· 7 dk okuma

Orijinalinden Daha İyi Olan 10 Yeniden Çevrim!

Orijinalinden Daha İyi Olan 10 Yeniden Çevrim!

Sinema dünyasında yeniden çevrimler genellikle orijinal yapımlar kadar ilgi görmez hatta beğenilmez. Zira yaratıcılıktan yoksun oldukları düşünülen bu yapımlar ‘taklitler aslını yaşatır’ damgasını yemekten hiçbir zaman kurtulamaz. Bunu bir genelleme haline dönüştürmek de sonu gelmeyen bu tartışmanın en büyük kaynağı olmaktan kurtulamıyor haliyle. Ancak yeniden çevrimlerin; yapıldığı döneme, senaryonun kaleme alınma biçimine, oyuncuların performanslarına, iki yönetmen arasındaki nüanslara göre şekillendiğini unutmamak gerek. Biz de bu vesileyle orijinalinden daha iyi olan 10 yeniden çevrimi sizler için derledik.

Orijinalinden Daha İyi Olan 10 Yeniden Çevrim!

True Grit

true-grit-filmloverss

Henry Hathaway’in yönetmenliğini üstlendiği 1969 yapımı True Grit’in bir klasik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Başrolde yer alan John Wayne’in performansıyla Oscar’ı kucaklaması bile ilk filmi, Coen Kardeşlerin 2010’da yeniden beyazperdeye taşıdığı True Grit’in gölgesinde kalmaktan kurtaramıyor. Bu noktada Wayne’in canlandırdığı Rooster Cogburn karakterine yeniden hayat veren Jeff Bridges’in katkısı yadsınamaz elbette ki. Gelgelelim, yeniden çevrimin başarısının arkasındaki tek sebep olarak ne sadece yönetmenleri ne de Bridges’in performansını gösterebiliriz; zira Hailee Steinfeld ve Matt Damon’ın da filmin bir adım öne çıkmasındaki katkısı büyük. Coen Kardeşlerin güçlü yönetmenliğiyle hayat bulan projeyi bir bütün olarak ele aldığımızda, özellikle Bridges’in alışılagelmiş bir kanun insanı olmaktan çok uzak olduğu gözlerden kaçmıyor. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere tam 10 dalda Oscar’a aday gösterilen Coen Kardeşler imzalı True Grit, başarılı bir yeniden çevrim olmasına rağmen törenden ne yazık ki eli boş dönüyor.

The Thing

the-thing-filmloverss

Yönetmen koltuğunda gördüğümüz John Carpenter’ın 1982’de yeniden çevrim olarak beyazperdede yer alan The Thing, John W. Campbell Jr.’ın Who Goes There? isimli kitabından uyarlanıyor. Aslına bakılırsa The Thing’i bir yeniden çevrim olarak da yorumlama konusunda kararsız olan görüşler de var. Zira 1951’de Howard Hawks ve Christian Nyby ikilisi aynı kitabı The Thing from Another World ismiyle beyazperdeye yansıtıyor ancak film yeteri kadar ses getiremiyor. Birbirinden oldukça farklı olan bu iki yapımın tek ortak noktasının bir grup bilim insanını istila etmekle görevli şekil değiştiren güçler olması, 1982 yapımı The Thing’in bir nevi readaptasyon kabul edilmesine sebep oluyor. Öyle ki, Carpenter imzalı The Thing bilim kurgu ve korku türünün en önemli eserlerinden biri haline geliyor. Buna karşılık 1950’lerin en iyi bilim kurgu yapımları arasında kendine yer bulan The Thing from Another World, özel efektleri ve kasvetli havasıyla sinemaseverlerin yere göğe sığdıramadığı 1982 yapımı The Thing’in başarısını elde edemiyor; özellikle Carpenter’ın filmin ayrılmaz bir parçası haline getirdiği paranoyayı düşününce.

The Fly

the-fly-filmloverss

1958’de Kurt Neumann’ın yönetmenliğinde sinemaseverlerle buluşan The Fly’ın kendi dönemi içinde bir öncü olduğunu söyleyebiliriz. Ancak The Fly’ın belki de en büyük dezavantajı 1986’da David Cronenberg tarafından yeniden çevrilmiş olması. George Langelaan’ın 1957’de kaleme aldığı aynı isimli kısa hikayeden uyarlanan yeniden çevrim, bir deneyin ters gitmesi sonucu karasineğe dönüşen Jeff Goldblum ve filmin sersemleten özel efektleriyle yıllar sonra bile adından sıkça söz ettiriyor. Hal böyle olunca, Cronenberg imzalı The Fly’ın En İyi Makyaj dalında da Oscar’ı kucaklaması kaçınılmaz oluyor. Goldblum’un ciddi derecede rahatsızlık veren bir karakter olarak karşımıza çıkması, pek çok sinemaseverin gözünde oyuncunun en başarlı performansı olarak yer edinmeyi de başarıyor. The Fly böylelikle, Cronenberg’in kendine özgü dünyasında yarattığı korku türünün en başarılı yapımları arasındaki yerini alıyor.

Insomnia

insomnia-filmloverss

1997’de Stellan Skarsgard’ın başrolde yer aldığı Insomnia, tam beş yıl sonra Christopher Nolan’ın dokunuşlarıyla yeniden hayat buluyor. 2002 yapımı filmin başrolünde yer alan Al Pacino’nun yavaş yavaş aklını yitirmesine tanık olurken, Nolan’ın orijinal filmin havasını yakalamayı başardığını, dahası kendi tarzını ortaya koyarak filme yeni bir soluk getirdiğini söyleyebiliriz. Bu noktada, Nolan’ın Insomnia’daki katkılarının yanı sıra oyuncu kadrosunun başarısından da söz etmek gerek. Zira Robin Williams’ın dikkatlerden kaçmayan performansı, Al Pacino’nun karakterine daha yoğun bir şekilde bürünmesine vesile olurken Hilary Swank’ın da gözlerden ırak olmasını engelliyor diyebiliriz. Aslına bakılırsa Nolan, Batman üçlemesinde de başarıyla ortaya koyduğu karakter özümlemesinin ve iyi-kötü arasındaki geçişlerin o ince detaylarını göstermedeki başarısının tohumlarını ilk olarak Insomnia ile atıyor. Bu da bir bakıma yeniden çevrimin, yönetmenin imzasıyla ve hikayeyi anlatma biçimiyle bir adım öne çıktığını gösteriyor.

Invasion of the Body Snatchers

invasion-of-the-body-snatchers-filmloverss

Yönetmen Philip Kaufman’ın 1978’de çektiği Invasion of the Body Snatchers, Don Siegel imzalı 1956 yapımı orijinal versiyonun yeniden çevrimi. İki yapım da Jack Finney’in kaleme aldığı The Body Snatchers isimli kitaptan beyazperdeye uyarlanıyor. Bilim kurgu-gerilim türündeki bu hikaye, uzaylıların istilasına uğrayan ve gitgide kendilerinin mükemmel kopyalarıyla yer değiştiren insalığın duygularından yoksunlaşmasının etrafında dönüyor. Elbette ki Finney’in hikayesinin, bilim kurgunun sahip olduğu gücü politik alegori ile harmanlanmasındaki başarısı yadsınamaz. Dahası komünizmin yayılan etkisinden korkarak olmadığı biri gibi davranan bireylerin yer verildiği orijinal yapımın aynı zamanda sert bir eleştiri niteliğinde olduğu ve bundaki başarısı görmezden gelinemez. Ancak San Francisco’nun hippi sonrası dönemine odaklanan Kaufman imzalı Invasion of the Body Snatchers; Donald Sutherland, Brooke Adams ve Jeff Goldblum’un performansları sayesinde ilk filmin yoksun olduğu gerçekliği de yakalamayı başarıyor ve bir adım öne çıkıyor.

The Departed

Yönetmen koltuğunda gördüğümüz Martin Scorsese, genç yetenekleri bir araya getirmesinin yanı sıra birbirinin açığını kollayan iki köstebeğin etrafında dönen senaryonun yoğunluğu ile de büyük alkış topluyor. Orijinal yapım olan Infernal Affairs’in bir suç draması olarak 2002’ye damgasını vurduğunu söylemeden geçemeyiz elbette ki. Ancak Scorsese’nin yeniden çevrimde ufak dokunuşlarla çıtayı yükselttiğini ve bir nevi kara komediye dönüştürdüğü de ortada. Bu, pek çok eleştirmenin ve sinemaseverin iki yapım arasında kararsız kalmasına sebep oluyor. Ancak Scorsese imzalı The Departed’ın dev oyuncu kadrosu eşliğinde -Jack Nicholson, Matt Damon, Leonardo DiCaprio, Vera Farmiga, Alec Baldwin and Mark Wahlberg- En İyi Film Oscar’ını kazanması tartışmaya yeni bir soluk getiriyor. Yine de orijinal filmin daha güçlü ve karamsar bir finalle izleyiciye veda ettiğini; Scorsese’nin ise karakter yorumlamasında daha naif kaldığını bu yüzden de daha eğlenceli bir konsept ile karşımıza çıktığını hatırlatalım.

Ocean’s Eleven

oceans-eleven-filmloverss

Lewis Milestone’un yönetmenliğini yaptığı 1960 yapımı Ocean’s Eleven, oyuncu kadrosunda bulunan Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis Jr., Peter Lawford ve Angie Dickinson gibi dönemin yıldız isimleri ile parlayan bir filmdi. Steven Soderbergh’in yönettiği, bir üçlemenin ilk filmi olan 2001 yapımı Ocean’s Eleven ise George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Andy Garcia, Julia Roberts gibi isimlerden oluşan kadrosuyla orijinalinin “gösterişli kadro” algısını bir ileri seviye taşımıştı. Soderbergh’in filmi, 1960 yapımı filmdeki olay örgüsüne epey paralel bir şekilde ilerleyerek on bir kişilik soygun ekibinin bir araya gelmesini ve bir akşam içerisinde üç büyük Las Vegas kumarhanesini soymalarını anlatıyordu. Fakat günümüzden geriye dönüp baktığımızda 2001 yapımı Ocean’s Eleven’ın – biraz da daha güncel bir film olmasından ötürü- daha eğlenceli bir film olduğunu söyleyebiliriz.

3:10 to Yuma

3-10-to-yuma-filmloverss

Delmer Daves’ın yönettiği 1957 yapımı 3:10 to Yuma, dönemin en başarılı westernlerinden biri olarak gösterilir. Hikayesi, iki güçlü ana karakteri, vahşi batı atmosferiyle film bu payeyi gerçekten de hak eder. Fakat James Mangold’un yönettiği, orijinalinden tam 50 yıl sonra vizyona giren 3:10 to Yuma ise özellikle izleyicilerden aldığı reaksiyon ile başarı olarak selefini geçmeyi başarır. Formda bir Russell Crowe, artık bir yıldız olmuş olan Christian Bale, genç yetenekler Logan Lerman ile Ben Foster ve deneyimli oyuncu Peter Fonda’lı kadrosu ile dikkat çeken film, Mangold’un doğru bir şekilde günümüz estetik algısına uyarladığı western kodları vesilesiyle hem eleştirmenlerden hem de seyirciden övgü toplamayı başarmıştı.

Little Shop of Horrors

little-shop-of-horrors-filmloverss

Frank Oz’un yönetmenliğini üstlendiği 1986 yapımı Little Shop of Horrors pek çok övgü alırken, gişede aynı başarıyı elde edemiyor. Broadway yapımı olmayan, Alan Menken ve yazar Howard Ashman imzalı müzikalden aynı isimle beyazperdeye aktarılan film ilk olarak 1960 yılında oldukça düşük bir bütçeyle çekiliyor. Ancak Roger Corman’ın yönetmenliğindeki orijinal yapım, tüm zamanların en iyi müzikal komedileri arasında gösterilen 1986 yapımı Little Shop of Horrors’un gölgesinde kalıyor. Bir nevi Jack Nicholson’ı daha yakından tanımamıza vesile olan 1960 versiyonunun kült klasikler arasında olduğu yadsınamaz elbette. Yine de Frank Oz’un, orijinal filme nazaran kahkaha ve müzik unsurlarını katlayarak kendi filmini yeni bir seviyeye taşıdığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

Scarface

scarface-filmloverss

Howard Hawks’ın 1932 yılında çektiği Scarface’in yeniden çevrimi olan Brian De Palma imzalı 1983 yapımı filmin, manik Tony Montana karakteriyle oyunculuğunu ortaya koyan Al Pacino ile özdeşleştiğini aşikar. Ayrı ayrı inceleyecek olursak, her iki filmin de kendi döneminin çok ötesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyle ki, De Palma’nın Scarface’i buram buram 80’ler kokarken, Hawks ise 30’lu yılların gangster çizgisini yakalamayı başarıyor. Bu noktada, 1932 versiyonuna göre daha kanlı ve merhametsiz olan yeniden çevrim kendini bir adım öne çıkarıyor çoğu sinemaseverin gözünde. Ek olarak Al Pacino’nun hafızalarda yer edinen “Say hello to my little friend!” nidası filmin orijinaline göre daha akılda kalıcı olmasına da vesile oluyor.

Kaynak: WhatCulture


Damla Durmaz

Damla Durmaz

166 yazı · 1989 yılında Denizli’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünü bitirdi. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi Ekonomi bölümünde yüksek lisans yapmakta. Güne müzikle başlar, günü müzikle kapatır. Gece yaşamayı, gündüz uyumayı sever. Sinema ile dünyayı unutur haliyle. Tüm bunlardan artakalan vaktinde ise küreselleşmeye inat azimle akademisyen olmaya çalışır.

Yazarın diğer yazılarını gör →