Mutlaka İzlemeniz Gereken 2000 Sonrası 15 Film
Hazırlayanlar: Kerem Duymuş, Batu Anadolu
The Return (2003)
Kariyerine aslen oyuncu olarak başlayan ardından reklam ve dizi çekimleriyle yönetmenliğe doğru kayan Andrey Zvyagintsev’in ilk uzun metrajlı filmi olan The Return, herhalde sinema tarihindeki en çarpıcı kariyer başlangıçlardan biridir. Zaten Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü de almaya başaran film, gerek konusu gerekse işlenişiyle öylesine beklenmedik derecede bir başarı gösterir ki yönetmeni, bir kaç filmden sonra çağdaş ustalardan biri olarak anılmaya başlanır.
Film, renk tonlamaları üzerinden, sanat yönetimi olarak da yarattığı distopik atmosferi destekleyebilmesinin yanında; özellikle inanılmaz minimalist bir anlatıyı oldukça aksiyonlu ve gerilimli bir hikayeyle birleştirmesi açısından oldukça zor bir işe girişip, altından muhteşem bir eser çıkararak kalkmayı başarmıştır. Esas odağının iki çocuk üzerine kurulması sebebiyle daha baştan birçok handikabı beraberinden getirmesine karşın yönetmenin özellikle baba figürü üzerinden yarattığı tam da tadında gizem faktörü filmin iç dinamiğinde oldukça yüksek bir gerilim oluşmasına sağlamıştır. Zaten yönetmenin birçok sahnede giriştiği sıra dışı kamera hareketleri ve kadrajlamaları filmin zaman zaman her şeyin üstünde bir görkeme ulaşmasını sağlayarak modern bir kült olmasının da yolunu açar.
Mutlaka İzlemeniz Gereken 2000 Sonrası 15 Film
American Splendor (2003)
Yönetmen ikili Shari Springer Berman ve Robert Pulcini’nin birlikte yönettikleri American Splendor, Amerikalı çizgi roman yazarı Harvey Pekar’ın hayatının bir bölümünü ele alıyor. Pekar’ın takıntıları, çizgi roman ile olan ilişkisi, ailesi ve popüler kültürle yaşadığı çatışmalar, sağlık sorunları gibi meseleler başka bir yönetmenin elinde sıradan bir biyografiye dönüşebilecek bir yapıdayken ikilinin elinde kurmaca ile belgeselin sınırlarını muğlaklaştıran, hatta kendisi de çizgi romana dönüşen bir yapıya oturtuluyor.
Daha açılış sahnesinden itibaren bir Batman ve Superman’in yanında ısrarla “ben Harvey Pekar’ım!” diye bağıran bir çocuğun ilerleyen yıllar kendi “sıradan” hayatını bir çizgi romana dönüştürme fikri zaten yeterince çılgınken filmde sıçramalı kurgunun ustaca kullanılması; Ang Lee’nin “Hulk”ta ve Zack Snyder’in “Man of Steel”de yaratmaya çalıştığı çizgi roman estetiğini zirveye taşıyor. Bununla yetinmeyen Berman ve Pulcini; hikayenin içine gerçek Harvey Pekar’ı, eşini ve arkadaşlarını da dahil ederek pseudo belgesele göz kırpan bir kurmaca filme imza atıyorlar. Filmin en önemli özelliği ise Pekar’ın “kusursuz” süper kahramanların aksine kusurlarının bilincinde olması ve izleyicinin onu bir süper kahramandan ziyade bir yakını gibi görmesi. Kötü adamların olmadığı bu hikayede tüm engeller, hayatta her an karşılaşılabilecek unsurlardan oluşuyor. Karakterin, çizgi roman sınırlarını aşarak okuyucu-izleyicisiyle bağ kurduğu filmde Paul Giamatti, Hope Davis ve Judah Friedlander’ın performansları da görülmeye değer. American Splendor sadece görüp görebileceğiniz en iyi çizgi roman uyarlamalarından değil; en iyi filmlerden.
Reconstruction (2003)
Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe’nin senaryosunu Mogens Rukov ile birlikte yazdığı sıra dışı filmi Reconstruction, tekinsiz atmosferinin yanında çekim teknikleri ve fetiş oyunculuklarıyla birçok açıdan sinema aşıklarını kendisine aşık etmeyi başaran oldukça melankolik ve bir o kadar da başarılı bir film. Hatta film bu melankolik havası ve tekinsiz atmosferi öylesine güçlü bir etki yaratıyor ki film bittikten sonra etkisinden kurtulmak için uzun bir süreye ihtiyaç duyuyorsunuz.
Sevigilisiyle sıkıntılı bir ilişkisi olan Alex, yine o sıkıntılı gecelerin birinde barda bir kadınla tanışır ve ona aşık olur. Daha sonra sevgilisi ve onun arasında kalan kahramanımız bir seçim yapmak zorunda kalacak ama daha da ötesi yaptığı seçimler sonrasında inanılmaz olaylarla karşılaşacaktır. Film bu haliyle sıradan başlayıp sonlarına doğru ilginçleştiğini biraz ele veriyor gibi zaten ama kesinlikle bundan çok daha ötesi olduğunu söylemek durumundayız. Film, özellikle Lynch sinemasına has bir tekinsiz atmosferi öylesine başarılı bir şekilde yaratıyor ki bir yerden sonra bu basit konu çok daha girift bir hal alıyor. Mesela Alex’in sevgilisini ve aşık olduğu kadını aynı oyuncunun canlandırması üzerinden yaratılan alt metin üzerinden finalde girişilen söylem bu tekinsiz atmosfere bir de oldukça derin bir melankoli eklemeyi başarıyor. Evet, Reconstruction birçok açıdan deneysel sayılabilecek, özellikle Kubrick’le özdeşleştirilen aşırı geniş açı lensli çekimler, teknikler ve anlatılar barındırıyor ama tüm bunların yanında gerçekten de oldukça etkileyici bir aşk hikayesi anlatmaktan da geri durmuyor. Bu açıdan elini attığı her konuyu ustalıkla işleyen Boe’nin bu etkileyici yapımı için son yıllarda izlediğimiz en iyi filmlerden biri demek yanlış olmaz.
A Tale of Two Sisters (2003)
2000’li yılların başında ülkemize sirayet eden Asya korku filmlerinin özellikle uzun saçlı kızlarla ve geleneksellik ile teknoloji arasındaki çatışmaları konu edinen temalarla dolu bir furya oluşturduğunu hatırlıyoruz. Bir noktadan sonra aynı filmi izliyormuşuz havası yaratan bu yapımlar arasında 2003 tarihli A Tale of Two Sisters’ın büyük bir armağan olduğunu söylemek mümkün. İntikamcı ruh ögesine dayanan bir Kore masalından yola çıkan filmde, annelerini kaybettikten sonra bir süre mental tedavi gören iki kızkardeşin babalarının yanına dönmeleri ve üvey annelerinin şiddetine maruz kalmaları anlatılıyor.
A Tale of Two Sisters’da yönetmen Kim Jee-woon’un (I Saw The Devil filminden sonra Hollywood’a transfer oldu) en büyük başarısı, doğaüstü unsurlara dayanan anlatısını oldukça komplike bir hikaye ile birleştirmesi. Öncelikle film, sadece intikamcı ruh ögesi üzerinden ele alınsa bile oldukça iyi bir korku filmi. Özellikle perili ev anlatısının dahil edilmesiyle mekan ve eşya kullanımı, Polanski’nin Apartman Üçlemesi’ni hatırlatır biçimde karakterlere zenginlik katıyor. Geriye dönüşler aracılığı ile kendisini bir yapbozu çözmeye çalışır halde bulan izleyici için hiç düşmeyen gerilim duygusu, bir noktadan sonra olayları çözmek istememesine bile neden olacak derecede kuvvetli. Buna karşın filmi sonuna kadar izleyenler ise öyle bir sürpriz sonla karşılaşıyorlar ki elinizden gelen tek şey filmi yeniden izlemek olacaktır. Tabii araya biraz vakit koymanızı tavsiye ederiz, zira sinirleriniz daha fazla yıpransın istemeyiz.
The Fall (2006)
“Bir hikaye üç şekilde vücut bulur: Anlatılan hikaye, dinleyicinin anladığı hikaye ve onun gelecekte yeniden anlattığı hikaye”. Bu sözler, Hint yönetmen Tarsem Singh’e ait. 90’lı yıllarda çektiği video kliplerden sonra reklam dünyasında önemli başarılar kazanan Singh, başrolünde Jennifer Lopez’in yer aldığı The Cell’den altı yıl sonra The Fall’u yaratmıştı. Bulgar yönetmen Zako Heskija’nın Yo-Ho-Ho filminden esinlenen The Fall’da, 1915’te bir film çekimi esnasında yaralanan Roy Walker isimli bir dublör ile kolunu kırdığı için hastanede bulunan 5 yaşındaki Alexandria’nın, bir hikaye üzerinden gelişen dostluğu anlatılır. Film gösterime girdiğinde hem olumlu hem de olumsuz tepkilere maruz kalır (Filmin ABD’de gösterilmesini sağlayan isimlerin David Fincher ve Spike Jonze olduğunu belirtelim)
The Fall’un bu listede yer almasının en önemli sebeplerinden biri ise aradan geçen birkaç yılda adeta daha da güzelleşmesi. The Fall, 28 farklı ülkede tam dört yılda çekilen, görsel açıdan bir şölen. Filmin CGI’a başvurmayan ve gerçek mekanlarda yaratılan mizansenleri bir yana; Tarsem’in daha video klip döneminden itibaren ayrıntılara ve hikaye anlatımına verdiği önem, henüz filmin açılış jeneriğinde kendini gösteriyor. Beethoven’ın 7. Senfonisinin Allegreto’su eşliğinde filmle ilgili tüm temaların ustaca verildiği bu siyah-beyaz sekansın sadece kendisi bile defalarca izlenmeyi hak ediyor. Kaldı ki filmin iki farklı hayal gücünden beslenen masalsı öyküsü, aslında bu iki farklı hayal gücüne sahip bireylerin yaşamlarına tutulan bir ayna görevi görüyor. Sınıf ve ırk ayrımcılığının yanı sıra emeğin sömürülmesinin izlerini sürmemizi sağlayan bu masal, Lee Pace ve sıklıkla hakkının yendiğini düşündüğüm genç oyuncu Catinca Untaru’nun içten performanslarıyla gerçeklik hissiyatını izleyiciye geçiriyor. Birkaç yıl içerisinde sıkı bir hayran kitlesi yaratan The Fall, 21. yüzyılın başına damga vurmakla kalmayıp Singh’in belirttiği gibi muhakkak ki geleceğe de aktarılacak.
Paprika (2006)
2010’da henüz 47 yaşındayken aramızdan ayrılan Anime dâhisi Satoshi Kon’un son uzun metraj filmi olan Paprika, iddialı hikayesi ve gösterişli çizimleriyle son yılların en ufuk açıcı animesi. Film, üç bilim insanı tarafından icat edilen, hastaların rüyalarının kayıt edilmesini ve izlenmesini sağlayan DC Mini isimli cihazın çalınmasından sonra yaşananları anlatılıyor. Cihazın kötü emeller için kullanılması önce karakterlerimizi sonra ise tüm Tokyo halkını rüya ile gerçeğin karıştığı bir dünyada baş başa bırakıyor.
Rüya kavramının öznel olduğu kadar sınırsız yapısı, filmin hikayesinin ve görsel gücünün önündeki engelleri da kaldırıyor. Bu öznel yapının, farklı bireyler tarafından deneyimlenmesi izleyiciyi sürekli diken üstünde tutan bir unsur. Muğlaklaşan gerçeklikler arasında geçişler yapan karakterler aracılığıyla Paprika adeta bir eğlence trenine dönüşse de izleyicinin, filmin felsefi ve psikolojik katmanları arasında raydan çıkmasına izin vermiyor. “Bastırılmış zihinlerin kaçış yeri” olarak tanımlanan internetin -ki aynı tema Gilliam’ın The Zero Theorem’inde basitçe harcanmıştı- gündüz düşleri yaratan yapısına ek olarak sinema perdesinin ve televizyonun da bu özellikleri göstermesi, ‘eksik’ Atsuko’nun mükemmel alter egosu Paprika üzerinden bir arzu nesnesine dönüşmesi ve filmin kahramanı haline gelmesi göze çarpan unsurlar. Paprika’nın kazandığı başarıdan sonra haklarının Wolfgang Petersen tarafından alındığı bilinse de 2010’da çıkan bir başka film, Paprika’ya olan benzerliği ve aynı temalar üzerinden yürümesiyle bu projenin rafa kalmasına neden olmuş gibi görünüyor: Inception.
4 Months, 3 Weeks and 2 Days (2007)
Sinemaya 2000’lerde çekmeye başladığı kısa filmlerle giren Romanya’lı yönetmen Cristian Mungiu’nun ikinci uzun metrajlı filmi -ki yönetmen son çektiği Tepelerin Ardında filmiyle birçok ödül almıştır ayrıca ilk uzun metrajlı filminin (Occident) dağıtımı yapılmamış, yönetmen bir söyleşisinde onu internet indirilebileceğini söylemiştir- olan 4 Months, 3 Weeks and 2 Days birçok açıdan içerisinde barındırdığı sert gerçekçilik ve minimalist yanla görücüye çıktığı ilk zamandan beri büyük bir ilgi görmüştür.
1980’lerde Çavuşevsku iktidarının olduğu dönemde geçen film, yasa dışı yollardan kürtaj yaptırmak zorunda kalan bir kızı ve arkadaşının bir gün içerisindeki zaman dilimini anlatıyor. Bu, yalnızca bir güne odaklanması açısından zorlayıcı bir denemeye girmesine karşın, özellikle Dogma 95’ten feyz alan farklı ve iç dinamiğe sahip çekim tekniği ve etkileyici senaryosuyla bu işin altından kalkmayı başarıyor. Filmin en güçlü iki yanı hiç kuşkusuz hikayeyi ele alış şekli ve atmosferi. Dönem atmosferi çerçevesinde yer yer 1990 öncesi Leh Sineması tadı veren film bir de gayet klasik diyebileceğimiz sıradan sahnelere oldukça sıra dışı bir şekilde yaklaşıyor. Söz gelimi Otilia’nın, erkek arkadaşının ailesiyle akşam yemeği yediği sahneden kamera normalde biraz daha ileride durarak herhangi bir odak oyunu yapmadan esas karakteri algısal bir şekilde odak noktası haline getirebiliyor. Birçok bölümü hafif hafif kımıldayan ve karakteri takip eden kamera hareketleriyle çekilmesine karşın oldukça etkileyici sabit açıları da içinde barındırıyor film ki bu özelliği filmin büyük bir anlatı oluşturmasına da yardımcı oluyor. En nihayetinde sonrasında çekilecek birçok filmi etkilemesine karşın aslında işin teknik kısmına onlardan çok daha geniş bakabilen 4 Months, 3 Weeks and 2 Days her halükarda bir başyapıt olarak baş köşede durmayı sürdürüyor.
Moon (2009)
Listede yer verip vermemek üzerine en çok düşündüğümüz ama bir o kadar da mutlulukla yer açtığımız bir film oldu Moon . Bunun nedeni benzer kategoride yer alan filmlerin, en az onun kadar güçlü olmasıydı. Peki ya varoluşçu bir bilimkurgu olarak Moon neyi başardı? Öncelikle filmin konusunu hatırlatalım: Yakın bir gelecekte insanoğlu, dünyanın enerji sorununu çözmeyi başarmıştır. Bu başarının temelinde Ay’ın kayalıklarında depolanan enerjinin dünyaya gönderilmesi vardır. Enerji firması Lunar Industries tarafından Ay’da görevlendirilen Sam Bell’in üç yıllık görevinin son iki haftasını anlatan filmde, Sam’in yaptığı bir kaza sonucu olayların aslında göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkacaktır.
Tamamı Ay yüzeyinde ve istasyonunda geçen, dünyayı sadece ekranlar aracılığı ile görebildiğimiz filmde karakterimizin yaşadığı kriz için mükemmel bir ortam yaratılıyor. Clint Mansell’in sade ama filmin bütününe hakim olan tema müziği, dünyanın daha iyi bir hale geldiğine yönelik yanılsamaya karşın Ay’da yaşadığımız distopyayı ve onu oluşturan parçaların saniye saniye gün yüzüne çıkmasına katkıda bulunuyor. Ay’ın karanlık yüzü üzerindeki steril uzay istasyonumuzun sırları ortaya döküldükçe beyazlığın yerini kan ve toz-toprak almaya başlıyor. Jones’un bir diğer büyük başarısı ise varoluşsal krizi verişindeki soğukluk ve hali hazırdaki beklentiyi başka yöne çevirmesi. Klonlama ve çift gezer mevzusu ile ilgili çatışma aslında iki karakter arasındaki mücadeleden ziyade dünyevi değerler üzerinden veriliyor. Hayatta kalma içgüdüsünden çok unutulmak, umursanmamak ve insanı hayata bağlayan değerleri yitirmek en büyük ceza olarak sunuluyor. Kapitalist firmanın çıkarları ve asistan görünümlü gelişmiş yapay zeka (Kevin Spacey’nin sesiyle katkıda bulunduğu Getry) tanıdık gelse de bu iki faktörü 21. yüzyılın bilimsel gelişmeleri (klonlama ve enerji sorunu) ile güncellemeyi başarıyor. Sam Rockwell’in -neredeyse başka oyuncunun yer almadığını söyleyebiliriz- iki karaktere birden hayat verdiği Moon’a belki tempoyu biraz yükselten ve hesaplı finalinden dolayı burun kıvıranlar olacaktır. Fakat bilimkurgu sinemasına yeni bir soluk aldıracak derecede güçlü bir film olduğunu söyleyebiliriz.
Dogtooth (2009)
Türkiye’de son günlerde iyice yoğunlaşan eğitim tartışmaları düşünüldüğünde Yorgos Lanthimos’un 2009 tarihli başyapıtı Kynodontas, bizim için daha fazla anlam kazanıyor. Ebeveynleri tarafından çevreden izole edilmiş ve evlerinin bahçesinden dışarı adım atmaları yasaklanmış üç genci izlediğimiz film, aynı zamanda faşizm üzerine sağlam bir okuma niteliğinde.
Köpek metaforu üzerinden insanın şekillendirilmesini anlatan Kynodontas’ta özellikle baba karakterinin baskısı altında telefonun varlığını bilmeyen, televizyonda sadece kendilerine ait görüntüleri izleyebilen ve Frank Sinatra’yı dedeleri zanneden çocukların neden böyle bir hayata maruz bırakıldıkları anlatılmıyor. Lanthimos’un filmi de şimdiki zamanı anlatıyor gibi görünürken içerdiği absürdizm üzerinden sanki bize gelecekten ya da başka bir gezegenden sesleniyormuş gibi. Bir kaset aracılığı ile dilin ve sözcüklerin gerçek anlamlarının, yaratılan dünyanın bekasını sağlamak amacıyla alaşağı edilmesi ve güvenli sınırların sonsuz şiddet aracılığı ile meşrulaştırıldığı bu “yakın” gezegen” üzerinden toplama kamplarından haberdar olmadıklarını iddia eden Alman halkını hatırlamak mümkün. İnsanın “şeyler” arasında kurduğu ilişkilerin, onlarla olan deneyimsel alışkanlıklarıyla ilgili olduğunu söyleyen İngiliz filozof David Hume’un bu fikri en uç noktaya taşınıyor. Filmin ucunu açık bırakmaya doğru giden kırılmayı yaratan noktanın, popüler kültür araçları olması da izolasyon ve izole edilen araçların aynı ölçüde tehlikeli olduğunu vurgular cinsten. Sonuç olarak bu filmden sonra çektiği Alpeis ile takip edilmeye değer yönetmenler arasına giren Lanthimos’un, minimal bir başyapıt yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kosmos (2010)
Türk Sineması’nda izleyici gözünde pek değeri bilinmemesine karşın en nevi şahsına münhasır ve de başarılı yönetmenlerden olan Reha Erdem’in ustalık dönemi eseri olan Kosmos için söyleyecek şeyler aslında çok fazla ama şunu söyleyebiliriz ki sadece bu film üzerinden yepyeni bir sinema tanımı yapılabilir. Beş Vakit ve Hayat Var ile sinemasına dair ipuçları veren yönetmen 2010 senesinde karşımıza öyle bir filmle çıktı ki daha önce görülmemiş decede yerel ve başka bir açıdan evrensel bir yapım olarak sinema çevrelerinde büyük bir heyecan yarattı.
Nereden geldiği ve kim olduğu bilinmeyen bir adamın Kars’a gelmesiyle başlayan hikaye; güç, normallik, iletişim, toplum ve tarihsel gelişim üzerine öylesine derin ve karmaşık konulara bölünüyor ve finalde hepsini öylesine başarılı bir şekilde bir araya getiriyor ki Kosmos’u yalnıca Türkiye içerisinde değil uluslararası arenada dahi eşsiz bir başyapıt olarak tanımlamak gayet mümkün. Çünkü film tüm bu derinlikle yan anlatılardan oluşan muhteşem hikayesine ek olarak müzik kullanımı, görsel anlatı ve ses tasarımı olarak da döneminin çok ötesinde işler ortaya koyuyor. Tüm bunların yanında filmin esas karakteri üzerinde yönetmenin savunduğu bir varoluşsal felsefe de var. İnsan olmanın temelindeki hayvani ve medeni yan üzerinde herkesin aksine bir tavır alan karakterimiz birçok açıdan bir deli olarak gözkmesine karşın işin bir de mucizevi yanı vardır. Bu açıdan filmin materyalizme karşı sert bir eleştirisi de vardır. Öyle ki filmde birçok mucizeye, iyi-kötü çatışmasına ve sıra dışı bir sevgi anlayışına şahit oluyoruz. Aşkı kadın bedeninden bağımsız olarak tanımlamaktan, iyilik için kötülüğün iki farklı değerlendirilme düşünme pratiğine dair bakış açıları getiren film için tam bir külliyat demek yanlış olmaz herhalde. Reha Erdem’in her sahnesiyle insanı düşünmeye ve kavramaya iten daha da ötesi her şeye daha farklı bir pencereden bakma yetisine götüren eşsiz filmi Kosmos şimdiden sinema tarihindeki eşsiz yerini almış durumda.
Faust (2011)
Sinema tarihindeki hala yaşayan ustalar arasında en sıra dışı olanlardan biri olan Aleksandır Sokurov, birçok kere avangarda kayan tarzıyla sinemaya olan bakışımızı her zaman daha ileriye taşıyan bulunmaz yönetmenlerden biridir hiç kuşkusuz. Tamamı tek plan çekimi olan Russian Ark gibi, sinema tarihinde eşine az rastlanır bir natüralizmi görülmemiş seviyelere çıkardığı Mother And Son gibi filmleriyle tahmin edilebileceği gibi hiç bir akıma veya kalıba uymayan usta yönetmenin 2011’de çektiği Goethe’nin Faust uyarlaması birçok açıdan oldukça büyük bir sürpriz olmuştu. En nihayetinden daha önce onlarca uyarlaması yapılmış; daha da önemlisi Svankmajer ve Murnau gibi efsane yönetmenleri bu konuda oldukça yetkin eserler vermişti.
Seçtiği uyarlamadan kaynaklanan tüm bu olumsuz ön yargılara karşın yönetmen ortaya öyle bir eser koydu ki tam da aslında ondan bekleneceği üzre ne bugüne kadarki uyarlamalara benziyordu ne de alışık olduğumuz tarzda bir filme. Sokurov Faust’un hikayesini tamamen bir alt metin olarak kullanıp filmi aslen realist bir orta çağ kasaba tasviri üzerine kurmuştu. Bu açıdan birçok sahnede Faust arka plandaki bir karakter olarak kalırken sıra dışı sanat yönetimi tüm görkemiyle arzı endam ediyordu. Ama daha da önemlisi yönetmen filmini çok farklı bir formatta çekmişti. Film kare formattı ve ekranın köşeleri sessiz film dönemindeki filmlere has o hafif bükülmelerle tamamlanıyordu. Yönetmenin kullandığı lensler ve film makaraları öylesine sıra dışıydı ki karşılaştığımız görüntü daha önce gördüklerimize hiç benzemiyordu. Ama her şeyden önemlisi usta yönetmen tüm bu yazınsal ve görsel avangart yaklaşımları inanılmaz başarılı bir şekilde tek bir potada eritmeyi başarmış ve seyircileri sinemayı yeniden tanımlamaya zorlamıştır.
The Turin Horse (2011)
Kariyerine Damnation, Werckmeister Harmonies ve Satantango gibi başyapıtlar sığdıran efsane Macar yöneten Bela Tarr bir süreliğine emekliye ayrılacağına dair açıklamalar yapsa da son bir film da çekmeye karar verip The Turin Horse’u yaratmıştı. Yönetmenin filmografisindeki en minimalist yapımlardan biri olmasına karşın bu kez kasabanın o lanetli kalabalığından uzakta, bir baba kızın taşradaki yalnız yaşamlarına değinen yönetmen bu filmiyle bugüne kadarki en evrensel söylemlerinden birini de ortaya koymuştur.
Film aslında birçoğumuzun bildiği bir tarihi nüansın sonrasına dair bir irdeleme yapıyor. Nietzsche’nin akıl sağlığını sonunda temelli kaybettiği an olarak anlatılan bir ata sarılıp ağlaması hikayesi üzerinden yönetmen o ata ve atın sahibine dair bir bakış getirmişti filminde. Ama elbette tahmin edilebileceği üzere Nietzsche bir tarihi figür olarak kalmayıp bizzat felsefesi üzerinden filmde hayat bulmuştur. Bu açıdan derin varoluş sorgulamasına eğilen yönetmen, genel bir de nihilist bakışla insan olma eylemi üzerine bazı dini epik göndermelerle oldukça derin bir yapım ortaya çıkarmayı başarmıştır. Özellikle birçok sahnede sınırları zorlayan minimalist yaklaşımın tekrarı üzerinden yaratılan göndermeler ve tüm filmlerini siyah beyaz çeken yönetmenin iç mekanda yarattığı yüksek kontrastlı ışık oyunları filmin hikayesindeki ağırlığın atmosferine de yansımasını sağlamıştır. 2000 sonrasında her ne kadar genç yönetmenlerin başarılı filmlerine tanık olsak da bazı eski kurtlar yeteneklerinden hiçbir şey kaybetmediklerini haykırırcasına böylesine muhteşem filmler çekerek bizlerin sinema aşkını doyurmaya devam etmişlerdir çok şükür ki.
The Tree of Life (2011)
Filmografisinde Days of Heaven ve The Thin Red Line gibi birbirinden oldukça farklı ama her biri oldukça muazzam filmleri bulunana Amerikalı yönetmen Terrence Malick’in nispeten başarısız olarak niteleyebileceğimiz The New World filminden sonra altı yıllık sessizliğine son verdiği filmi The Tree of Life birçok açıdan sinema dünyasında şok etkisi yaratan bir yapım oldu. Yönetmenin kullandığı farklı çekim teknikleri, hikayenin farklı işlenişi, daha önce görülmemiş şekilde görsel efekt kompozisyonları ve bir sürü yeni şey filmi izleyenlerin ağzını açık bırakmaya yetmişti.
Brad Pitt, Sean Penn ve Jessica Chastain gibi yıldız oyuncuları kadrosunda barındırmasına karşın film, hikayesini öylesine cesurca işliyordu ki bu oyunculara bakarak anaakım bir film bekleyenleri şoklardan şoklara sokmayı başarmıştı. Aslında temelde O’Brien ailesinin orta sınıf Amerika tablosu eşliğinde anlatılan hikayesinden oluşan filmin esas gücü alt metninde ve görsel anlatı başarısında yatıyor. Annenin tanrı inancı ile babanın otoriter tavrı ve çocukların hayata karşı her geçen gün yeni şeyler öğrenmeleriyle değişen aileleriyle olan ilişkileri üzerinden ilerleyen film tüm bunları iç içe ve derinlikli bir şekilde ele alıyor. Öyle ki annenin bahsettiği tanrıyla, insan olma eylemi arasında ilişkiyi; evrenin, dünyanın ve ilk insanın ortaya çıkması üzerinden anlatıyor yönetmen. Görsel efekt deyince hep aklımıza gelen aksiyon sahnelerine karşın yaklaşık yirmi dakikalık bir bölümde Malick yalnızca görsel efektle tüm derdini anlatıyor. Elbette bu sahnelere bir de Preisner’in efsane Lacrimosa parçası eklenince ortaya çıkan muazzamlığı tarif etmek pek de mümkün değil. The Tree of Life, Malick sinemasında eksiksiz bir şekilde zirveyi temsil etmesinin yanında sinemaya olan bakışımızı da değiştirmesi ve bunu iki saati geçen süresine rağmen gözünüzü birle kırpmadan izleyeceğiniz şekilde başarabilmesiyle yalnızca 2000 sonrasında değil tüm sinema tarihinde değerlendirebileceğimiz muhteşem bir başyapıt.
Holy Motors (2012)
Kendine has bir sinema dili geliştiren Fransız yönetmen Leos Carax’ın en garip filmlerinden biri olan Holy Motors, birçok açıdan yönetmenin en sert ve en eleştirel filmi. Film aslen, Michel Gondry ve Bong Joon-Ho ile yaptığı “Tokyo!” isimli filminde kullandığı Merde karakteri üzerinden çeşitlemeler mantığıyla oluşturulmuş ama hikaye olarak ortada oldukça ilginç bir iş var. Öyle ki filmi iş dünyası üzerine bir taşlama olarak değerlendirenler olduğu gibi sistemsel bir felsefi eleştiri taşıdığını düşüneneler de var. Film ortaya koyduğu söylemi güçlendirmekten ziyade onu genişletme amacı güttüğü için filmin okumasını yapmak oldukça zor ama bu elbette ki Holy Motors’un değerinden bir şey kaybettiği anlamına gelmiyor bilakis filmin söylediği şeyler bir yerden sonra her şey ve herkes hakkında bir söyleme dönüşüyor.
Film bizzat Leos Carax’ın kendisiyle açılıyor ve ardından bir yandan oyun bir yandan da iş gibi duran Denis Lavant’nın performanslar toplamına şahit oluyoruz. Film boyunca Mr. Oscar olarak anılan bu karakter sürekli olarak farklı kılıklara ve farklı durumlara bürünerek bütün bir gününü yaşıyor. Ama burada karşılaşılan sahneler öylesine garip ki bazen ölüyor bazen öldürülüyor bazense tümden deliriyor ama en sonunda hep kaldığı yerden devam etmeyi de başarıyor. Bu açıdan filmin onlarca metafordan oluşan sürreal anlatısı gerçekle illüzyonun iç içe geçmesine sebep oluyor. Öyle ki bir şey olduğu zaman onun gerçekten olup olmadığını ya da onun neden olduğunu söylemek oldukça güç. Fakat finale doğru yaşanan tüm bu gariplikler yavaş yavaş bir tümel oluşturmaya başlıyor. Usta yönetmenin her türlü beklentinin dışında sahnelerden oluşan ve tam anlamıyla zihin açan filmi hem teknik kullanımıyla hem de genel olarak yaklaşımıyla son zamanların en büyüleyici filmlerinden biri.
Fish & Cat (2013)
İranlı yönetmen Shahram Mokri, “siyasi içerikli olmayan ilk İran filmini çektim” derken ne kadar haklı tartışılır ama Fish & Cat’in oldukça özgün bir film olduğu kesin. Bir uçurtma etkinliği için göl kenarında bir araya gelen bir grup gencin kendi aralarındaki ilişkilerin yanı sıra aynı bölgede yer alan restoranı işleten iki adamın onlar için bir tehdit oluşturmasını anlatan filmi özel kılan nokta, zamanı ele alış şekli.
Mokri, aynı zaman dilimini defalarca farklı karakterlerin gözünden anlatmakla kalmıyor; bunu tamamı tek plandan oluşan bir yapı içerisinde gerçekleştiriyor. Filmin 134 dakikalık tek bir çekimden oluştuğu göz önüne alınırsa çizgisel ve döngüsel zaman dahiyane bir şekilde, hiç sekmeden birleştiriliyor. Yönetmenin zaman geçişleri arasında bıraktığı küçük ayrıntıları yakalamak ve hikayeleri birleştirmek ise sinemaseverlerde hem müthiş bir haz hem de şoklar yaratacak cinsten. Doğal ışık kullanımı ile oldukça tekinsiz bir atmosfer oluşturulurken hikayenin, korku sinemasının alt türlerinden olan teen slasher’a olan yakınlığı ile birlikte bu alt türe yeni bir soluk getirdiği bile iddia edilebilir. Büyük bir emeğin sonucunda ortaya çıkarılan film, sırf anlatım tekniği nedeniyle tekrar tekrar izlemek isteyeceğiniz bir başyapıt.
FilmLoverss
7890 yazı · Filmloverss.com Editör Hesabı
Yazarın diğer yazılarını gör →