Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Mark Ruffalo Performansı!
Kariyerine tiyatroyla başlayan, sinemayla ise başrollerini Laura Linney’le paylaştığı You Can Count On Me’de hayat verdiği Terry karakteriyle tanışan Mark Ruffalo; o günden itibaren sinema dünyasında söz edilmeye başlamış; kimilerine göre ise Marlon Brando’nun gençlik yıllarını andıran Ruffalo, artık filmlerin aranan yüzü olmuştu. XX/XY, My Life Without Me, Eternar Sunshine of the Spotless Mind, We Don’t Live here Anymore, 13 Going 30, Just Like Heaven, Reservation Road, Marvel dünyasına Hulk olarak adım attığı The Avengers ve daha birçok yapımda karşımıza çıkan başarılı oyuncu, son olarak ise Now You See Me 2 ile beyazperdeyle buluştu. 2000’li yıllarda sağlık nedeniyle kariyerine ara veren ve sonrasında yeniden oyunculuğa geri dönen Ruffalo, kariyerinin yanı sıra aktivist yanıyla; savaş karşıtı tutumuyla ve söylemleriyle de dikkatleri çekiyor.
Tüm hayatının ‘Sen bunu yapamazsın!’larla geçtiğini söyleyen Ruffalo sözlerine şöyle devam ediyor; “Hep elimi yükseltmek istiyordum, geleceğimi ben aldım aslında… diğerleri benim vahşi olduğumu düşünüyorlardı ama ben biliyordum; bir görevim varsa ben yeterince sorumluluk sahibi biriydim.” Siyasi görüşü veya hayat görüşü; kişisel fikirlerini söylemekten hiç çekinmeyen ve rollerine girerken adeta yarattığı karakteri yaşamayı da başaran yetenekli oyuncu Ruffalo; birçok yönden yarattığı başarısının sırrını ise şu sözlerinin içine saklıyor; “Ben bu yöntem fikirlerini sevmiyorum. Ben de bunun eğitimini aldım ama bize hayal kurmak öğretildi. Ödev yapmak demek; hayal gücünüzü kullanmak demekti… İnsanlar o yöntemleri bir kalkan olarak kullanıyor; tüm genç oyuncular bu bahsedilen yöntemleri kullanıyor ama bir şeyi biliyorum ki doğallığı öldürüyorlar.” Ruffalo’nun izleyenleri büyülediği, hayat verdiği karakteri adeta devleştirdiği filmlerini sizler için sıraladık; ‘Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Mark Ruffalo Performansı!’
Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Mark Ruffalo Performansı
You Can Count On Me – 2000

Hayatınızın önemli olduğunu düşünüyor muşunuz ya da hayatınızda en önemli şey kendiniz misiniz, yoksa bir başkası mı? Yaşamın içinden gelen ikilemleri en yalın dille içinde barındıran; bir de üstüne sevgi, kardeşlik ve sadakat gibi konuları en naif şekilde yansıtmayı başaran You Can Count On Me, başrollerini paylaşan Mark Ruffalo ve Laura Linney’in muazzam performanslarıyla da dikkatleri çeker. Amerikan Yazarlar Derneği tarafından En İyi Orijinal Senaryo Ödülü’ne layık görülen film; ailelerini henüz çocukken kaybeden Samantha ile Terry’nin hikayesine odaklanır. Kötü bir birliktelik sonucu sahip olduğu çocuğuna en iyi şekilde bakmaya çabalayan Samantha’nın hayatı doğduğu yeri terk etmiş, Sam’in aksine daha sorumsuz bir karakter olan Terry’nin gelmesiyle değişime uğrar. Ortaya ise birçok pişmanlıklar çıkacaktır…
My Life Without Me – 2003

Ölmeden önce yapılacaklar listesi… Filmin ana karakteri Ann’in “Kimse süpermarkette ölümü düşünmez.” repliğinden sonra, herkese ölümü, hayatı ve arasında duran ince çizgiyi hatırlatan film My Life Without Me, bir karavanda kocasıyla ve 2 çocuğuyla birlikte yaşayan bir kadının öleceğini öğrenmesi üzerine yaşamında gerçekten yapmak istediklerine karar vermesi ve onları hayata geçirmesini konu alır. Yaptığı listenin maddelerinden biri ise birini kendisine aşık etmek olan Ann tüm listesini harfiyen uygular; ve tabii ki adeta bir hayal kadar kusursuz bir erkek olan Lee’yi kendisine aşık eder. İlk görüşte aşık olduğu Ann’i çamaşırhanede uyuyakaldığı gece sabaha kadar izleyen Lee’nin umutsuz aşkına üzülürken, bir yandan da ölümünü bile güzelleştiren Ann’e hayran kaldığımız filmin müzikleri de hikayesi kadar duru ve etkileyicidir.
Zodiac – 2007

Gizemli filmlerin vazgeçilmez yönetmeni David Fincher imzalı Zodiac’ta, 1960’lı yılların sonundan itibaren Amerika’nın batı sahillerinde seri cinayetler işleyen ve Zodiac takma ismini kullanan bir katili yakalama öyküsü konu alınır. O dönemde karikatürist olarak çalışan Robert Graysmith’in kaleme aldığı aynı adlı kitaba dayanan film, hikayesiyle olduğu kadar Mark Ruffalo, Jake Gyllenhaal ve Robert Downey Jr’lı oyuncu kadrosuyla da dikkatleri çeker. Mektuplarla ve şifreli mesajlarla adeta polisle ve gazetecilerle alay eden bir seri katili ve onu yakalamaya ant içen, yıllarca peşinden koşan Robert Graysmith ve dedektif Dave Toschi’nin hayatını anlatan film; Fincher’ın bol bilmeceli diliyle birleşince etkileyici bir seyirlik garanti ediyor.
The Kids Are All Right – 2010

2 kadın 1 erkek ve 2 çocuk. Nic ve Jules Kaliforniya’da yaşayan, sperm bağışını kullanarak yapay döllenme sayesinde iki çocuk sahibi olan evli lezbiyen bir çifttir. Ancak çocukları Joni ve Laser’ın ergenliğe girdikleri dönemde gerçek babalarıyla tanışmak istemeleriyle durumlar karışır. Haklarını kullanarak bohem bir hayat süren gerçek babaları Paul ile buluşan çocuklar için annelerinin yanında olan hayatları bir anda değişecektir. Üstelik Paul sadece çocukların değil; Nic ile Jules’un da hayatını değişime uğratacaktır. Akademi Ödülleri’nde dört dalda aday gösterilen The Kids Are All Right, evlilik ve aile kavramlarına farklı bir bakış açısı sunmayı başarıyor.
Shutter Island – 2010

Martin Scorsese imzalı, başrollerinde Mark Ruffalo’ya Leonardo Di Caprio’nun eşlik ettiği film Shutter Island; atmosferi, kurgusu ve hikayesiyle sinema tarihinin en başarılı yapımları arasına adını yazdırır. Dennis Lehane’ın kaleme aldığı aynı adlı romandan uyarlanan film, Massachusetts adlı suç işlemiş akıl hastalarının tedavi gördüğü bir adada geçer. Bir hastanın ortadan kaybolması üzerine adaya gelen iki dedektifle birlikte keşfetmeye başladığımız, hem ürkütücü hem de oldukça karanlık bir atmosferin esiri olan adaya olan yolculuğumuz başlar.
Begin Again – 2013

İrlanda’da geçen ve müzikle dolu naif bir hikaye sunan Once’ın yönetmenliğini üstlenen John Carney’in imzasını taşıyan Begin Again; müziği dünyanın en kalabalık ve en renkli şehirlerinden biri olan New York’un ekseninde Gretta ile Dan’in hikayesine odaklanır. Her şeyini kaybetmesine rağmen, müzikle birlikte yeniden yaşam enerjisine kavuşan Dan’e hayat veren Ruffalo’nun yanı sıra Gretta olarak Keira Knightley’i ve onun eski erkek arkadaşı olarak da Adam Levine’i izlediğimiz film; müzikleri, diyalogları ve fonda büyüleyici New York görüntüleriyle izleyenleri mest etmeyi başarıyor.
Infinitely Polar Bear – 2014

2 çocuk sahibi Maggie’nin (Zoe Saldana) Boston’dan New York’a MBA yapmak için gitmesinin ardından; çocuklarla birlikte yaşamaya başlayan manik depresif babaları Cameron’ın (Mark Ruffalo) hikayesinin anlatıldığı Infinitely Polar Bear, 1970’lerde geçiyor. Varlıklı bir aileden gelen, manik depresif bipolar bozukluk nedeniyle tedavi gören ve çalışamayan bir baba Cam ile çalışmak zorunda kalan Maggie ve kızlarından oluşan, kurtarılmaya çalışılan bir aile. Normal olmayan bir zihinle kızlarıyla arasını düzeltmeye ve karısını kazanmaya çalışan baba olarak izlediğimiz Ruffalo; şimdiye kadar yarattığı karakterlerden farklı bir şekilde bir aile babası olarak karşımıza çıkar ve oldukça da başarılıdır. Manik depresif bir hayat sürmek mi zor, yoksa böyle hayat süren birinin yakının olması mı? sorusuyla bizi baş başa bırakan film; hem gülümseten hem de hüzünlendiren son zamanların başarılı bağımsız filmlerinden.
The Normal Heart – 2014

Larry Kramer’in kaleme aldığı tiyatro oyunundan uyarlanan televizyon filmi The Normal Heart; 80’li yıllarda salgın şeklinde yayılan AIDS virüsüne karşı başlattığı kampanyayla dikkat çeken aktivist yazar Ned Weeks’in hikayesini konu ediniyor. Ned Weeks ile erkek arkadaşı Felix’in virüse ve insanların kafasında yer eden AIDS imajına karşı ortaya çıkardıkları bir başkaldırış öyküsünün anlatıldığı film; insanların zannettiklerinin aksine AIDS’in eşcinsel birliktelikten doğan bir hastalık olmadığı gerçeğine de yer vermeyi ihmal etmez. Kendi adımlarıyla büyük bir mücadele başlatan ve önemli bir figür haline dönüşen Ned Weeks olarak karşımıza başarılı oyuncu Mark Ruffalo çıkıyor.
Foxcatcher – 2014

Gerçek olaylardan esinlenerek yaratılmış olan Foxcatcher, bir milyoner olan John du Pant ve iki şampiyon güreşçi olarak ün salmış olan Mark ve Dave Schultz kardeşler arasındaki trajik ilişkinin karanlık ve aynı zamanda da etkileyici hikayesini konu alıyor. Altın madalya sahibi genç bir güreşçi olan Mark Schultz, 1988 Seul Olimpiyatları’nda John du Pont tarafından ihtişamlı Pont mülkine davet edilir. Saygın kardeşi Dave’in kanatlarından nihayetinde kurtulacağın ümit eden Mark için bu durum reddedilemez bir fırsattır. Pont’un amacı ise dünya standartlarında bir güreş takımı oluşturarak hem annesine hem de etrafındaki diğer insanlara kendisini kanıtlamaktır. Schultz kardeşlerin trajik öyküsünü ele alan filmde; Schultz kardeşler olarak Mark Ruffalo (Dave) ile Channing Tatum’u (Mark) izlerken; Pont karakterine ise Steve Carell hayat verir.
Spotlight – 2015

Medyanın gücünü bize hatırlatan, Akademi ödüllerinde yüzümüzü güldüren son zamanların en başarılı yapımlarından biri olan Spotlight; 2001 yılında The Boston Globe gazetesinde çalışanlarının rahiplerin çocukları taciz ettiğine dair skandalı çözmeye ve bölgedeki Katolik kilisesinin de bu olayı örtmeye çalışmasını konu alıyor. Gerçek bir hikayeye dayanan ve bu nedenle ki izleyenleri daha çok etkilemeyi başaran film; sadece gerçeğin açığa çıkmasını isteyen gazetecilerin önüne çıkan engellerle bizleri buluşturur. “Fakir bir ailenin fakir bir çocuğuysanız inanç çok önemli… Sanki Tanrı size yardım ediyor gibi, sonuçta Tanrı’ya hayır diyemezsin dimi?”; repliğiyle dünyadaki gerçekleri yüzümüze acı bir şekilde vuran Spotlight; oyuncu kadrosundaki başarılı isimlerle, kurgusuyla ve tabii ki gerçek bir hikayeden yola çıkılarak kaleme alınan senaryosuyla tekrar tekrar izlenesi bir yapım!
“Bu şehir ve insanlar, geri kalan herkesi buraya ait değilmiş gibi hissettiriyor.”
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →