Oyuncuların Kendilerini Canlandırdıkları 10 Başarılı Film!
Sinema filminin ekrana yansımasında en büyük payı olan oyuncular, aynı bedenle her filmde farklı bir karakterin, farklı bir kişiliğin içine bürünür. Kendilerinden farklı bir insanı canlandıran oyuncular, bunu yaparken de ellerinden gelenin en iyisini yaparlar ve o film için bir süreliğine başka bir insan olurlar. Ama bazı oyuncular vardır ki her oyuncunun elde etmesi zor bir şansa sahip olup filmlerinde kendilerini oynarlar. Senaryonun içerisinde kendi isimleriyle yer alan bu oyuncular önceki filmlerinden farklı olarak başka bir karaktere bürünmez ve kendilerinden tam anlamıyla bir şeyler katarlar. Bu noktada filme ilginçlik katan oyuncuları ekranda görmek ise izleyici için hoş ve güzel bir deneyim olarak akıllarda kalır. Bu listemizde ise performanslarıyla izleyenleri mest eden oyuncuların kendilerini canlandırdıkları 10 filmden oluşan seçkiyi sizler için hazırladık.
Oyuncuların Kendilerini Canlandırdıkları 10 Başarılı Film
Sunset Boulevard (1950)
Adını Los Angeles’ta yer alan ünlü bulvardan Sunset Boulevard; oyunculuk performanslarıyla, özgün senaryosuyla, yarattığı muazzam atmosferle ve Billy Wilder’ın muhteşem yönetmenliği ile sinema tarihinin en efsane filmlerinden biridir. 3 Oscar ödülünün sahibi olan film, senaryolarını satamayan ve parasız kalan Joe Gillis isimli bir senaristin sessiz filmler döneminde ün yapmış ama şimdi unutulmuş olan bir aktris olan Norma Desmond ile arasında yaşanan olaylar mercek altına alır. Eski borçlarını ödeyememesi üzerine alacaklılardan kaçıp Sunset Bulvarı’nda Norma Desmond’ın yaşadığı eve sığınmasıyla olayların başladığı film, Norma’nın eski ününü kazanması için senaryosunu kendisinin yazacağı bir film hazırlığında olması ile daha farklı bir hal alır. Senaryo yazımı konusunda Norma’ya yardım edebileceğini söyleyince Joe’nun evde yaşamasıyla başlayan süreç, ikili arasındaki ilişkiyi muazzam bir bakış açısıyla ekrana yansıtır ve ortaya izlemekten asla bıkmayacağınız bir filmin ortaya çıkmasına vesile olur. Norma Desmond’ı canlandıran Gloria Swanson’ın her replikte döktürdüğü ve müthiş bir oyunculuk sergilediği filmde, sinema tarihinin başarılı oyuncuları arasında yer alan Cecil B. DeMille, Buster Keaton ve Hedda Hopper kendilerini oynayarak filmde yer alırlar. Norma’nın oyuncu arkadaşları olarak filmde görünen bu oyuncuları sinema dünyasının en filmlerinden birinde kendilerini oynayarak görmemiz, biz sinemaseverler için müthiş bir deneyim.
Der Himmel über Berlin (1987)

Cannes’da “En İyi Yönetmen” ödülünü kazanan filmin yönetmenlik koltuğunda yol filmlerinin ustası olarak tanınan Yeni Alman Sineması’nın önemli isimlerinden Wim Wenders oturuyor. Wanders’ın senaryosunu önceki filmlerinden birlikte çalıştığı Peter Handke ile kaleme aldığı film; özgün müzikleriyle, siyah-beyaz ve renkli görüntülerin bir arada bulunduğu ilgi çekici atmosferiyle, başarılı oyunculuk performanslarıyla, senaryonun şiirsel tarzdaki monologlara sahip olmasıyla adından söz ettirmiş ve yönetmenin filmografisinde özgün tarzını yansıttığı filmler arasındaki yerini almıştır. Başrollerinde Bruno Ganz, Otto Sander, Solveig Dommartin ve Peter Falk’un yer aldığı film, savaş sonrası Almanya’sı ile modern Almanya’nın iç içe geçtiği bir atmosferde insanları gözlemleyen Damiel ve Cassiel isimli iki meleğin yaşadıklarını mercek altına alıyor. Film, yıllar boyunca insanlığın gelişimini gözlemleyen meleklerden Damiel’ın Marion isimli bir kadına aşık olması sonucunda ölümsüzlükten bıkarak insanların formuna dönüşmeye çalıştığı süreci inceliyor. Filmde Amerikalı aktör Peter Falk, kendisini oynayarak oldukça ilginç bir rolde karşımıza çıkıyor. Falk, Damiel gibi bir zamanlar melekken ölümlü olmayı seçerek insanların arasına karışan ve yaşamını bu formda devam ettiren bir sinema artistini canlandırıyor. Önemli bir role sahip olan Falk, usta oyunculuğunu kendisini canlandırarak harika bir biçimde ekrana yansıtmıştır.
New Nightmare (1994)
Geçen yıl aramızdan ayrılan ve korku sinemasına kazandırdığı önemli yapımlarla hafızalara kazınan Wes Craven’ın yönetmenliğini üstlendiği New Nightmare, kendisini üne kavuşturan A Nightmare On Elm Street serisinin 7. filmi olarak akıllarda yer ediniyor. Her ne kadar serinin 7. Filmi olarak bilinse de New Nightmare aslında yapısı ve konuyu ele alış şekliyle diğer filmlerden ayrı bir yerde duruyor. Freddy’nin filmlerden çıkıp gerçek dünyaya adım attığı filmde, 1991’de öldürülen Freddy’nin bu filmin senaryosunu beğenmeyip oyunculara ve yönetmene saldırmasını konu alıyor. Seride gerçek dünyaya adım atmasıyla insanlara korku dolu anlar yaşatan Freddy’i canlandıran Robert Englund filmin konsepti gereği kendisini oynayarak kariyerinde onu üne kavuşturan karakterin bu sefer tam anlamıyla ete kemiğe bürünmüş şekli ile filmde yer aldığını söyleyebiliriz. Robert Englund’ın yanında filmlerde Nancy karakterini canlandıran Heather Langenkamp da filmde kendisini oynayarak filme ilginç bir hava katıyor. Freddy’nin Nancy’den sonra oğluna musallat olduğu New Nightmare, film içinde film konseptini uygulayarak ilk 6 filmin film olup da bu filmin gerçek olduğu hissiyatını çok güzel bir şekilde izleyiciye aşılıyor. Filmde aynı zamanda daha önce serinin hiçbir filminde bulunmayan Wes Craven’ın da rol olması adeta bunu destekler nitelikte.
Mallrats (1995)
Adını alışveriş merkezlerinde toplanarak amaçsızca fazla zaman geçiren gençler için kullanılan bir deyimden alan Mallrats, beyazperdede ilginç yapımlarla adından söz ettiren Kevin Smith yönetmenliğinde izleyici karşısına çıkıyor. Kevin Smith’in aynı zamanda senaryosunu yazdığı film, kız arkadaşları tarafından aynı gün şutlanan iki kenar mahalle delikanlısı T.S. ve Brodie’nin sürekli yaptıkları gibi alışveriş merkezine gidip boş boş takılmak istemeleriyle yaşanan olayları konu alıyor. Kevin Smith’in diğer filmlerinde olduğu gibi eğlenceli geyik muhabbetlerinin ve absürtlüğün bolca kullanıldığı Mallrats, özellikle Star Wars, çizgi romanlar gibi gençliğe ait popüler kültür öğelerini güzel bir şekilde kullanmasıyla sıradan gençlik filmi olmaktan çıkıyor. bu noktada film, çizgi romanlara yer vermesinden dolayı Spider Man, Fantastik Dörtlü, X-Men, Daredevil, Hulk ve Iron Man süper kahraman karakterlerinin yaratıcısı aynı zamanda bu karakterlerin kendi filmlerinde cameo olarak yer alan Stan Lee gibi yaşayan bir efsaneyi filmde göstererek ona adeta saygı duruşunda bulunuyor. Stan Lee’nin filmde kendisini oynuyor ve filme girdiği andan itibaren bir dizi komik diyaloğun gerçekleşmesine olanak sağlıyor. Kevin Smith’in tarzını sonuna kadar yansıttığı Mallrats, ortalamanın üzerinde bir film olarak akıllarda yer ediniyor.
Being John Malkovich (1999)

Adından da anlaşıldığı üzere John Malkovich’in kendisini canlandırdığı Being John Malkovich, aktörün beyninin içine doğru ulaşmamıza imkan sağlıyor. Yönetmenliğini bu filmle ilk uzun metrajını çeken Spike Jonze’un üstlendiği, senaryosunu Charlie Kaufman’ın yazdığı filmde John Cusack, Cameron Diaz, Ned Bellamy, Mary Kay Place, Catherine Keener, Orson Bean gibi isimler ve tabi ki de John Malkovich yer alıyor. Kuklacı Craig’in yeni işinde tesadüfen şirketteki dosya dolabının arkasında bulunan bir tüneli keşfetmesiyle hikayesini oluşturan film, bu tünelin John Malkovich’in beynine açılma özelliği olmasıyla farklı bir hak alır. Komedi ve dram gibi türlerini bir arada barındıran film, atmosferini absürtlüğün sınırları zorladığı bir dünyada kurmasıyla fantastik diyebileceğimiz bir dünyanın kapısını bizlere aralıyor. Aşık olduğu Maxine’e bu durumu anlatan Craig’in aynı zamanda hırslarına yenik düşmesini de anlatan film, insan zihnine doğru bir yolculuk yaparak oluşturduğu olay örgüsünde karakterleri karikatürize bir şekilde beyazperdeye aktarıyor. Toplam 3 Oscar adaylığı bulunan, oldukça orijinal olan senaryosu ve kurgusuyla sinema tarihinde her zaman hatırlanacak bir film olan Being John Malkovich, alışılmış kalıpların dışında bir film izlemek isteyen insanlar için harika bir yapım.
Coffee and Cigarettes (2003)

Filmlerinde bir olay anlatmaktan çok yarattığı karakterlerin hikayesine odaklanan Jim Jarmusch’un yönetmenlik koltuğuna oturduğu Coffee And Cigarettes, birbirinden farklı 11 kısa hikayeden oluşarak çekirdek yapısını oluşturyor. Roberto Benigni, Steve Buscemi, Iggy Pop, Tom Waits, Cate Blanchett ve Bill Murray gibi oyuncular yer aldığı Coffee And Cigarettes, kahve ve sigara sembollerini kullanarak insan psikolojisi ve bunun sonucunda sergilediği davranışlar üzerine derinlemesine bir inceleme yapmamızı sağlıyor. Film, görünürde hiçbir ortak noktası olmayan ve dünyanın farklı yerlerinde birbirlerinden habersiz yaşayan insanların mercek altına alır. Projenin Cousin isimli bölümünde yer alan Cate Blanchett, çok az oyuncunun bunu gerçekleştirme şansına erişebileceği bir durumu yaşar. Yapımda hem iki karakteri birden canlandırır hem de bu karakterlerden birini kendisi oynar. Cousin bölümünde Cate Blanchett, Cate ve Shelly adlı kuzenleri canlandırır. Karşılıklı kahve ve sigara içip sohbet eden Cate ve Shelly ikilisinden ismi Cate olanı, Cate Blanchett kendisi oynar Shelly karakteri ise film için yaratılan bir karakter olarak hafızalara kazınır. Muhteşem oyunculuğu ile adından söz ettiren Cate Blanchett, bu yapımdaki performansıyla her rolün altından başarıyla kalkabileceğini bir kez daha kanıtlıyor.
Tristram Shandy : A Cock and Bull Story (2005)

İngiliz mizahının sonuna kadar hissedildiği filmlerden biri olan A Cock and Bull Story filminin yönetmenliğini 24 Hour Party People, 9 Songs filmleriyle tanınan İngiliz yönetmen Michael Winterbottom üstleniyor. Laurence Sterne’in The Life and Opinions of Tristram Shandy, Gentlemen isimli özgün romanından sinemaya uyarlanan film, bu romanı sinema filmi olarak çekmeye çalışan film ekibinin yaşadıklarını konu alıyor. Açılışı Tristram Shandy’nin kendi hayat hikayesini anlatmasıyla yapan filmde diğer karakterler sürekli araya girerek ondan rol çalar. İki üç dakika bu şekilde devam eden filmde Tristram Shandy’nin kendi doğumu anlatmaya başladığı bölümde yönetmen yardımcısının ‘Kes!’ diye bağırmasını duyarız ve bu noktadan sonra bir film ekibinin çalışanlarını görürüz. Film içinde film konseptini benimseyen filmde bu noktadan sonra oyuncular kendilerini oynarlar. Tristram Shandy’yi canlandıran Steve Coogan’ın filmin ilk beş dakikasında Tristram Shandy’yi oynayıp daha sonra kendisini oynaması filmin konseptini daha da ilginçleştirir. Rob Brydon, Keeley Hawes gibi oyuncular da tıpkı Steve Coogan gibi kendilerini canlandırır. Tabi film bütün bunları ekrana yansıtırken İngiliz mizahının nükteli ve alaylı anlatımından sonuna kadar yararlanır. Aynı zamanda 25. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülü kazanan film İngiliz sinemasından harika bir film izlemek için biçilmiş bir kaftan.
Looking for Eric (2009)
Geçtiğimiz günlerde yönetmenliğini üstlendiği son filmi I,Daniel Blake ile Altın Palmiye ödülünü ikinci kez kucaklayan Ken Loach’ın yönetmenlik koltuğuna oturduğu 2009 yapımı Looking for Eric, Manchester United’ın 1997’de futbolu bırakan Fransız forveti Eric Cantona’yı hayallerinde gören ve halüsinasyonlarla ona bürünen postacı Eric’in hayatındaki iniş çıkışları anlatır. Eric karakterini bizzat Eric Contana’nın canlandırdığı filmde Ken Loach, olayları gerçekçi bir bakış açısı ile ele alarak komedi ve dram öğelerinin başarıyla harmanlar. Aynı zamanda arkadaşlık üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olma özelliğini taşıyan Looking for Eric, hayatının bir çok evresinde hatalar yapan postacı Eric’in halüsinasyonlar sonucunda Eric Contana ile diyalog halinde olması ve bu diyaloglardan ders çıkararak kendine, hayatına çeki düzen vermesini çok güzel bir ton yakalayarak izleyiciyi de sıkmayacak ölçüde ele alır. Kariyerinde Elizabeth, Les enfants du marais, The Salvation gibi yapımlarda yer alarak oyunculuktaki rüştünü ispatlayan Eric Contana’nın başarıyla canlandırdığı oyunculuk performası filmin her karesinde kendisini hissettiriyor. Ana karakterden dolayı futbol konusunu ele alan film, bunun yanında futbolun sadece futbol olmadığını, strateji oyunu olan futboldan hareketle hayatın her alanında strateji uygulayabileceğimizi gösteren bir yapımdır.
I’m Still Here (2010)
Casey Affleck tarafından yönetilen I’m Still Here isimli kurmaca bu belgesel tanıtımını diğer filmlerden farklı olarak alışılmışın dışında bir formda yapıyor. Mockumentary formatında çekilen I’m Still Here hikayesini Oscar’a 3 kez aday gösterilen Joaquin Phoenix’in 2008 yılında katıldığı bir etkinlikte oyunculuğu bırakıp rap müzik yapacağını açıklamasından alıyor. Belgeselde oyuncunun bu açıklamasının ardından başlayan süreci konu ediniyor. Bu açıklamasıyla gündeme bomba gibi düşen Joaquin Phoenix’in katıldığı televizyon programlarında bir hip-hop starı gibi davranması, saçını uzatması, sakal bırakması gibi geçirdiği değişimler sonucunda sonucunda gerçekten oyunculuğu bırakıp bırakmadığına dair birçok tartışmayı beraberinde getiren bu durum tam iki yıl boyunca devam ediyor ve bu sürecin kayda alınmasıyla I’m Still Here belgesel oluşuyor. Belgesel tanıtımını yapmak için böyle bir yol izlendiğinin açıklanmasının ardından Joaquin Phoenix adına dair gördüğümüz her şeyin aslında bu belgesel için olduğunu öğrenmemiz gerçeğiyle bizi baş başa bırakıyor. Kariyerinde birçok başarı sağlamış Joaquin Phoenix’in oyunculuğu bırakmadığını öğrenmemiz yüreğimize su serperken Phoenix’in rolünü çok iyi bir şekilde benimsediğini görüyoruz. Bu belgeseli izledikten sonra tam anlamıyla Joaquin Phoenix’in çok iyi bir metot oyucusu olduğunu anlıyoruz.
This Is The End (2013)

2013 yılının gişede en başarılı işlerinden biri olan This Is the End filminin yönetmenliğini aynı zamanda senaristliğini Superbad , Pineapple Express gibi filmlerin senaristi Seth Rogen ve Evan Goldberg ikilisi üstleniyor. 2000’li yıllarda Amerikan sinemasında belden aşağı esprilere yer veren, çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışıp kalmış büyüyemeyen erkekleri hikayenin merkezine yerleştiren Judd Apatow’un komedi ekolünden gelen Seth Rogen ve Evan Goldberg, ellerindeki klişe hikayeyi iyi bir şekilde kullanarak izlenmesi keyifli bir film ortaya çıkartıyorlar. Kıyamet günü tehlikesi ile karşı karşıya kalan arkadaşlar arasında yaşanan rekabet olgusunun anlatıldığı filmin en büyük kozu ise Seth Rogen, James Franco, Jonah Hill, Jay Baruchel, Danny McBride, Emma Watson, Michael Cera gibi birbirinden ünlü oyuncularının kendilerini oynaması. James Franco’nun evinde düzenlediği partide bir araya gelen bu ünlüler, kıyamet günüyle karşı karşıya kalınca içlerindeki hayatta kalma içgüdüsünü ortaya çıkararak birbirinden komik olayların yaşanmasına neden oluyor. Filmde irili ufaklı rollerde gördüğümüz bu ünlüler kendileriyle çok rahat bir şekilde dalga geçerek büyük bir cesaret örneği sergiliyor ve bu durum filmin mizah dozunu üst seviyelere çıkartıyor. This Is the End, filmde yer alan ünlülerin oyunculuklarını beğeniyorsanız izlemeniz için tam size göre bir film.
Sıla Şahinöz
3338 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →




