Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Robin Williams Performansı
“Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.” –Dead Poets Society
Sinemaya ilk kez 1977 yılında Can I Do It ‘Till I Need Glasses filmiyle başlayan ama daha çok her gün radyo programını ‘Good Morning Wietnam!’ diye açan bir radyocuyu canlandırdığı filmiyle tanınır olmaya başlayan usta aktör Robin Williams; yarattığı birçok karakterle gönüllere taht kurmayı başarmıştı. Dead Poets Society’de kaptanımız John Keating ,Awakenings de ise idealist bir doktor Malcolm Sayer olarak beyazperdede idol haline gelmiş karakterlere hayat vermiştir. Birbirinden oldukça farklı olan karakterlere bürünen Williams, yer aldığı birçok yapımda karşımıza çıktığı rolle konuşulmayı başarmıştır. Ağustos 2014’te kaybettiğimiz ‘ses ve görüntünün ötesine geçebilen bir adam’ olan Robin Williams, yer aldığı birçok filmde hep ‘sisteme karşı’, ‘idealist’ karakterleri yaşatması nedeniyleydi belki de çoğu insanın kahramanı olmuştu. Çocukluk kahramanımız, efsanevi oyuncu Robin Williams’ın birbirinden etkileyici performanslarını sizler için derledik.
Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Robin Williams Performansı
Good Morning Vietnam – 1987

Listemizin ilk sırasında 1987 yapımı Good Morning Vietnam var. O zamana kadar birçok yapımda yer alan Robin Williams asıl çıkışını Barry Levinson‘ın bu filmiyle yapmıştı. Savaş zamanı asker olarak Vietnam’a gönderilen bir radyo djnin, askerdeyken de radyo yayınları yapmaya devam etmesini ve bu yayınlarda yaptığı komiklikler ile tüm ülkede bir anda ünlü olmasını konu edinen Good Morning Vietnam, savaşın kötü yanlarına değil aşka, sevgiye, dostluğa odaklanması açısından önemli bir film. İçinde asker bürokrasisini ironik açıdan eleştiren diyaloglar ve harika müzikler bulunduran film, kimileri tarafından Robin Willams’ın en iyi filmi olarak anılıyor. Bu duygusal ama aynı zamanda eğlenceli film sadece Willams’ın performansıyla bile devleşiyor.
Dead Poets Society – 1989

Çoğumuz Robin Willams’ı Dead Poets Society filmiyle tanımıştır. Aynı isimli romandan beyazperdeye uyarlanan film, John Keating isimli bir İngilizce öğretmeninin; romanla ve şiirle öğrencilerine yol göstermesini, hayatı anlatmasını konu alıyor. Dogmatik düşüncelerin yıkılmaya çalışıldığı filmde; anı yaşamanın ne kadar önemli olduğu, hayata bir kez geldiğimizi unutmamanın değerini anlıyorduk. Öğretmen rolünde izlediğimiz Robin Willams her rolünde olduğu gibi kuşkusuz harikalar yaratıyordu. Her ebeveynin ve eğitmenin izlemesi gerektiğini düşündüğümüz Dead Poets Society hayata bakış açısını derinden etkileyecek bir edebi eser tadında.
Awakenings – 1990

Müthiş bir akış içinde bazen umut bazen hayal kırıklığı ile dolu olan Awakenings Robert De Niro ve Robin Willams ile eşsizleşen bir film haline geliyor. Film, Robin Willams’ın sadece komik filmlerde komik karakterleri canlandırdığına inanan bir kesim için tokat gibidir. Her diyalogunda anlamlı bir hayatın saklı olduğunu hissedebileceğimiz, gerçek uyanışı izleyiciye tattıran bir baş yapıt olan Awakenings, Robin Willams’ın üstün performansıyla akıllardan çıkmıyor.
The Fisher King – 1991

The Fisher King için sevgi, hayal ve delilik üzerine bir film desek kimler katılır? Richard Lagravenese’in senaryosunu yazdığı ve Terry Gilliam’ın yönetmenliğini üstlendiği 1991 yapımı bu unutulmaz filminde Robin Willams’a Jeff Bridges eşlik ediyordu. Eşine az rastlanan bir film olarak akıllardan çıkmayan The Fisher King; insanların doymak bilmeyen açlığını ve tüketime meraklı bu sistem içinde insanların kayboluşunu anlatıyor. Ancak film bunu yaparken de sevgiyi es geçmiyor. Robin Willams’ın ne kadar iyi bir komedi oyuncusu olduğunu anlamamıza yardımcı olan The Fisher King ağızda buruk bir tat bırakıyor. Deliliğin sınırlarında dolaşan Parry karakterine hayat veren Willams, travmatik sahnelerdeki performansı başta olmak üzere filmin her sahnesinde filmdeki bir karakter olmaktan çıkıp filmin kanlı canlı bir parçası oluyor.
Mrs. Doubtfire – 1993

Çocukluğu boyunca televizyonda Mrs. Doubtfire izlememiş biri var mıdır? Robin Willams’ın deyim yerindeyse döktürdüğü film Mrs. Doubtfire, boşanmış ve çocukları anneye verilmiş bir babanın; çocuklarına daha yakın olabilmek için bakıcı kılığına girmesini konu ediniyor. Kadın kılığında eve girip çıkan babanın ortaya koyduğu atraksiyonlar komik ve bir o kadar da duygusal! Robin Willams’ın bakıcı rolünde sadece mimikleriyle bile şahane bir iş çıkardığı Mrs. Doubtfire komik diyaloglarıyla, zeki esprileriyle iç ısıtan bir film. Bir rivayete göre Robin Willams filmin set arasında bakıcı kılığında bir kitapçıya gitmiş ve kimse onu tanımamıştır.
Jumanji – 1995

Çocukluğumuzun bir başka filmi daha! Çocukluğun ile ilgili ne hatırlıyorsun dediklerinde bu filmi söyleyenler el kaldırsın! İki kardeş şans eseri bulduğu Jumanji isimli bir kutu oyunu oynamaya başlarlar ve sonrasında farkederler ki oyunun içinde asırlardır sıkışıp kalmış bir adam vardır. Oyunun tek kuralı oyuna başlandıysa bitirilmelidir. Robin Willams’ın ölümünden sonra izlenmesi zor bir film haline gelen Jumanji, yaş ve zaman farketmeksizin herkesin favori Robin Willams filmi olmaya aday. Hatta film Robin Willams ile özdeşleşmiş desek abartmış olmayız. O döneme göre efektlerin, makyajların harikulade olduğu film, oyunculuklarıyla da göz dolduruyordu. Not olarak belirtmekte fayda var: Filmdeki küçük kızı canlandıran oyuncu Kirsten Dunst.
Good Will Hunting – 1997

Sırada Robin Willams’a en iyi erkek oyuncu Oscar ödülünü kazandıran film Good Will Hunting var. Klasik filmler içerisinde yer alan Good Will Hunting, süper zekalı genç bir adam ve bilge psikoloğunun arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Kendine has bir kokusu olan filmde, Sean isimli bir psikoloğu oynayan Robin Williams insanın içine işleyen bir performans sergiliyor. Good Will Hunting, yaşamın anlamını ve içinde barındırdığı iyiliği bir seyirlik de olsa gözümüze sokan bir gerçekliktir. Filmi izledikten sonra Robin Williams ve Matt Damon ikilisine hayran olmamak elde değil.
Patch Adams – 1998

Hayat dolu, neşeli bir film olarak akıllarda kalan Patch Adams hayat dolu bir doktorun, hastalarını sevgi ve mutlulukla iyileştirmesini konu alıyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, bir gülümsemenin insanlığı nasıl değiştirebileceği üzerine. Ölümden korkmak yerine; onu kabul edip, onun gerçekliğiyle yaşamamız gerektiğini anlatan Patch Adams Robin Willams’ın canlandırdığı hayat dolu doktor karakteri ile daha da bir anlamlanıyor. Zaman zaman doktor, zaman zaman doktor – palyaço olan Robin Williams gözleri dolduran gerçekçi bir oyunculuğa sahip.
One Hour Photo – 2002

Sakin anlatımı ve Robin Williams’ın oyunculuğu ile dikkat çeken One Hour Photo uzun yıllardır bir alışveriş merkezinin fotoğraf bölümünde çalışan Sy’ın gizemli iç dünyasına odaklanıyor. Babası tarafından hor görülmüş kötü bir çocukluğa sahip kompleksleri olan Sy, insanların ellerindekinin değerini bilmemesinden çok rahatsızdır ve dükkanına gelen insanlara bir ders verme peşindedir. Rahatsız edici bir havası olan film, gerilim ögelerini sonuna kadar taşımaktadır ve gerilim Robin Willams’ın huzursuz oyunculuğuyla verilmektedir. Yalnızlığı ve insanlara dair hayalkırıklığını çok güzel hissettiren Willams’ı bu tarz rollerde çok fazla göremediğimiz için One Hour Photo altın değerinde.
Insomnia – 2002

Christopher Nolan’ın yönetmenliğini üstlendiği ve başrollerinde Robin Williams’a Al Pacino’nun karşımıza çıktığı Insomnia, aynı adlı Norveç yapımı filmin yeniden çevirimi olarak izleyiciyle buluşmuştu. Küçük bir Alaska kentinde genç bir kızın esrarengiz bir şekilde öldürülmesinin ardında yatan gizemi çözmek isteyen Will Dormer ve Hap Eckhart isimli iki dedektifin hikayesini ele alan film; muazzam bir kurguyla intikam ve adalet kavramlarını bir araya getiriyor.
Ekin Limoncu
206 yazı · 1990 yılının nisan ayında Malatya'da dünyaya geldi. Babasıyla ritüel haline getirdikleri haftasonu film izleme kaçamakları sayesinde ´sinema´ ile tanıştı. Sinemanın büyülü atmosferine kendini küçük yaşta kaptıran Ekin sinemadan bir daha asla kopamadı. Eğitimini Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon bölümünde tamamladı. Ilk izledigi filmi hala hatırlıyor, 26 yıllık hayatında hiçbir şey onu sinema kadar heyecanlandıramıyor. Fotoğraf gerçektir, sinema ise saniyede 24 kere gerçektir diye bir tanımda bulunmuştur Jean-Luc Godard, haklıdır.
Yazarın diğer yazılarını gör →