Mutlaka İzlemeniz Gereken Şairane Görsellikteki 15 Film!
Bir film izlemek başka bir dünyaya açılan kapı gibidir. Dünya dediğimiz maddesel boyutta geçirdiğimiz tek seferlik maceramız hepimize özgüdür ve tektir. Bazıları için bu tek seferlik yolculuk fazlasıyla korkutucudur ki; ölümden korkmak, ölümden sonrası için umutlanmak kaçınılmazdır, ölüm bir son değildir. Fakat bazılarımız için ise bu ‘son’ bir sondur ve bu ardında büyük bir kabullenişi getirir. Ölüme karşı duruşumuz nasıl olursa olsun bu tek seferlik yolculuğumuz hepimize az gelir. Bu maddi dünyada kaç yıl geçirdiğimiz, bu yıllara neler sığdırdığımız fark etmeksizin hep az gelir bir şeyler; yıllar, tecrübeler, heyecanlar… İnsanlık her zaman daha fazlasını ister. Benim bildiğim kadarıyla daha fazlasını elde eden de çıkmadı bugüne kadar. Belki bu fazlasını elde etme bir inanışta, bir meditasyonda veya bir aşkta yatıyordur, bilmiyorum. Ama bildiğim şeylerden biri ise bu sonlu dünyada sonsuz olan şeylere tutunmak insana en iyi gelenler şeylerden biri. Bu sonsuzluk olasılıkları içerisinde ise benim için bana en iyi gelen o koca beyazperde! Eğer siz de benim gibi düşünüyorsanız, siz de benimle aynı galaksiden olduğunuza inanıyorsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Beyazperde ile gözümüz buluştuğu an, içinde yaşadığımız o sonlu macera bir süreliğine kendini askıya alır. Beyazperdenin içerisinden geçerek bir seyahate çıkarız. Bu öylesine muhteşem bir seyahattir ki, bu muhteşemliğe sadece kendisi muktedirdir. Başka insanlar oluruz bu yolculukta, başka evrenlerde gezeriz, başkalarını sever başkalarından nefret ederiz. Bu görsel seyahat olan filmler bizi ölümsüzlük ile taçlandırır. Bu seyahatte önemli noktalar illa ki hepimiz için farklılık gösterir. Bazılarımız için yol arkadaşımız olan oyuncu önemlidir, bazılarımız için yolculuğa rehberlik eden yönetmen ve senarist. Ama eminim ki hepimizin ortak noktada buluştuğu bir öge var bu yolculukta o da filmlerin görsel ahengi ve görsel şiirselliği. Eğer siz de bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız ama bu yolculuğun görselliğin muhteşemliği ile bezenmiş olmasını diliyorsanız sizin için 15 tane film derledim. Bu 15 film kendi içerisinde benzersiz bir görsel yolculuğu barındırıyor. Eğer başka bir boyuta geçmek ve bu geçtiğiniz boyutun görselliğinin rüya gibi gözünüzde akmasını istiyorsanız, buyrun sinema tarihinde görüntüleri, renkleri ve ışıkları ile göz dolduran ve bu konuda izleyiciyi büyüleyen şairane görselliğe sahip izlemeniz gereken 15 Film listesine bir göz atın!
Mutlaka İzlemeniz Gereken Şairane Görsellikteki 15 Film!
The Third Man (1949)

1949 yapımı olan ve Carol Reed’in yönetmen koltuğunda oturduğu kült film The Third Man! kelimelerin anlamsız kaldığı filmlerden ve destansı yolculuklardan biri benim için. Görselliğinde ışığın ve gölgenin ahenkli bir şekilde dans ettiği filmde, karakterler ile beraber Viyana’nın altında ve üstünde çıktığımız yolculuk açıların oynanması, görüntünün kayması ile gözümüz için destansı bir yolculuğa dönüşüyor. Joseph Cotten tarafından canlandırılan Holly Martins Amerika’da ucuz roman (pulp fiction) olarak adlandırılan romanların yazarıdır. Fakat maddi durumu yerinde değildir ve her daim kör kütük sarhoştur. Viyana’daki eski arkadaşı Harry Lime’ın (Orson Welles) yaptığı iş teklifini düşünür ve bir şans vermek için İkinci Dünya Savaşı’ndan henüz çıkmış olan savaş gazisi kente gelir. Fakat geldiği anda eski arkadaşının bir trafik kazasında olduğunu öğrenir. Ancak hiçbir şey Holly’nin “gördüğü” gibi değildir. Bu görünmezlik ve bilinmezlik ile beraber Holly bir yolculuğa çıkar Viyana’nın kanalizasyonlarında ve sokaklarında. Ünlü görüntü yönetmeni Robert Krasker tarafından bu yolculuk filmi şairane bir film olarak karşımıza çıkar. Gölgelerin ve açıların birer özne olduğu filmde çoğu duygu ve düşünce; açının ve ışığın verdiği şairanelik anlatım ile izleyiciye aktarılır.
Vertigo (1958)

Başrollerinde James Stewart, Kim Novak ve Barbara Bel Geddes gibi unutulmaz isimlerin yer aldığı gerilim filmlerin ekselansı Alfred Hitchcock tarafından yönetilmiş başımızı döndürmekle kalmayıp gerginliğimizi had safhalara çıkaran film: Vertigo! Vertigo San Francisco’da geçen bir filmdir ve ana karakteri Dedektif Scottie Ferguson’dur (James Stewart). Ferguson dedektif kariyerinden önce polisken damdan düşen ortağını kurtaramadığı zaman kendisinde yükseklik korkusu ve baş dönmeleri başlar. Dedektif arkadaşının ricası ve isteği üzerine arkadaşının karısını araştırmaya başlar ve kadının peşinden San Francisco’ya döner. Ferguson kadın ile beraber hem akıl sağlığının sınırlarında bir yolculuğa çıkar hem de olan gizemlerin sır perdesini aralamaya başlar. Robert Burks tarafından yapılan görüntü yönetmenliği ile Hitchcock tarafından yapılan usta yönetmenlik birleşince ortaya başınızı döndüren ve görüntülerin sizi dedektif ile aynı duygulara sürükleyen bir macera, Vertigo ortaya çıkmış. Bu şairene görsellikle dolu filmde bir hastalığı görsellik düzeyinde başarılı bir şekilde yansıtmanın ne demek olduğunu ve bunu izleyicinin dikkatini pür dikkat çekerek yapmanın ustalığını görüyoruz.
Ben-Hur (1959)

1959 yapımı 11 Akademi ödüllü Ben-Hur, özgürlük ve intikam mücadelesi için verilen yolculuğun destansı anlatısına sahip unutulmaz filmlerden biridir. Yönetmenliğini William Wyler’ın üstlendiği epik maceranın başrollerinde Charlton Heston, Jack Hawkins, Haya Harareet ve Stephen Boyd yer alır. Film şehrinde sürülmüş yahudi bir prens etrafında şekillenir Ben-Hur’da. Charlton Heston tarafından canlandırılan Judah Ben-Hur ihanete uğradıktan sonra Roma’ya gönderilmiştir ve artık Roma’da bir köle olmuştur. 1. yüzyılda geçen bu kölelikten kurtulma ve tekrar özgürlüğe, Kudüs’e dönme hikâyesinin anlatıldığı film birçok sahnesi ile izleyen gözler için büyüleyicidir. Kentlerin aktarımı, Ben-Hur’un gemideki kölelik anları ve özellikle en önemli sahnelerden biri olan yarış sahnesi filmin görsel destansılığının bazı kısımlarıdır. Lew Wallace tarafından kaleme alınmış olan Ben-Hur: A Tale of the Christ’ın uyarlanması olan filmin görüntü yönetmenliğinde karşımıza Robert Surtees çıkıyor. 72 film gibi uzun bir görüntü yönetmenliği yaptığı filmler listesi olan Surtees; Ben-Hur dahil olmak üzere üç kere Oscar, iki kere de Altın Küre sahibi olmuş bir isim. Ben-Hur’u izlerken belki birçoğumuz filmin sahnelerinin biraz “animasyonvari” olduğunu düşünmüş olabiliriz fakat ne olursa olsun hayal gücünün sınırsızlığı karşısında ufacık hissetmemizi sağlayan bu destansı görüntülerle dolu film, sinema tarihi için çok önemli bir noktada duruyor.
Lawrence of Arabia (1962)

Thomas Edward Lawrence’ın hayatının odak noktasına alındığı film ikili
bir hayat yaşayan ajan Lawrence’ın hikâyesini aktarıyor. Peter O’Toole tarafından canlandırılan Arabistanlı Lawrence, sinema tarihinin içsel yolculukta yaşanan çatışmasının ve karmaşanın anlatıldığı en önemli karakterlerden biri. İngiliz ajanı olan Lawrence, Osmanlı egemenliğine karşı Arap birliklerini harekete geçiren bir askerdir. Fakat bu hareket sonrası İngiliz hükümetinin sözünde durmayarak Arapları karmaşanın ve bölünmüşlüğün içinde bırakması ile Lawrence sadakatini ve amacını sorgular. Çölün uçsuz bucaksız mekânsallığında geçen bu film görselliği açısından hala büyük bir önem taşıyor sinema tarihinde. Görüntü yönetmenliğini Freddie Young’un üstlendiği film, iki saatlik bir görsel yolculuğa dönüşüyor. Lawrence’ın içerisindeki o sonu olmayan karmaşanın ve aynı zamanda korkutucu durağanlığının çöl manzaraları ile beraber harmanlandığı film hem dingin bir görselliği hem de saldırgan bir atmosferi çok başarılı bir şekilde yansıtıyor.
Andrei Rublev (1966)

Andrei Tarkovsky’nin 1966 yapımı kült filmi, Andrei Rublev sanatın sanatsallık ile buluştuğu nadir filmlerden biri. Bu üç saatten uzun süren film; sizi dünyanızdan tamamen koparıp, alıp götürecek yapımlardan, yolculuklardan biri. İkona ressamı olan Andrei Rublev’in hayat hikâyesinden yola çıkarak Ortaçağ Rusyası’nda gezindiğimiz bu destansı filmde görüntü yönetmenliğini Vadim Yusov üstleniyor. Film biyografik ögeler içerse de aslında biyografi niteliğinden bir bakıma da uzak bir filmdir. Tarkovsky, Rublev bağlamında filmde sanatın cevheri ve inancın gerekçeleri üzerinden bir ikiyüzlülük ve gereklilik okumaları yapmaktadır. Sanat içerisinde sanatın olduğu filmde, sinemanın bir sanat tarihi simgesi, ikonlar ile iç içe geçmesi büyük bir görsel şölen yaratır izleyicinin gözünde. Kilise duvarlarını süsleyen ikonografilerin siyah beyaz bir büyü içerisinde dans etmesi ve karakterlerin yüzlerine vuran ışık ile beraber onlara eklenen aşkın bir dokunuş filmin sinematografik büyülerinden sadece birkaçı. Eğer sanat içerisinde sanat üzerine bir düşünmek ve bunu düşünmek için şairane bir yolculuğa çıkmak isterseniz, Andrei Rublev aradığınız filmlerden biri olabilir.
2001: A Space Odyssey (1968)

Stanley Kubrick’in destansı uzay macerası 2001: A Space Odyssey! Belki de sadece uzay macerası demek film için yetersiz kalabilecek bir tanımlama. İnsanlık macerası demek daha doğru, insanlık öncesi ve sonrası. İnsanlık öncesi primatlar zamanında başlayan ve sinema tarihinin en ünlü sıçrayışları ile bir anda uzay çağında yaşayan insanlık zamansallığına atlayan film, hem insanlık öncesi yeryüzü tasvirinde hem de uzay çağında yaşayan insanın yaşamsallığının tasvirinde epiksel görüntüler içerir. Bununla beraber hem uzayın derinliklerini çok destansı bir başlangıç ve son ile hem de insanın geçirdiği doğaüstü olayları da gerilimi yüksek enerjisi ile sadece görüntüyü ve sesi kullanarak Kubrick, destansı bir yolculuğun rehberliğini eline alıyor uzay macerasında. Kubrick’e bu destansı yolculukta görüntü yönetmeni olarak Geoffrey Unsworth eşlik ediyor. 2001: A Space Odyssey monolith’in yani bekçilerin şafakta belirmesi ile beraber elbette Kubrick’in her zaman olduğu gibi müziği görüntüyle dahiyane birleştirmesi sonucu ortaya hafızalarımıza kazınan o gök görüntüsü kazındı. Bu kült film dışında bana sorarsanız adını geçirmezsem bu listenin eksik kalacağı bir başka Kubrick filmi ise Barry Lyndon‘dır. Doğal ışığın ve eşsiz manzaranın mükemmel kombinasyonunu içeren film görsel şölen olan bir başka Kubrick filmidir.
The Color of Pomegranates (1969)

Bir ozanın hayatından yola çıkarak çekilen bir filmin şiirsel olmasından daha mantıklı bir şey olabilir mi? Elbette ki hayır, ki hele bu film mükemmel renklere ve usta duygusal aktarımlara ev sahipliği yapıyorsa. Ermeni şair Sayat Nova’nın hayatının anlatıldığı bu biyografi detayları taşıyan film aynı zamanda şairin şiirlerinden yola çıkarak yönetmeni Sergei Parajanov tarafından senaryosu kaleme alınmış bir film. Bu görsel yolculuk listesinde yazının başında bahsettiğim gibi yolculuğun atmosferine yoğunlaşacağımı söylesem de bu film için bir istisna yapacağım. Filmdeki yol arkadaşımız olan usta oyuncu Sofiko Chiaureli’den bahsedeceğim. Çünkü filmin ambiyansına şiirsellik katan en büyük etken kendisi. Usta oyunculuğu, birçok karaktere bürünmesi filmi boyutsal anlamda bir dairesellik içerisinde eritiyor ve filmi birçok duyunun ötesine taşıyor. Filmin sinematografisi Suren Shakhbazyan tarafından ustaca yaratılırken, filmde sadece görüntüler değil aynı zamanda şiirler de dile geliyor. Bireyselliğinin atfedildiği şiirler büyüyor, aşık oluyor ve ölüyor. Bu sanatsal zenginlik içerisinde The Color of Pomegranates izleyici görüntüsüyle ve ahengiyle büyülüyor, masalsı bir yolculuğu çıkarıyor.
Touki Bouki (1973)

Sinemanın zamanı, yeri, milleti, dili olmadığının ve bu yolculuğun “kimliksiz” olduğunun, dünyanın neresinde gerçekleşirse gerçekleşsin birilerini etkileyip, onları da yolculuğuna sürükleyecek olmasının en büyük örneklerinden biridir benim için Touki Bouki! Senegal yapımı 1973 yapımı filmin senaristi ve yönetmeni Djibril Diop Mambéty, görüntü yönetmeni ise Georges Bracher. Acaba sadece maddi dünyada ve çıkarların olduğu dünyada mı yaşıyoruz sorusunu akla getirirken bir yandan da bunun tam tersi olarak o duygusal anların ve “insanlığın” evrenine çekiyor Touki Bouki izleyicisini. Yolları kesişmiş olan Mory ve Anta bir şekilde para bularak, akıllarında belirsiz düşünceler, kalplerinde ise birçok farklı ve benzer umutla birlikte bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu yolculuk para kazanmak ve “daha iyi” bir hayat yaşamanın umudu olan Paris’e doğru oluyor. Bu yolculuk ise hem karakterlerin birer iç yolculuğu olma özelliğini taşısa da büyük bir görsel büyü içeren bir yolculuk oluyor izleyicinin gözü için. Doğanın, insanın, tanrının ve paranın iç içe geçtiği bu epik yolculukta görsel hazinenin varlığını keşfetmelisiniz! Siz de umut dolu bu yolculuğa şairane bir şekilde eşlik edeceksiniz.
Fitzcarraldo (1982)

Werner Herzog tarafından yazılıp yönetilmiş olan sinemanın “sessiz” filmlerinden biri olan Fitzcarraldo, bu listede olması gereken en büyük yapımlardan biri. Sessiz dememin sebebi ise maalesef izleyici ile buluştuğunda hak ettiği değeri görememiş ve sessiz sedasız bir şekilde sinema tarihinde yerini almış olması, fakat bana kalırsa bu filmin sesini daha çok duymalıyız. Özellikle içinde barındırdığı görsel hazine ile bu film unutulmaz yapıtlar arasına girmeli. Bu şairane filmin konusu ise Brian Sweeney Fitzgerald isimli bir maceraperestin öyküsüne dayanıyor. Bu maceraperestin tek hayali Amazon ormanlarının balta girmemiş bir yerinde büyük bir opera binası inşa etmek ve hayalindeki o muhteşem sanatçıların muhteşem konserlerini gerçekleştirebilmek. Bu hayaline ulaşmak için gerekli olan parayı bulmak için her yolu deneyen Fitzgerald (Klaus Kinski) gemisini dağdan yürütmeyi bile göze alıyor. Pastoral bir şiir gibi gözümüzün önünde akan film, sahneler ilerledikçe ve gözlerimiz filmin atmosferi ile birleşince destansı bir yolculuk gerçekleşiyor. Filmin görüntü yönetmenliğindeki Thomas Mauch tarifsiz bir yağlı boya tablo gibi estetik dolu bir film ortaya çıkartıyor.
Three Colors: Blue (1993)

Krzysztof Kieslowski’nin “üç renk” üçlemesinin ilk filmi olan Blue, Juliette Binoche tarafından canlandırılan Julie karakterinin sinema tarihinde kültler arasında direkt yerini alması gibi birçok farklı noktadan önemli yer tutan bir filmdir. İlk başta üçlemenin her biri kendine has atmosferi ve bu atmosfer ile kendini harmanlayan renkleri ile beraber üçleme sinema tarihinde çok farklı bir noktadadır. Fransız bayrağının renkleri ile aynı sırada ve ideolojik olarak paralel bir şekilde ilerleyen Kieslowski’nin üçlemesinde, ilk film olan Blue özgürlük ideolojisi ile bir paralellik içerisindedir. Kocasını ve kızını bir kazada kaybeden Julie, onların ölümünden sonra kendi hayatını yaşamaya; yalnız, özgür ve tek bir birey olarak yaşamaya çabalar. Bu özgürlük için kendisi ve duygularıyla verdiği mücadelede özgürlüğüne kavuşma çabaları melankolinin rengi diyebileceğimiz mavi bir dünyanın içerisinde ilerler. Bu havanın içerisinde de aynı zamanda her zaman bir gizem vardır. Görüntü yönetmeni Slawomir Idziak bu maviselliğin içerisinde hem gizemli bir yabancının hem de melankolik bir içselliğin harmanını çok iyi bir şekilde yansıtır. Paris gibi metropol bir şehirde yalnız ve “isimsiz” olmaya çabalayan Julie görüntüler içerisinde akarken, onun ne istediğini ve aslında neler “istediğini” izleyici görüntüler içerisinde bulup sezinler.
In the Mood for Love (2000)

Yıl 1962, yer Hong Kong. Chow Mo-Wan isimli bir gazeteci karısıyla beraber kalabalık içerisinde kaybolacakları bir apartmana taşınırlar. Öte yandan bir başka hikâyede de sekreter olarak çalışan Su Li-zhen kocasıyla beraber yine aynı kalabalıklar içerisinde kaybolunan apartmana taşınırlar. Bir süre sonra Chow ve Su çok yakın arkadaş olurlar, günlük ritüellerinin çoğunu beraber yapmaya başlarlar. Fakat filmde bilmediğim bu yakınlık sadece ikisi arasında değildir ve eşleri arasındaki yakınlık onlarınki kadar dostane değildir. Eşlerinin ilişki yaşadığını öğrenen Chow ve Su acının ve nefretin karmaşasında yine en yakınları olurlar. Kar-wai Wong tarafından yazılan ve yönetilen In the Mood for Love – orijinal adıyla Fa Yeung Nin Wa – renkleriyle ve karakterlerin jestleriyle duyguların bedensel aktarımında şairane bir tablo ortaya çıkarıyor. Christopher Doyle, Pung-Leung Kwan ve Ping Bin Lee tarafından üstlenilen görüntü yönetmenliği fazlasıyla büyüleyici ve hakkı verilmiş bir iş olarak karşımıza çıkıyor. Işığın, gölgenin, varlığın, yokluğun ve paralelliklerin unutulmaz müzikler ile bezendiği bu görsel şölen, şiirsel bir anlatıya sahip olan film; duyguların insanın içinden göğe yükselmesini sağlıyor.
The Fall (2006)

Tarsem Singh tarafından yönetmenliği yapılmış, sinematografisi Colin Watkinson’ın elinde bir şahesere dönüşmüş sinema tarihinin en masalsı yolculuklarından biri; The Fall. 1920’lerde Los Angeles’da geçen filmimiz aslında sadece bir başlangıç olarak tarihi ve yeri kullanıyor. Çünkü film bir süre sonra hem yersiz yurtsuz oluyor hem de zamansız. Los Angeles’da bir hastanede kolu kırıldığı için yatan Alexandria, hastaneye yeni getirilen ve düştüğü için artık belden aşağısı felç kalmış oyuncu Roy ile arkadaş olur. Ve filmin kırılma noktası Roy’un küçük kıza beş adam hakkında şiirsel ve metaforik bir hikâye anlatması olur. Bu kırılma noktasında, hikâyenin başlamasında artık ne onlar ne de biz, 20’ler Amerikası’nda değilizdir. Hikâye ile izleyici yersiz yurtsuz edilir, bilinmedik topraklara yelken açar ve bu topraklarda hüküm süren zaman lineer bildiğimiz zamandan öte daha yüce daha önemsiz bir şekle bürünür. Roy’un anlattığı karakterler küçük kızın çevresine bağlı olan hayal gücü ile eşleşince ortaya gerçeklikten kopmuş karakterler ve macerası ortaya çıkıyor. Dediğim gibi sinema tarihinin en masalsı filmlerinden biri olabilir The Fall. Görüntüleri içerisinde sanki size de biri hikâye anlatıyormuş ve uyumadan önce hayal gücünüzün ıssız sularında kürek çekiyormuş gibi hissedeceksiniz!
Melancholia (2011)

Lars von Trier tarafından yazılmış ve yönetilmiş olan “kötücül” filmler sıralamasının başlarında olan film; Melancholia. Kötücül dememin sebebi filmin kötü bir film olması anlamında değil aksine istediği duyguyu seyircisine çok net ve dolaysız bir şekilde aktarabildiği için bu sıfatı alan bir film. Aktardığı duygu durumu maalesef dünyanın sonu ve hiçlik üzerinde temellendirildiği için bu duyguyu net bir şekilde aktardığında filmi izlediğinizde üzerinizde korkutucu bir ağırlık oluyor. İşte tam da bu yüzden kötücül bir film sıfatını veriyorum filme. Ama tüm bu hissettirdiklerini, korkutucu ve boğazınızı sıkan olaylar silsilesini bir kenera bırakırsam; böyle bir film için sanırım daha olağanüstü yaratılabilecek bir atmosfer düşünemiyorum. Manuel Alberto Claro tarafından yapılan görüntü yönetmenliği büyük bir şairanelik tarafının yanı sıra Poe tadındaki bir korku ve gerilim perdesi serilmiş bir öykü gibi. Bu öykü içerisinde mahşer veya son gün diyebileceğimiz an geldiğindeki görüntülerden tutun da Justine’in kendi bedenini askıya aldığı o depresyon anındaki durağanlık ve soluk atmosfere kadar ve tüm o Melancholia gezegeni ile aydınlanan yeryüzüne kadar her an bir karanlık içerisinde ensemizi ürperten şairanelik içeriyor.
The Tree of Life (2011)

Terrence Malick tarafından yazılmış ve yönetilmiş 2011 yapımı film, The Tree of Life hem seyirciyi hem de eleştirmenleri ikiye bölerek net bir şekilde filmi sevenler ve sevmeyenler diye iki kutup yaran bir film. Film için sizin öznel düşünceniz ne olursa olsun benim perspektifime göre tüm izleyicileri tek bir çatı altında toplayabilecek bir başka güce sahip Malick’in filmi; o da görüntüleri. Görüntü yönetmenliğinde Emmanuel Lubezki imzası taşıyan film, görselliğindeki o ışıksal boyutun ve sıcaklık/soğukluk ayrımında yakalanan bir bütünlük bağlamı ile bir başka noktada duruyor. Filmde Jack çocukluğunu geride bırakarak artık o herkesin içinden çıkmaya can attığı yetişkinler dünyasına girmeye başlar. Fakat bu geçiş ritüelinde babası ile sallantılı bir baba-oğul ilişkisi yaşayan Jack, yetişkin hali gözümüzün önüne konduğunda bir türlü “büyüyememiş” bir adam figürü çiziyor. Malick’in dil ile anlaşılmayan tarzından doğan karmaşa onun dil ötesinde konumlanması ile ve dile gelmeyen şeyleri görüntüsel bir kapsülle izleyiciye aktarması bence bu filmde oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyor. Filmin görüntüleri siz anlamadan size temas ediyor.
Laurence Anyways (2012)

Xavier Dolan tarafından hem yazılan hem de yönetilen, yönetmenin artık kendi tarzına sahip ve buna hakim bir yönetmen olduğunu gösteren 2012 yapımı filmi; Laurence Anyways. Filmin konusunda Laurence’ın kendisini görüyoruz. Laurence erkek bir birey ve bir sevgilisi var Fred. Bu ilişkinin biz 10 yıllık bir süresine tanıklık ediyoruz fakat bu 10 yıllık süre tüm zamanlar gibi gelip geçen bir süre olsa da Laurence’ın hikâyesinde birçok zorluk ve inişler çıkışlar ile geçiyor. Çünkü Laurence erkek bedeniyle doğmuş ve bu bedene mahkum edilmiş, aslında hayatını kadın bir birey olarak yaşamak isteyen biri. Bunu ilişki yaşadığı Fred’e söylemesiyle beraber Laurence’ın yolculuğu başlıyor. Trans bir birey olan Laurence’ın kadın bedenine geçiş sürecinde ailesi, ilişkisi ve çevresi her daim aslında savaş vereceği; ayaklarının üstünde dik durması gereken birer alan haline dönüşüyor. Tüm bu geçişlerin ve zamansal sürenin içerisindeki değişimleri; Dolan, görüntü yönetmeni Yves Bélanger ile şiirsel bir görüntüler birliği ile izleyiciye yansıtıyor. Aşkın sıcaklığı ile toplumun tabularının soğukluğu içerisinde 80’lerde geçen bir hikâye görüntüleri ile göze hitap etmesinden öte gözün bakışı ile size bir şeyleri aktarıyor ve sorgulatıyor.
Osman Karakülah
290 yazı · Osman çocuğun ölüm ile imtihanı 92 yılının mayıs ayında Antalya'da başladı. Sonuçta doğduğu anda ölümle son bulacak bir geri sayım saatinin düğmesine basılmıştı. Fakat altı yaşında bir gün ablası sevgilisi ile yalnız kalmak için onu tek başına sinema salonunda bırakınca bu çocuğun hayatı değişti. O an ölümden nasıl kaçacağını öğrendi ve sinemaya olan aşkı başladı. O şu an akademik kariyeriyle cebelleşirken ve hala ölümden korkarken ölümsüzlüğü, aşkı ve huzuru sinemada buluyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →