· 13 dk okuma

Örnekler Üzerinden Film Dili İle Anlam Yaratmak

Örnekler Üzerinden Film Dili İle Anlam Yaratmak

Nasıl ki edebiyatta bir hissi ya da olayları anlatmanın birçok yolu ve bu anlatımlar için kullanılan bir dolu teknik varsa; sinemada da film dili dediğimiz anlam yaratma süreci vardır. Sinemada göstergelerle anlam yaratma biçimi olan film dili filmlerin seyircilerine anlam iletmekte kullandıkları yöntemleri ortaya koyar. Anlatılan hikayelerden kullanılan göstergelere, kamera hareketlerinden kompozisyon tekniklerine, ses kullanımından çeşitli kurgu biçimlerine, çekim açılarından kameranın konumuna dek tüm bileşenler ve estetik ögeler filmlerin bizlerle nasıl iletişim kurduğunu anlamamızın anahtarlarıdır. Kimi yönetmenler mizansen yani oyunculuk, kostüm, makyaj, dekor, ışık gibi ögelerle kimileri ise kadraj, çekim ölçekleri, çekim hızı, çekim açısı ve kamera hareketleri gibi sinematografi inşasıyla film dili oluşturarak bir sahnenin kurulumundan çıkaracağımız muazzam anlamlar yaratırlar.

Bazen de renkler film diline öyle bir anlam atfeder ki tüm bir filmi bu renklerin değişkenliği üzerinden anlamlandırmak mümkün olur. Örneğin Wes Anderson’un tüm o pastel tonlu renk tercihleri filmlerinin gizil anlamlarını içinde barındırır. Aynı şekilde farklı ses ve görüntü kurgusu tercihleriyle zaman ve mekanı iç içe geçiren ya da zaman ve mekan algılarımızda çok büyük sıçramalar yaratan filmlerin yarattığı mucizevi anlamları aklımıza getirecek olursak; Stanley Kubrick’in başyapıtlarından biri olan 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey’de havaya atılan kemiğin uzay gemisine dönüşerek zamanda ve mekanda yarattığı sıçramanın anlamı daha iyi anlaşılır. İşte tüm bu detaylar ve yönetmenlerin film dili yaratmadaki tercihleri filmlerin anlamlarını çözmemiz için son derece önemlidir ve ileride film çekmek isteyen yönetmen adayları için de öğretici niteliktedir.

Tüm bu bilgiler ışığında konuyu daha iyi anlayabilmemiz için örnek teşkil edecek bazı filmlerin sinemada anlam yaratmak için kullandıkları film dillerine bakmaya başlayabiliriz.

Not: Bu noktada özellikle film yapmak isteyen arkadaşlara, naçizane olarak, film diliyle anlam yaratmanın temellerini ortaya koyan yapıları ve hem yol gösterici hem de başucu nitelikleriyle Gustavo Mercado imzalı Sinemacının Gözü: Sinemada Kompozisyon Kurallarını Kullanmayı (ve Yıkmayı) Öğrenmek ve John Marland imzalı Film Dili kitaplarını önerebilirim.

The Searchers (1956) – John Wayne

Hollywood özellikle western türünü bir ulusun – ABD ulusunun- kuruluşunun miti olarak inşa eder. Western deyince hemen herkesin aklına gelebilecek bir film olan John Wayne imzalı The Searchers işte tam da bu ulus inşa etme mitinin en saf işlerinden biridir. Uzun süre belirli bir yerde kalamayan ve özgürlüğüne oldukça düşkün biri olan Ethan Edwards (John Wayne) karakteri Kızılderililere karşı büyük bir nefret beslemektedir ve yıllarca Amerikan İç Savaşı’nda askerlik yapmıştır. Ethan bir ara Texas Muhafızları’nın oluşturduğu geçici bir birliğe katılarak Komançilerin peşine düşer. Döndüğünde ise Kızılderililerin eve baskın yapıp kardeşini ve karısını öldürerek yeğenini kaçırmış olduklarını görür. Kızılderililerin kaçırdığı yeğenini aramak için yollara düşen Ethan’ın yıllar süren bu arayışı onu harekete geçiren amacı gittikçe daha tartışmalı bir hale getirmeye başlar. Çünkü Ethan’ın kalbi Kızılderili nefreti ile doludur ve uzun bir süre Kızılderililerin arasında kalmış bir beyazın saflığını muhafaza edemeyeceği için artık onun da bir Kızılderili sayılması gerektiğini düşünür.

Bu noktada aşağıda göreceğiniz filmin son sahnesi Ethan karakterinin analizi için büyük önem arz eden bir film diliyle inşa edilir. Ethan sonunda yeğenini bulur ve kurtarır; ama yeğenini Teksas’taki evlerine getirdiğinde evin kapısından içeri adım atmaz. Bu noktada Wayne iç ve dış mekanı karakterin analizi için bir tür özgürlük sembolü olarak kurar. İç mekan karanlıkta kalırken kadraj içi kadrajlar içinde ve aydınlık dış mekanda gördüğümüz Ethan ışıklar içinde yoluna devam eder. Bu çerçeve içi kompozisyonlardan ve aydınlık-karanlık, iç-dış ayrımından yola çıkarak çerçevenin içinde ve dışında resmedilen dünyaların birbirlerinden farklılık gösterdiğini ve Wayne’nin anlatım diliyle Ethan’ın özgür dünyayı seçtiğini söyleyebiliriz.

Raging Bull (1980) – Martin Scorsese

Bir Martin Scorsese harikası olan Raging Bull – Kızgın Boğa; orta siklet bir boksör olan Jake La Motta’nın dizginlenemez kariyer hırsının kendi hayatına olan etkilerine odaklanır. Her zaman, her yerde en iyi olmak için korkutucu ve kaygılandırıcı aşırı bir hırs barındıran La Motta’nın agresif karakteri sadece ringlerde değil; ring dışındaki özel hayatında da oldukça baskındır. Bu sebeple önce kariyerini yok etmeye başlayan La Motta diğer taraftan da tüm yakın çevresini bir bir kaybetmektedir. Bir yükseliş ve düşüş hikayesi olan Raging Bull, siyah beyaz anlatı yapısıyla ve hem Martin Scorsese’nin muazzam yönetmenliği hem de Robert De Niro’nun sinema tarihine geçen performansıyla hafızalarımıza kazınan bir başyapıt haline gelir.

Scorsese, henüz açılış sahnesinde (hatta jenerikte) karakterimizi bizlere öyle bir film diliyle tanıtır ki, bu sahne yönetmen olma hayali kuran herkese ders verici niteliktedir. Klasik müzik ve slow motion anlatım tercih ederek epik bir giriş yapan Scorsese kamerasını ringin dışında konumlandırarak, karakterini hem ringin içine hem de hapishane parmaklıklarını çağrıştıran ring iplerinin yarattığı atmosferle bu eğlence dünyasının içine hapseder. Arka plandaki özne, yani boşluğa yumruklar savuran boksör imajı; esas kavgası kendiyle olan bir karakteri betimlemek için sinemanın görüntülerle anlam yaratma mucizesinin en büyük kanıtlarından biri olur.


Terminator 2: Judgement Day (1991) – James Cameron

Yıllar içerisinde uzun bir seriye dönüşecek olan Terminator efsanesi, James Cameron tarafından 1984 yılında çekilen serinin ilk filmi The Terminator ile bilimkurgu türüne yeni bir soluk getirir. Başrollerde Arnold Schwarzenegger ve Linda Hamilton’ı biraraya getiren serinin ilk filmi; 2029 yılının kıyamet sonrası Los Angeles’ında Skynet adlı yapay zeka ürünü bilgisayar sisteminin, 1990’larda büyük bölümünü yok ettiği insan ırkının kurtulmayı başaran direnişçilerine karşı savaşmasını konu alır. Direnişçiler Skynet’e karşı başarıya ulaşmadan hemen önce Skynet savaşçı Terminator’lerinden birine zamanda yolculuk yaptırarak onu geçmişe göndermeyi başarır. Terminator’ün görevi direnişçilerin başı olan John Connor’ın annesi Sarah Connor’ı öldürmektir. Serinin bu ikinci filminde ise John Connor makinelere karşı insan direnişinin lideri konumundadır. Onu 2029 yılında yok edemeyen makineler şimdi yok edemedikleri düşmanlarını geçmişte yok etmeyi denemeye karar verirler ve John’un 10 yaşında olduğu döneme bir yok edici makine yollarlar. Buna karşılık John da o dönemde kendisini korumak için daha önce annesini öldürmek göreviyle geçmişe yollanan yok edici makinenin daha üst bir modelini geçmişe yollar. İki yok edici makine arasında John Connor için büyük bir mücadele başlar.

İlk filmde John’un annesi Sarah’yı öldürmekle görevlendirilen Terminator ikinci filmde iyilerin safına geçmiştir. Terminator 2: Judgment Day ise karakterin bu dönüşümüne dikkat çeken bir film dili inşasıyla açılır. Henüz açılış sahnesinde çırılçıplak şekilde kadraja giren karakterimizin bu çıplaklığı onun yeniden doğuşunu simgeler. Ama James Cameron bu dönüşümü seyirciye hemen vermez. Çünkü ikinci filmde iyi adam olan karakterimize kötü adam, kötü adam olan karakterimize ise iyi adam kostümü giydirerek seyirciyi yanıltmak ister. Kostüm seçimleri yani mizansen film diliyle anlam yaratmada önemli bir rol üstlenir.

 

Se7en (1995) – David Fincher

Yine bir açılış sahnesi ve karakter tanıtımı için oluşturulan film dili ile karşınızdayız. Bir David Fincher başyapıtı olan Se7en’dan ne kadar övgüyle bahsetsek azdır. Oyunculuklardan hikayesine, sinematografisinden gerilim yüklü atmosferine hemen her şeyiyle gerçek bir kült olan Se7en; dünyayı yedi ölümcül günahtan temizlemek için seri cinayetler işleyen bir katilin ve onun peşindeki iki dedektifin kedi-fare oyununu ekranlara taşır.

Henüz daha jenerikte karakterlerimizin tanıtımıyla giriş yapan Fincher onlarla ilgili çok özel detaylara tanık olmamızı sağlar. Önce oldukça titiz birine ait olduğu belirgin olan geleneksel dekoratif nesnelerle dizayn edilmiş bir evin içinde buluruz kendimizi. Morgan Freeman tarafından canlandırılan Dedektif Somerset karakteri aydınlık bir kişiliğe sahip olduğu vurgusu için beyaz bir kadrajla verilir. Yine aynı karakter mutfağa geçer; uzakta konumlandırılan kamera ve mutfaktaki nesnelerin birleşimiyle kadraj içi kadrajların içinde karşımıza çıkan Somerset çerçevenin içine hapsedilmiş bir karakter imajı çizer. Işık tercihiyle perdelerin üzerine düşen gölgeleri hapishane parmaklıklarına dönüştüren Fincher, daha sonraki sahnelerde de aynı film dilini kullanarak içinde yaşadığımız bu dünyanın bir tür hapishane olduğu vurgusu yapar. Ardından büyük bir titizlikle kravatını bağlayan, komodinin üzerine büyük bir muntazamlıkla konmuş eşyalarını tek tek alan ve yatağın üzerinde duran ütülü kıyafetlerini giyen Somerset yeni görevi için hazırdır ve bu küçük detaylar onun titiz ve eski usül bir dedektif olduğunu anlatır. Aynı komodinin üzerinde duran metronom bir iki sahnede daha karşımıza çıkacağı için önemli bir detaydır; çünkü o bir düzen ölçüsüdür. Dışarıda kaotik bir ortam vardır ve Somerset karakteri o dünyadaki kaosu bastırıp, kötülükle mücadele edip kendi düzenini inşa etmeye çalışan bir karakterdir. Brad Pitt’in canlandırdığı Dedektif Mills karakteri ise ütüsüz ve yakası bir tarafa kaymış gömleği ve gevşek bağlanmış kravatı eşliğinde karşımıza çıkar ve Fincher bu anlatım diliyle her iki karakterimizin birbirinden ne denli zıt olduklarının vurgusunu yapar. Film genelinde kadraj içi kadrajlarla dış dünya ile iç dünyanın farkını ortaya koyan Fincher bu anlatım diliyle klostrofobik bir atmosfer yaratmayı başarır.

 

In the Mood for Love (2000) – Wong Kar Wai

Tüm zamanların en iyi aşk filmlerinden biri olarak sinema tarihine damga vuran Wong Kar Wai imzalı In the Mood for Love – Aşk Zamanı birbirlerine deliler gibi aşık ve tutkuyla bağlı kapı komşuları Bayan Chan ve Bay Chow’un hikayelerine odaklanır. Her ikisinin de eşleri onları birbirleriyle aldatmaktadır ve hem Bayan Chan hem de Bay Chow eşleri gibi evliliklerine sadakatsizlik yapmama konusunda hem fikirlerdir. Fakat ikilinin arasındaki arkadaşlık, karşı konulması pek mümkün olmayan çekim gücünün de etkisiyle birbirlerinin tenlerine dokunmadan geçen zaman içerisinde başka bir boyuta evrilir, büyür ve kendilerinden taşar.

İşte aşağıdaki sahnede kullanılan film dili tüm bu karşı konulamazlığı zaman olgusuyla harmanlayarak ortaya koyar. Wong Kar Wai, baskın bir müzik kullanımı, zamana atıfta bulunan kostümler ve elbette bilinçli bir tercih olarak slow motion çekim ile zaman duygumuzla oynar. Daraltılmış şekilde verilen kadrajlar ise ana karakterlerimizin kapana kısılmışlığını, birbirlerine karşı koyamayışlarını ve aralarındaki tutkuyu yansıtırken; bu sahneyi oluşturan tüm bileşenlerin (ışık, kostüm, kadrajlar, müzik vb.) yarattığı anlam In the Mood for Love’ı modern bir klasik haline getirir.

 

Far From Heaven (2003) – Todd Haynes

Tıpkı Wes Anderson gibi Todd Haynes de filmlerinin anlatı yapısını renk skalasının çeşitliliği, pastelliği ve ışık kullanımı üzerine inşa eder. Nitekim Haynes’in 2003 yapımı filmi Far From Heaven bu abartılı renk kullanımı ve ışığın başat öge olduğu mizansen yapısıyla farkını ortaya koymuş bir yapımdır. 1950’li yılların Amerika’sında, sakin ve sessiz bir hayat süren Whitaker ailesi Connecticut’taki bir banliyö evinde herkesin imrendiği mutlu bir hayat tablosu çizmektedir. Ancak Cathy, bir gün kocasına akşam yemeği götürmek için geldiği ofiste inanılmaz bir manzara ile karşı karşıya kalır. Kocası Frank’i başka bir erkekle beraber öpüşürken yakalamıştır. Aralarında bu konuyu hiç konuşmayan ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam eden ikili, gitgide birbirlerinden uzaklaşmaya başlar. Kendini yalnız ve mutsuz hisseden Cathy bahçıvanları Raymond ile dostane bir ilişki geliştirir. Fakat evli ve beyaz bir kadının bekar ve siyah bir erkekle olan bu yakınlaşması çevredeki insanların olumsuz tepkilerine yol açacaktır.

Beyaz ve heteroseksüel sistem eleştirisini konu alan filmde farklılık olarak açığa çıkan ve çoğunluk tarafından ötekileştirilen siyah ırk ve homoseksüel yönelimdir. Çevresindeki sosyal ve toplumsal baskıya rağmen ayakta kalmaya çalışan Cathy karakterinin dönüşümü ise filmin ana dinamiğini oluşturur. Bu anlamda karakterlerin üzerlerine giydikleri kıyafetlerin renklerinden (hep aynı renkleri giyen kadınlar gibi) iç mekanlardaki ışık kullanımına dek hemen her tercih bir tür dönüşümün habercisi olarak okunabilir. Aşağıdaki iki film karesi ise bu dönüşümlerden birini açığa çıkarır. Eşcinselliğini henüz kabullenemeyen Frank bir iş çıkışı kendini hiç bilmediği bir barda bulur ve bu çerçevenin içinde yer alan ve Frank’in etrafına düşen renk cümbüşü -ki LGBTİ’nin benimsediği gökkuşağı sembolü üzerinden okuyacak olursak- karakterimizin eşcinsel dönüşümünü açığa çıkarır.

far-from-heaven-filmloverss far-from-heaven-2-filmloverss

Caché (2005) – Michael Haneke

Filmlerinde çoğunlukla modern toplum insanının problemlerini, bunalımlarını, iletişimsizliğini, psikolojik buzlaşmasını çıplak bir gerçeklikle anlatmayı tercih eden Avusturyalı yönetmen Michael Haneke, yaptığı filmleri “kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler” olarak tanımlar. Nitekim Haneke; Benny’s Video’dan Code Unknown’a, The Seventh Continent’ten Caché’ye hemen her filminde seyirciyi huzursuz ve rahatsız hissettirmek için elinden geleni yapar. 2005 yapımı Caché ile Haneke bizleri entelektüel bir Fransız burjuva ailesinin son derece sıradan ve sakin görünen yaşamına dahil eder. Filmde bu ailenin sakin, sorunsuz ve steril görünen hayatlarının kendilerine gönderilen gizli kamera görüntüleri ve bir takım tedirgin edici çizimlerle bir anda altüst oluşu anlatılmaktadır.

Film ailemizin evinin dış cephesini görüntüleyen uzun bir tek çekim sahnesiyle açılır. Ne olduğunu veya ne olacağını merak ettiğimiz dakikalar boyunca kadraja çarpıcı hiçbir şey girmez. POV (point of view) dediğimiz karakterin bakış açısından tek bir çekimle açılan film gerçeği olağanca çıplaklığı ile yansıtma gayretinde olan bir yönetmenin bizleri bir şeylere tanıklık etme gayretidir. Aynı sahne akmaya devam ederken görüntülerde kayda değer “hiçbir şey” olmadığından bahseden ilk konuşmaları duyarız. Özünde Fransız-Cezayir meselesine atıflarda bulunan filmin açılış sahnesindeki bu film dili, bir şeylere tanık olduğumuzu; fakat bunları irdelemediğimizi, baktığımız şeyleri görmediğimizi sorgulatan bir anlam yaratır.

 

Children of Men (2006) – Alfonso Cuarón

Zamansal ve mekânsal anlatıdaki gerçeklik hissini arttırmak için kullanılan plan sekans yönteminin en iyi örneklerinden biri olan Children of Men; Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un en iyi işlerinden biri olarak hafızalarımıza kazınmıştır. 2027 yılında kaosun hüküm sürdüğü distopik bir dünyada insanlık artık üreyememektedir. İnsan soyunu devam ettiren en genç kişi ise 20 yaşındadır. Theo Faron adındaki eski bir aktivist ise artık hayattan ümidini kesmiştir ve devlet memuru olarak çalışmaktadır. Theo bir gün başına çuval geçirilip kaçırılır ve kendisini aktivizm zamanlarından birlikte çalıştığı eski arkadaşlarının karşısında bulur. Ondan çok önemli bir görevde yardımcı olmasını isterler. Theo bu görevi kabul etmek istemez ama kendisine verilen bu görev dünyanın kurtuluşunun sırrını da kendi içinde barındırmaktadır. Bu kaos ortamında kendi hayatı pahasına korumakla yükümlü olduğu kadını korumak için elinden geleni yapmak zorundadır.

Cuarón dönemin distopik savaş atmosferini bizlere de hissettirmek için kesmelerin çok az olduğu, plan sekanslarla desteklenen bir film dili tercih eder. Aşağıdaki videoda göreceğimiz altı buçuk dakikalık plan sekans, silahların susmadığı, insanların durmadan öldüğü, soğuk ve karanlık renk tercihleri ile güçlendirilen distopik atmosferi; karakterlerimizi ve olayları takip eden dinamik, sallanan ve sürekli ilerleyen bir kamera sayesinde bizlere de canlı olarak sunulur. Cuarón bu anlatım tercihi ile birebir olarak bize de o anı ve mekanı yaşatır.

 

The Bourne Ultimatum (2007) – Paul Greengrass

Aksiyon türünün en iyi örneklerinden biri olan The Bourne serisinin üçüncü filmi olan The Bourne Ultimatum dinamik kurgulu bir film dili anlatısıyla hikayenin aksiyon yüklü atmosferini taşımada çok önemli bir işleve sahiptir. Jason Bourne Amerika’nın kirli oyunlarına alet ettiği ajanlardan sadece biridir. Tüm dünyadan gizli yürütülen bir projenin kobayı olan ajan, büyük bir zekaya ve üstün derecede bir savaşma yeteneğine sahiptir. Serinin bu üçüncü filminde, Jason Bourne kaybolan geçmişinin izini sürmeye devam etmektedir. Hafızasının en ücra köşelerinde canlanan parçalı hatıraları birleştirip kim olduğunu öğrenmeye çalışan Bourne, bu süreçte peşinde olan ‘yaratıcılarından’ kurtulamayacaktır. Bu üstün yeteneklere sahip olan ajanı bir an önce ele geçirmeye çalışan yetkililer, Bourne’u geçmişinden alıkoymaya çalışmaktadır.

Yaklaşık üç buçuk dakika kadar süren ve filmin en hayati sahnelerinden biri olan bu sahnedeki gerilimli atmosferi, yoğun geçen kaçma kovalamaca halini ve hikayedeki dinamizmi inşa etmek için sürekli değişen kamera hareketleri, sık sık yapılan kesmeler ve zoomlar ile destekleyen yönetmen Paul Greengrass kurgunun film dili ile anlam yaratmadaki gücünü başarıyla ortaya koyar.

 

11’e 10 Kala (2009) – Pelin Esmer

Sırada bir ses kurgusunun film dili üzerindeki anlam yaratımına bakacağımız bir yerli yapım var. Pelin Esmer tarafından yazılıp yönetilen 2009 yılı yapımı 11’e 10 Kala filmi tutkulu bir koleksiyoncu olan Mithat Bey ile kapıcılık yapan Ali’nin hikayesini anlatır. Mithat Bey için İstanbul kendi koleksiyonu kadar sınırsız, Ali için ise kapıcısı olduğu Emniyet Apartmanı ve yakın çevresiyle sınırlıdır. Apartmanın diğer sakinleri deprem endişesi ve daha değerli bir eve sahip olma tercihiyle binayı yıkıp yeniden inşa etmek isteyince, Mithat Bey’in koleksiyonları uğruna verdiği savaşların en zorlusu başlar. Artık apartman, yalnız yaşayan bu iki adamın ortak kaderi haline gelir. Koleksiyonun devamlılığı için başlayan ilişkileri, Mithat Bey’in Ali’ye İstanbul’u devretmesiyle farklı bir boyuta geçer ve birbirlerinin kaderlerini farketmeden değiştirdikleri bir noktada biter.

Filmin ilk altı dakikasında yer alan sahneye dikkatle baktığımızda filmin anlatım diline çok büyük bir etki eden bu dakikaların hem Mithat Bey’in karakterini hem de bu ikilinin İstanbul tutkularını anlamada ne denli büyük bir işlevi olduğunu görürüz. Mithat Bey İstanbul’un Tarihi Yarımada’sında dolanır ve biz de onunla birlikte İstanbul’un seslerini, gürültülerini, imajlarını yeniden görme ve duyma fırsatı yakalarız. Biraz zaman sonra Mithat Bey yaşadığı apartmana ve eve giriş yapar ve bizleri inanılmaz bir koleksiyon görüntüsü karşılar. Bu noktada iç mekan ile dış mekan atmosferini birleştirmek için ses köprüsü inşa etme tercihinde bulunan Pelin Esmer dış mekanın (yani İstanbul’un) sesini iç mekana taşıyarak tüm bu koleksiyonların tıpkı İstanbul gibi tarihi bir yaşanmışlıkla, hafızayla dolu olduğuna ve tam da bu yüzden çok özel olduklarına dikkatleri çeker.

 

 

 


Gizem Çalışır

Gizem Çalışır

333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →