Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Edward Norton Performansı!
Çocukluk yıllarından beri, üniversite yıllarını da kapsayan döneminde tiyatro oyunlarında yer alan Edward Norton; sinemayla ilk buluşmasını ise 1996 yılında Primal Fear ile yaptı. Richard Gere ile paylaştığı başrol ve yarattığı karakterle daha ilk filminden dikkatleri üzerine çekmeyi başaran Norton, bu filmdeki başarısını kazandığı Altın Küre ile taçlandırmıştı. Kariyerinde hızlı bir çıkış yakalayan ve birbirinden başarılı yapımlarda beyazperdede boy gösteren başarılı oyuncu; özellikle 199o’ların sonunda yer aldığı iki yapımla, American History X ve Fight Club ile sinemanın vazgeçilmez oyuncularından olacağını kanıtlamıştı. Adeta canlandırdığı karakterin yaşayan Norton, bu yeteneğini tabii ki diğer yapımlarında da konuşturmaya devam etti. 96’dan beri ilgiyle takip ettiğimiz oyuncu, yirmi yıllık kariyerini büyük ivmeler yaşamadan hep yukarılarda kalarak sürdürmeyi başaran isimlerden biri oldu. Wes Anderson, Woody Allen, Alejandro Gonzalez Iñarritu gibi filmografisiyle beyazperdede fark yaratan yönetmenlerle çalışan Edward Norton, son olarak ise vizyona girmesini beklediğimiz Will Smith, Keira Knightley, Kate Winslet gibi isimlerin de oyuncu kadrosunda yer aldığı Collateral Beauty ile beyazperdeyle buluşmak için geri sayıyor.
Siz de bir filmi izlemek için Norton’ın varlığı bile yetiyor diyenlerdenseniz; her rolün altından kalkabileceğini kanıtlayan ve her karaktere farklı bir ruh katmayı başaran yetenekli oyuncu Edward Norton’ın mutlaka izlemeniz gereken 10 performansını sizin için sıraladık.
Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Edward Norton Performansı
Primal Fear – 1996

Edward Norton’ın hayat verdiği, kilisede görevli bir genç olan Aaron baş rahibi öldürmekle suçlanmaktadır. Savunmasını üstlene, Richard Gere’in canlandırdığı deneyimli avukat Martin Vail ise tüm deliller aleyhine olsa da bu gencin ürkek ve acılı halini görünce masum olduğu kanaatine varır. Ancak hapishanedeki görüşmelerinden birinde beklenmedik bir şey olur ve Aaron’da dissosiyatif kişilik bozukluğu olduğu ortaya çıkar; artık davanın gidişatı tamamıyla değişmiştir. Dissosiyatif kimlik bozukluğu olarak da bilinen hastalık; tamamen bellek ve kimlikle ilgilidir. Kendi içinde sürekliliği olan ve birbirinin yerini alabilen kimlikler aynı kişide varlığını sürdürür; genel olarak alter kişilik olarak tanımlanan bu kimlikler yineleyici olarak denetimi eline alırlar ve benliği ele geçirirler. Norton’ın oldukça başarılı bir performans sergilediği Primal Fear’ın yönetmen koltuğunda ise Gregory Hoblit oturuyor.
Everybody Says I Love You – 1996

Oyuncu kadrosuyla adeta bir ünlüler geçidi olan; Woody Allen imzalı oldukça eğlenceli bir müzikal filmle karşı karşıyayız. Everybody Says I Love You; açık fikirli bir avukat olan Bob’un her şeye burnunu sokan karısı, karısının eski kocası, üvey kızı, oğlu, babası, Alman hizmetçisi ve hatta eski karı ve kocaların da içinde bulunduğu alışılmışın dışında kocaman bir ailenin hikayesini anlatıyor. Çekimleri New York, Paris ve Venedik’te yapılan 1930’lara özgü müzikal dili ile hayat dersleri veren bir Allen klasiği olan film; Drew Barrymore, Julia Roberts, Natalie Portman, Edward Norton gibi birçok ismi bir araya getiriyor. Herkesin aynı anda konuştuğu tam bir Allen kaosuyla karşı karşıya kalacağımız ve hayata dair birçok konuda yine Allen’ın muhteşem zekasına hayran kalacağımız film; sıcak bir aile hikayesi.
American History X – 1998

