Mutlaka İzlenmesi Gereken Beyin Yakan 10 Film!
Yönetmenler, filmlerinde izleyenin duygularını yönlendirebilecek şekilde müzik, ışık ve çekim tekniklerini belirli bir forma büründürebilir. Aslında bu durumu kısaca tür olarak adlandırırsak, korku türünde kullanılan teknik detaylar farklıyken bir romantik komediyi ele aldığımızda durum taban tabana zıt bir biçimde değişecektir. Ancak bazı filmler vardır ki, onları belirgin tür çatıları altında toplayamayabiliriz ya da korku türüne ait herhangi bir film daha farklı özellikleriyle ön plana çıkıyor olabilir. Beyin yakan tanımını da bu noktada yalnızca çözülmesi/içinden çıkılması güç filmleri baz alarak kullanmadım. Yanı sıra izlemenin git gide zorlaştığı, rahatsız eden ancak bu rahatsızlıktan bir yandan da kaçıp kurtulmak istemeyeceğiniz filmler de listede yer alıyor. Bazı filmler felsefesiyle beyin yakıyor, bazı filmler içinden çıkılamayan olay örgüsüyle bazısı da “tiksincin” estetiğini yansıtabilmeyi başararak. Öyleyse farklı deneyimlere kapı aralayan beyin yakan bu 10 filmi hep birlikte inceleyelim.
Mutlaka İzlenmesi Gereken Beyin Yakan 10 Film!
Inland Empire (2006)

Inland Empire, aslında ilginçliklerin ustası David Lynch’in en ilginç filmlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Çünkü tekinsiz sinemanın temellerini sağlam atabilmek gibi ters bir korelasyonla ilerleyen David Lynch aslında Inland Empire filminin çekimlerinden önce herhangi bir senaryo yazmamış olmasıyla biliniyor. Film çekilirken kendi kendini yazmış olan Inland Empire, bu belirsizliği ve aynı zamanda tekinsizliği en iyi yansıtan filmlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Waking Life (2001)

Waking Life, bugüne kadar yapılmış en kafa karıştırıcı ve entelektüel içerik bakımından en doyurucu animasyonlardan biri olarak değerlendirilebilir. Yoğun diyaloglar ve monologlar içeren Waking Life, rüya ile gerçek arasında, gerçekten rüyaya rüyadan gerçeğe uyanılan bir dünyanın belirsizliğinde tam da konusuna uygun şekilde belirsiz ve değişken çizgilerden oluşuyor.
Taxidermia (2006)

Üç kuşağın I. Dünya Savaşı’nda başlayan hikayesini anlatan ve bir György Pálfi filmi olan Taxidermia, içinde tiksindirici görüntüler ve olaylar barındırsa da; yönetmen bu görüntüleri yansıtmada o kadar başarılı ki, görüntülerin estetikliği bazen izleyiciye izlediğinin ne olduğunu unutturacak güzellikte. I. Dünya Savaşı’ndan başlayıp günümüz tüketim toplumuna uzanan bu hikayede her karakter dönemin sisteminin bir yaratımı olarak izleyiciye sunulur, bu bakımdan eleştirel bir yaklaşımı olan film birçok okumaya açık bir şekilde izlenebileceği gibi salt iğrençliğin estetiği dilemmasına sunulan geçerli bir bakış olarak da izlenebilir.
On Body and Soul (2017)

Birbirleriyle geyik formunda ve rüyalarda buluşan kadın ve erkeğin hikayesine odaklanan On Body and Soul, bütün gariplikleriyle beyazperdede ilerlemeye devam ederken karakterlerin soğukluğu ve bu soğukluğun içinize işlemesi karşı konulamayacak bir seyir zevki yaratıyor. Rahatsız edici olarak tanımladığımız birçok durumun gayet olağan karşılandığı bir dünyada rüyaların gerçeklikten daha gerçek ve daha ilgi çekici olduğu bir düzene adapte olmak filmin izleyicisine sunduğu ilginç deneyimlerden biri.
Brazil (1985)

Robert De Niro, Jonathan Pryce, Kim Greist gibi isimlerin yer aldığı Terry Gilliam imzalı Brazil, Sam Lowry’nin başına gelen olaylar üzerinden sağlam bir bürokrasi ve özünde de sistem eleştirisidir. Bir hatayı düzeltmeye çalışan ve bu süreçte devlet için bir düşman haline gelen Sam Lowry kafkaesk anlatıların özelliklerini bu bağlamda da taşır.
Crash (1996)

David Cronenberg’in en rahatsız edici filmlerinden biri olarak anılabilecek Crash, bir grup insanın arabalara ve arabaların çarpışma anına duyduğu cinsel haz konusu üzerinden yola çıkar. Bu grup, bir araya gelip ünlü araba kazalarını yeniden canlandırıp orgazma ulaşırlar. James Dean’in kazası filmde canlandırılan bir kaza olarak bu üzücü an’a izleyiciyi de ortak eder ancak izleyici bundan tuhaf bir zevk alan karakterlere yabancılaşır. Bu grupta toplumsal cinsiyet rollerinin de dışına çıkılabilmesine rağmen arabaların kavislerine yapılan vurgular kadın bedenini hatırlatır ve filmdeki yoğun cinselliğe rağmen vajinadan kaçınmak akla vagina dentata (dişli vajina) korkusunu getirir.
Raw (2016)

Raw, bir ilk film olarak alışılmışın dışında olmakla kalmıyor neredeyse sıradışılığın dahi kurallarını yıkıyor. Kuralsızlığın da bir noktada kurallarla ifade edilebildiğini söyleyebileceğimiz sinema sanatında kendisine apayrı bir yer açan Raw, birçok sahnesinin rahatsız ediciliği ve dehşetiyle izleyenini başını çeviremeyeceği bir dikkatle ekrana kilitliyor.
Salò o le 120 giornate di Sodoma (1975)

Salo Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın desteğiyle İtalya’da kurulan bir kukla devletti. Mussolini’nin kurup yönettiği bu yeni ülkede geçen film, aslında Nazi faşizminin sonuçlarını ortaya döker gibidir. Bir grup burjuva ve aristokratın kendilerine 12-15 yaşlarında kız ve erkek çocuklar seçmeleri ve onları daha çok seks köleleri olarak kullanmaları etrafında şekillenen film, karakterlere birebir kurdurttuğu cümlelerle de derdini ortaya koyuyor. Pasolini, sansürlenen ve yasaklanan bu son filminden bir süre sonra dini ve politik görüşleri nedeniyle sahilde dövülmüş ve kafasının üzerinden arabayla geçilmiş halde cesedi bulunmuştur.
Pi (1998)

Darren Aronofsky’nin tuhaf filmlerinden biri olan Pi, sayıların gizemi içerisinde içsel fırtınalar ve bu fırtınaların yarattığı fiziksel sorunların rahatsız ediciliğiyle çekim tekniklerinin, kullanılan seslerin rahatsız ediciliğini de birleştirerek izlemesi yer yer zor ancak oldukça tatmin edici bir anlatı kuruyor.
The Holy Mountain (1973)

Jodorowsky’nin dinlerden ekonomik düzenlere, aile kavramından toplumların estetik anlayışlarına, aşktan sekse kadar pek çok konuya yoğun göndermeler yaptığı The Holy Mountain, imgesel ve metaforların yoğun olarak kullanıldığı sinemanın en önemli eserlerinden biri aslında. Saykodelik bir hisse kapılacağınız The Holy Mountain, içinde yer alan göndermeleri yakaladıkça daha da keyifli hale gelen bir film.
Ecem Şen
675 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →