büyülü dünyasındaki bir radyocu olmak.
Yazarın diğer yazılarını gör →