Amerika’nın en güzel eyaletlerinden biri olan California’da yanlış yolda ilerleyen iki kardeş Derek ve Danny Vinyard’ın hikayesini konu alan American History X; neo-nazilerin arasına katılarak sürüklenen iki kardeşin yaşadıklarını oldukça etkileyici bir şekilde ele alır. Bu kardeşlerin bağlı oldukları komün Amerika’daki tüm göçmenlere düşman ve ırkçılığın had safhasındaki insanlardan oluşmaktadır. Derek hapse girmeden önce bu insanlardan biridir ancak hapiste gözleri açılır ve çıktıktan sonra tek amacı küçük kardeşi Danny’i de bu yoldan çekmek olur. Ancak bu göründüğü kadar kolay olmayacaktır. Hikayesiyle, özellikle de ırkçılık karşıtı yorumuyla sinema tarihine adını yazdıran filmin başrolünde ise karşımıza Edward Norton çıkar.
Fight Club – 1999

Chuck Palahniuk’un zamansız ama çok da uzak olmayan bir gelecekte geçen aynı adlı romanından uyarlanan Fight Club, oldukça monoton bir hayata sahip, kronik uykusuzluk sorunuyla baş etmeye çalışan, kutudan bozma evinde yalnız ve sıkıcı bir hayat sürdüren ve uykusuzluk derdinden kurtulmak adına terapi gruplarına katılmaya karar veren bir anlatıcı tarafından anlatılan bir hikayeyle buluşturur bizleri. Adını öğrenmediğimiz anlatıcının bir yolculuk sırasında karşılaştığı Tyler ile tanışmasıyla değişen hayatının ekseninde tüketim toplumunun bireyi hangi duruma sürüklediğini gördüğümüz film; aslında modern hayatın getirdiği, kapitalizmin mecbur bıraktığı hayata karşı bir duruş niteliğindedir. Anlatıcı ve onun tam zıttı bir karakter olan Tyler Durden maskesi altında; karanlık bir mizahla bezeli hikayesi ve sarsıcı bir finaliyle Fight Club, David Fincher’ın gözünden beyazperdede kendine yer bulmuştur. Film; Brad Pitt ile Edward Norton’ın muazzam performanslarıyla, Palahniuk imzalı kitabın edebiyat dünyasında yarattığı sarsılmaz gücü beyazperdeye taşımayı başarmıştır.
Keeping the Faith – 2000

Çocukluk dönemlerinden beri birbirlerinin en yakın dostları olan Jake Schram ve Brian Kilkenny Finn, New York’un Yukarı Batı Yakası’nda yaşayan bekar, başarılı, yakışıklı ve kendilerine güvenen iki genç adamdır. Fakat ikisinin çocukluk arkadaşı Anna Reilly’nin şehre dönüp, güzel ve çekici bir şirket yöneticisi olarak hayatlarına yeniden girmesi birçok şeyi alt üst eder; Anna ikilinin arasında büyük bir sarsıntı yaratacaktır. Brian’ın bir katolik papaz, Jake’in ise bir haham oluşu ise bu durumu sıra dışı ve karmaşık bir aşk üçgenine dönüştürecektir. Edward Norton’ın ilk yönetmenlik denemesi olarak karşımıza çıkan Keeping the Faith’in başrolünde Norton’a Ben Stiller ile Jenna Elfman eşlik ediyor.
The Illusionist – 2006

Marangoz bir ailenin oğlu olan Eisenheim, aristokrat bir ailenin kızı Sophia’ya aşık olur; ancak sosyal konumları nedeniyle ilişkilerinin yasaklanması sonucu Avusturya’yı terk ederek dünyayı keşfe çıkar. Eisenheim 15 yıl sonra ünlü bir illüzyonist olarak isim yapmış bir şekilde ülkesine geri döner; döndüğünde ise eski sevgilisi Sophie, Avusturya-Macaristan veliaht prensi Leopold ile nişanlanmak üzeredir. Ünü tüm ülkeye yayılan Eisenheim’in bir gösterisine Prens Leopold müstakbel nişanlısı Sophie ile katılır; Eisenheim’in küstah tavrı ve kendisine üstü kapalı meydan okumasına sinirlenen prens ise sihirbazın gösterisinin yasaklanmasını emreder. Pulitzer ödüllü Steven Millhauser’ın kısa hikayesinden, Neil Burger’ın uyarlayıp yönettiği, Edward Norton ve Jessica Biel’in başrollerinde yer aldığı The Illusionist’te Norton bu kez de, doğaüstü güçleri sayesinde, koca bir imparatorluğun güç dengelerini tehdit eden bir karakterle sinemaseverlerin karşısına çıkıyor.
The Painted Veil – 2006

Somerset Maugham’ın 1925’te yayımladığı klasik romanı The Painted Veil’den uyarlanan aynı adlı film, 1920’lerde genç bir İngiliz çift arasında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor: Üst sınıfa mensup bir kadın olan Kitty, orta sınıfa mensup bir doktor olan Walter’la yanlış nedenlerden ötürü evlenmiştir. Birbirlerinden pek haz etmeyen bu çift, Şanghay’a gider ve genç kadın burada bir başkasıyla aşk yaşamaya başlar. Walter karısının bu sadakatsizliğini öğrenince, intikam almak amacıyla, Çin’in ölümcül bir salgının kol gezdiği, ücra bir kasabasından gelen iş teklifini kabul eder ve oraya yalnız değil karısıyla birlikte gitmeye karar verir. Daha önce pek çok beyazperde uyarlamasıyla karşımıza çıkan bu hikaye, John Curran’ın yönetmenliğini üstlendiği filmde Norton ve ona eşlik eden başarılı oyuncu Naomi Watts ile bir adım öne çıkmayı başarıyor.
Pride and Glory – 2008

Dört New York polisi öldürülünce, tüm teşkilat alarma geçer. Polis Şefi Francis’in, dedektif oğlu Ray, yitirilen polislerin, ağabeyi ve kayınbiraderiyle omuz omuza çalıştıklarını bildiği için bu işi kabul eder. Dava, bir uyuşturucu baskını gibi görünse de, Ray birilerinin uyuşturucu tacirlerini uyardığını fark eder; hatta daha da kötüsü bulduğu ipuçları kardeşi ve kayınbiraderini işaret etmektedir. Ray, için artık bir çıkmaz ve zorlu bir tercih söz konusudur; ailesi ile teşkilat arasında kalmıştır. Amerikan sinemasında artık klasikleşmiş olan konusuna ve izleyiciyi çok da şaşırtmayı başaramayan kurgusuna rağmen; Colin Farrell ve Edward Norton’ın oyunculuklarıyla kendisini izlettirmeyi başaran Pride and Glory’nin yönetmen koltuğunda ise Gavin O’ Connor oturuyor.
Birdman – 2014

80’lerde Birdman isimli süper-kahraman serisinde oynamış olan ancak şimdi 50’lerine gelmiş bir aktör olan Riggan Thompson, daha sonra bir başarıya imza atamamış ve Birdman’in etkisinden hala kurtulamamıştır. Eski ününe yeniden kavuşmak isteyen hatta bu durum onun hayatındaki tek anlamı halini alan Riggan’ın peşinde ona geçmişini hatırlatan kendi yarattığı karakter dolanmaktadır. Riggan kariyerinde tekrar çıkışa geçmek için Raymond Carver’ın bir hikayesini tiyatroya uyarlamaya karar verir. Ünlü Broadway oyuncusu Mike Shiner’ın da dahil olmasıyla Riggan için oyunu ortaya çıkarmak gittikçe zorlaşmaya başlar; çünkü Mike başarılı bir oyuncudur ama tahammül edilemez bir karaktere sahiptir. Oyunun ilk gösterimi yaklaşırken Riggan tüm zorluklara rağmen tüm kariyerini bağladığı bu oyunun başarılı olması için elinden geleni yapmaya kararlıdır, ancak o kendi hayatında yaşadığı gel gitlerle de bir çıkmazın içindedir. Riggan Thompson olarak Michael Keaton’ı izlediğimiz filmde; Mike Shiner olarak da karşımıza çıkan kişi Norton’dır.
The Grand Budapest Hotel – 2014

Filmografisine hakim olan atmosferiyle bizleri her zaman etkilemeyi başaran Wes Anderson’ın The Grand Budapest Hotel, yarattığı dünya kadar renkler, kostümler ve tabii ki oyuncu kadrosuyla da büyülemişti.Stefan Zweig’ın notlarından esinlenerek yaratılan film, Alp Dağlarındaki kurgusal bir Avrupa ülkesinde bir otelde geçer. Otelde çalışan efsanevi bir kapı görevlisinin genç bir çalışanla arkadaşlığının konu edildiği film; 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın resmini değiştiren etmenleri anlatıyor. Jude Law, Bill Murray, Adrian Brody, Tilda Swinton, Willem Dafoe gibi başarılı oyunculara; Edward Norton da müfettiş Henckels olarak eşlik eder. Film Akademi Ödülleri’nde birçok dalda ödülle buluşurken, Anderson sinemasında da adını altın harflerle sinema dünyasına yazdırmayı başardı. Kurgusu, Anderson’ın renk paletleri ve yaratılan masalsı dünya; kelimelerin yetmediği mutlaka izlenilmesi gereken bir film olarak karşımıza çıkıyor.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →