Metin Erksan’ın Deneysel TRT Filmleri
Metin Erksan, 1964 yılında yönettiği Susuz Yaz filmi ile Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü alarak Türkiye’ye uluslararası alanda ilk ödülü kazandırmış, Sevmek Zamanı ile döneminin en özgün eserlerinden birini ortaya koymuştur. Erksan’ın bu önemli eserleri dışında, sinemayı yakından takip eden izleyici kitlesi tarafından dahi çok bilinmeyen orta metrajlı TRT filmleri dikkate değerdir. Benim de biraz geç tanıştığım fakat izledikten sonra büyük bir merakla araştırmaya başladığım bu filmler oldukça uzun bir süre örneğine pek sık rastlanmayan deneysel çalışmaların Türkiye sinemasındaki ender örneklerdendir. Bunun yanı sıra bu filmlerin 1975 yılında TRT’de yayımlanmasının ardından yaşanılan hararetli tartışmalar da Türkiye Sinema tarihi açısından önem taşır. Filmler TRT’de tarafından sansürlenmiş, sansürün gerekçelerine dair çelişkili açıklamalar yapılmıştır. Dönemin birçok entellektüeli bu tartışmalara katılmış ve tanınmış entellektüellerden şaşırtıcı açıklamalar gelmiştir.
İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü görevinde bulunduğu 1974-75 yıllarında dönemin önemli yönetmenlerinden Türk edebiyatının değerli eserlerini TRT için beyazperdeye aktarmaları istenir. Bu yönetmenler arasında Halit Refiğ, Ömer Lütfü Akad ve Metin Erksan vardır. Ömer Lütfü Akad Ömer Seyfettin’in hikayelerini, Halit Refiğ Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu kitabını, Metin Erksan ise o dönem bir kısmı hala hayatta olan çağdaş edebiyatçıların farklı eserlerini filme çekerler. Metin Erksan’ın seçtiği hikayeler sırası ile Sait Faik Abasıyanık’ın uyarlama eseri Müthiş Bir Tren, Kenan Hulusi’nin Sazlık, Samet Ağaoğlu’nun Bir İntihar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Geçmiş Zaman Elbiseleri ve son olarak Sabahattin Ali’nin Hanende Melek öyküleridir. Bu arada Erksan’ın ilk önce altı hikaye önerdiğini ama Orhan Kemal’in Uyku öyküsünün komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile TRT tarafından reddedildiğini belirtelim. Bu sansür öyküsünün daha ilk filmi Karanlık Dünya: Aşık Veysel’in Hayatı ile oldukça absürd bir şekilde sansürle tanışan Erksan için o kadar da şaşırtıcı olmadığını söylemek mümkündür. Kaldı ki ilk etapta onaylanmasına ve TRT tarafından finanse edilmesine rağmen Hanende Melek’in de başına benzer şeyler gelecektir.
Bu öykülerin ya da öykü yazarlarının ilk bakışta belirgin ortak özellikleri olmadıkları söylenebilir. Fakat özellikle filmleri izleyip hikayeleri Erksan’ın gözünden okumaya çalıştığımızda hikeyelerde gereküstü öğelerin, hayali mekanların, tutkulu / saplantılı karakterkerin ve bu karakterlerin içsel süreçlerinin ön plana çıktığını görebiliriz. Tabii bu öğeler, Erksan’ın kamerası ile sivrilmiş ve keskinleşmiştir. Filmlerde deneysellik ve biçim ön plandadır. Sinema endüstrisinin o dönemki koşulları göz önünde bulundurulduğunda bu tarz denemelerin oldukça güç olduğunu söyleyebiliriz. Fakat Erksan’ın sonradan bir anlamda sanşsızlığa dönüşen şansı ekonomik kaygılara düşmeksizin, Yeşilçam’ın kalıplarının dışında, gerçek anlamda sanatsal ve Erksan’ın kendi üslubunu yansıtan filmler çekebilmiş olmasıdır.
Çekilen filmlerden ilk önce Müthiş Bir Tren, Sazlık ve Bir İntihar filmleri yayımlanır. Sene 1975’tir ve TRT tek kanal olarak yayın yapmaktadır. Bu yüzden evlerinde tek eğlencesi televizyon izlemek olan herkes filmlerin yayımlandığı saatlerde televizyon başındadır. Filmler yayımlandıktan sonra gerek izleyiciden gerekse eleştirmenlerden birçok tepki almıştır. Tepkilerin çok çeşitli sebepleri vardır. Filmlerin anlaşılmaz, sıkıcı ve uzun olduğu söylenir. Halkın ödediği vergilerle finanse edilen TRT’nin halkın anlayamayacağı filmler yaptıramayacağı / yayımlayamayacağı öne sürülür. Erksan’ın hikayeleri doğru bir şekilde yansıtmadığı, bu sebeple eserlere saygısızlık yaptığı iddia edilir. Kimileri filmleri toplumun sorunlarından uzak, bireysel filmler olmakla eleştirir; kimileri ise Erksan’ın komünizm propagandası yaptığını öner sürer. Ve filmlerin yayımlanmasıyla aylarca sürecek tartışmaların fitili ateşlenmiş olur. (Sürdürülen tartışmaların detayı için Birsen Altıner’in Metin Erksan Sineması kitabına bakılabilir.) Tartışmalar giderek hız kazanırken diğer iki film Geçmiz Zaman Elbiseleri ve Hanende Melek yayımlanacağı duyurulduğu tarihlerde yayımlanmaz. Filmler sansüre uğramıştır ve sansürün nedenlerine dair tutarsız açıklamalar yapılmıştır.
Bu yazıda bu tartışmaların detayına girilmeyecektir. Fakat Metin Erksan’ın bu eleştirilere verdiği yanıtlardan önemli bir tanesini de es geçmeyelim.
“Bazıları sanatı, sanat, toplum ya da insan için yaptıklarını söylüyorlar. Bence bu sözler boş iddialardan başka bir şey değildir. Evet, Buna kesin olarak inanıyorum. Her insan, her şeyi önce kendisi için yapar. Bunu namuslu olarak söylemek gerekir. Bir takım totemlerin ardına saklanmak bana göz boyayıcılık gibi geliyor. Çünkü bir sanat yapıtını tek bir kişi meydana getirir. Bunun sanat, toplum ya da insan için mi olduğunu seslendiği kitle değerlendirir. Her şeyin yanıtını ortaya konan yapıtlar verir.” (Kaynak: Metin Erksan Sineması, Birsen Altıner)
Filmlerin yayımlandığı dönemde bunları sahiplenen, değerini teslim eden çok az kişi çıktığını ve bu seslerin de çok cılız kaldığını söylemek gerekiyor. Sağlıklı bir tartışma ortamı olsaydı belki de Türkiye sinemasının önünde başka bir yol açılacak ve sanatsal değer taşıyan çok daha fazla ürün ortaya konulabilecekti. Bugün bu filmler hala oldukça dar bir kesim tarafından biliniyor. Bu yazının bir amacı da yazı vasıtasıyla filmlerin bilinirliğini bir nebze olsun arttırabilmektir. Aşağıda filme erişimdeki güçlükler sebebiyle yazıya dahil edemediğimiz Hanende Melek filmi dışında diğer TRT filmlerinin analizini bulabilirsiniz.
Metin Erksan’ın Deneysel TRT Filmleri
Sazlık

Kenan Hulusi tarafından kaleme alınan Sazlık öyküsü sevgilisi ile birlikte aklını da yitiren tutkulu bir aşığın hikayesini anlatmaktadır. Ali hikayede geçtiği şekli ile kapatması Hayriye ile birlikte yaşayan bir balıkçıdır. Balıkçı tekneleri vardır ve herkes ona Reis diye seslenir. Ali Reis Hayriye’ye delicesine tutkundur. Fakat bir gün Hayriye ansızın ortadan kaybolur. Ali Reis her yerde onu arar fakat hiçbir iz bulamaz. Ali Reis bir yıl boyunca balığa çıkmaz; evi dökülmeye, tekneleri yosun tutmaya başlar. Ali Reis’in yardımcısı Mustafa Hayriye’yi sazlıkta gördüğünü,Hayriye’yi orada aramasını söyler. Ali Reis, Mustafa’nın önerisiyle gölün ortasına bir gözetleme direği yapar ve sürekli Hayriye’nin yollarını gözler. Balıkçılar Hayriye’nin ortadan kaybolmasında Mustafa’nın parmağı olduğunu düşünür. Reis’in içine düştüğü içler acısı hal ile de en çok o dalga geçmektedir. Ali Reis yine bir gün gözetleme direğindeyken bir tüfek sesi duyulur. Reis vurulmuştur. Balıkçılar yardımcı Mustafa’yı elinde tüfekle kaçarken görürler.
Film olay örgüsü bakımından Kenan Hulusi’nin öyküsüne sadık kalmıştır. Fakat elbette yönetmen hikeyeyi kendi sanat anlayışına göre biçimlendirmiştir. Orijinal hikayede olmayan çeşitli öğeler filme dahil edilmiştir. Bu öğeler seyirciyi Ali Reis’in gerçekliği üzerine düşünmeye iter. Aynı zamandan Ali Reis’in saplantı derecesine varan aşkının altını iyice çizer. Örneğin film de hikaye gibi sazlığa gelen çocuklar ve Ali Reis arasında geçen diyaloglarla açılır. Önce Ali Reis’i teknesinde alt açıdan çarpıcı bir şekilde görürüz. Sazlıkta etrafına bakınarak ilerlemektedir, bir şey arar gibidir. Derken çocuklar gelir ve diyolog başlar. Diyaloglar aynıdır fakat filmde Ali Reis ile konuşan çocukların yüzlerinde ürkütücü maskeler vardır ve biz çocukların yüzlerini hiç görmeyiz. Çocuklar Ali Reis’i ve sazlıkta ne yaptığını bilmekte ama bilmemezlikten gelerek onunla dalga geçmektedirler. Burada maskenin işlevi seyiciyi filme yabancılaştırmak olabilir. Aynı şekilde Reis’in dünya ile kurduğu ilişkiye dair ipuçları verir. Reis ve çocuklara fiziksel olarak aynı dünyayı paylaşsalar dahi manevi olarak çok başka dünyalarda yaşamaktadırlar. Karşısındakiler çocuk bile olsa onu anlamamakta, düşmanca yaklaşmaktadır. Belki de izleyici çocukları Ali Reis’in gözünden görmektedir.
Reis gölün ortasındaki gözetleme direğine çıkar. Bir süre etrafına bakındıktan sonra göğsünü açar ve göğsüne kazıdığı Hayriye’nin resmine bakar. Ona ayna tutar. Ayna tutmak aşkın beyanıdır. Aynada önce Reis’i görürüz. Sonra aynadan yansıyan ışık Hayriye’nin resmini aydınlatır. Ardından Hayriye’nin resminin görüntüsü aynaya düşer. Böylelikle tüm suretler birbirine girer; bütünleşir. Bu resim ve ayna öğeleri orijinal öyküde yoktur örneğin. Erksan’ın Sevmek Zamanı’ndaki asıl-suret ilişkisini anımsatırlar. Reis direkte geçmişini anımsar biz de onunla birlikte geçmişe gideriz. Hayriye’yi ilk kez yine bir aynada görürüz. Hayriye saçını taramakta, Ali Reis ise ona ayna tutmaktadır. Ali Reis’in elindeki ayna ile görüntüsü ise başka bir aynaya düşer.
Ali Reis Hayriye’ye epey tutkundur. Gözlerini Hayriye’den alamaz. Hayriye “Senin aşkına kara sevda derler. Allah yardımcın olsun.” der. Bu sözde hafif bir alay sezilse dahi Hayriye de Ali’yi sevmekte, aşklarının bozulmasından korkmaktadır. Kitapta Hayriye’nin sadık olduğuna değinilir ama bu derece sevdiğine dair bir işaret yoktur. Filmde Hayriye’nin aşkı o derecedir ki “Senden ayrılırsam kendimi öldürürüm.” diyebilmektedir. Film, Ali Reis’in direğin üstündeki görüntüleri ve flashbackler ile sürer. Sahneler uzundur. Bu uzunluk sayesinde Ali Reis’in yaşadığı sıkışmışlık ve çıkışsızlığa seyirci de ortak olur.
Filmde yalnızca Ali Reis hatırladığı geçmişe değil, geçmişim onun vakıf olmadığı kısmına dair de bilgiler ediniriz. Hikayede yalnızca ima edilen yardımcı Mustafa ve Hayriye arasındaki ilişki filmde kendine daha büyük bir yer bulur. Hayriye’nin ortadan kaybolmasının esas sorumlusu Mustafa’dır. Bu eylemi ile hem Hayriye’nin hem Ali’nin hem de ikisinin aşklarının sonunu getirmiştir. Üstelik bununla da yetinmemiş Ali Reis’e sürekli hikayeler anlatarak umudunu perçinlemiş daha büyük umutsuzluklara sürüklemiştir. Bu sebeple hikayenin sonunda tüfeği ile Ali Reis’i vurmasının çok büyük bir önemi kalmamıştır; çünkü her şeyi çok önceden öldüren, yok eden Mustafa’nın ta kendisidir.
Müthiş Bir Tren

Müthiş Bir Tren filmi, Sait Faik Abasıyanık’ın çeviri ve uyarlama eserlerinin yer aldığı aynı adlı eserinden esinlenmiştir. Filmin yayımlanmasının ardından Metin Erksan’a yöneltilen eleştirilerden biri de hikayenin Abasıyanık’a ait olmadığıdır. Çünkü Erksan’ın dediğine göre kitap ilk hazırlandığında Abasıyanık imzasıyla çıkmış, sonraki tarihlerde yapılan tekrar baskılarda uyarlamalar bölümüne alınmıştır. Sait Faik, yabancı bir eserden esinlenerek yazdığı öykülerine kendi imzasını atmak yerine kendinden uyarlayan olarak bahsetmektedir. Bu da başka bir hikayeden yola çıkarak, ama elbette kendi üslubu ile, değiştirerek yeniden yazdığı bir hikayedir.
Hikeye şu şekildedir; iki arkadaş yağmurlu bir günde karşılıklı oturmakta ve nargile içmektedir. İçlerinden biri konuşmaya başlar. Bir rüyada mı gördüğünü yoksa seyahatlerinin birinde mi tanık olduğunu hatırlayamadığı bir anıyı/rüyayı anlatır. “Böyle şey olur mu olmaz mı, oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyamda da görsem gene başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsaydı içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi?” diyerek anlatmaya koyulur. Adam, Kartal ya da Pendik istasyonlarının birinde tren beklemektedir. İstasyondaki herkes çok sessizdir. Derken içindeki yolcuların da oldukça şık kıyafetler içinde oturarak kitap ya da gazete okuduğu lüks bir tren istasyona girer. Ama istasyondaki kimse trenin gelişini umursamaz. Binmeye çalışmak bir yana yerlerinden bile kımıldamazlar. Adam bunu, 2. sınıf biletli yolcuların beklediği salonda olmasına yorar. Trendeki yolcular da bir o kadar sessiz ve kederli görünürler. Neden sonra adam bir kadının hareket ettiğini ve sucu veya simitçi aramak için trenin kapısını açtığını görür. Üzerindeki montu ve başındaki beresi ile eski karısını karşısında bulur. Ama bir an için böyle düşünse de ihtimal vermez çünkü karısı öleli epey olmuştur. Kadın içeri girer ve bir süre sonra tekrar dışarı çıkar. Adam o zaman idrak eder; o kişi gerçekten de ölen karısıdır. Hatta biraz sonra karısının yanına ölen oğlu da gelir. İkisi de konuşmamaktadır. Adam içeriğe girmek için hamle yapacakken kadın trenin kapısını kapatır ve içeri girer. Adam bu lüks trendeki yolcuların hepsinin bir zamanlar bir şekilde tanıdığı ama çoğunu artık hatırlamadığı ölüler olduğunu fark eder. Askerde kaybettiği en yakın arkadaşı, babası, müzik öğretmeni hepsi bu trenin yolcularıdır. Trende karısını ve oğlunu arar. Oları bir kompartımanda bulur ama kapı kapalıdır yanlarına giremez. Kapıyı açtırmak için bir görevli bulmaya gider. Bu esnada tren geldiği gibi sessizce istasyondan ayrılır. Adam hikayesini anlatmayı bitirdiğinde arkadaşı tren gittikten sonra yağmur dindi mi diye sorar.
Hikayenin kendisi oldukça ilginçtir ve olağanüstü öğeler içerir. Rüya ile gerçeklik, reel ile sürreal arasındaki ayrım silikleşmiştir. Metin Erksan’ı da hikayenin bu yönü cezbetmiştir. Filmde birkaç ufak değişiklikler dışında hikayenin orijinaline sadık kalmıştır. Hatta anlatıcı hem filmde hem kitapta birinci tekil şahsın ağzından konuşmaktadır. Burada önemli görülebilecek tek değişiklik yağmurdur. Hikayede anlatıcı yağmurlu bir günde anımsadıklarını anlatmaya başlar. Anlatıcının dilinden dinlediğimiz anı/rüya da yağmurlu bir günde geçmektedir. Belki de yağmurun kendisi anlatıcıya bu anısını/rüyasını çağrıştıran ana unsurdur. Filmde/öyküde en sevdiklerini acı şekillerde kaybetmiş yaşlı bir adam görürüz. Özellikle filmde adamın bu yönü daha belirgindir. Ölüme eskisine göre daha yakın duran bu adamın ölümün kendini olanca ağırlı ile hissettiği bu anıyı/rüyayı anımsaması olağandır. Yağmur ise kendisi ile birlikte getirdiği kasvet ile bu ağırlığı daha da arttıran bir öğedir. Hikayenin sonunda adamın arkadaşının “Tren gittikten sonra yağmur dindi mi?” diye sormasının sebebi, ölümün ağrılığını taşıyan trenin gidişiyle havadaki kasevetin de dağılıp dağılmadığını, adamın biraz olsun rahatlayıp raahatlamadığını öğrenme çabası olarak görülebilir. Filmde ise trenin durduğu istasyonda yağmur yoktur. Gerçi Metin Erksan benzer bir ağırlığı oldukça başarılı bir şekilde yansıtmayı başarmıştır. Hikayenin ardından bu defa arkadaşı “Tren gittikten sonra yağmur yağdı mı?” diye sorar. Yine içinde bulundukları an ile anı/rüya arasında bir ilişki kurma çabası vardır ama hikayedekine oranla daha dışsal kalır.
Sait Faik’in öyküsünde anlatıcının herhangi bir anısına ayrı bir önem atfedilmez.Fakat filmde belli anlar özellikle vurgulanmıştır. Bu vurgular sahnelerin etkileyiciliğini arttırmaya yöneliktir.Bu anlara askerde vurulan arkadaşını, babasını ve müzik öğretmenini gördüğü anları örnek verebiliriz. Asker arkadaşını gördüğünde, vurulduğu zamana geri döner ve vurulma anı zihninde şimşek gibi tekrar tekrar çakar. Yönetmen izleyiciyi sarsarak bu travmatik olayın duygusal boyutunu aktarmaya çalışır. Trende asker arkadaşının yanında ise ölen müzik öğretmeni vardır. Kitapta buna kısaca değinilir; geçilir. Ama filmde müzik öğretmeninin görüntüsü yine anıları çağrıştırır. Adamın aklına küçük bir çocukken katıldığı müzik dersi gelir. Müzik öğretmeni bir orgun başında bir yandan Bach’ın bir eserini çalarken; bir yandan da ürkütücü gözlerle gözünü kırpmadan çocuğa bakmaktadır. Bu sahne Alman dışavurumcularının filmlerini çağrıştırır. Adamın söylediği “Beni pek severdi” sözü ile zihninde uyanan görüntüler büyük bir tezatlık yaratır. Son olarak adamın trende babası ile karşılaştığı ana değinmek gerekir. Bir kompartımandan içeri baktığında, köşede gazetesini yüzüne çekmiş bir adamın oturduğunu görür. Kompartımandaki diğer kişiler o anda senkronize bir şekilde bir ona bir de gazete okuyan adama bakmaya başlarlar. Bu sahne gerçek mi rüya mı olduğu ayırt edilemeyen anlatının bir kabusa en çok yaklaştığı anlardan biridir. Adam nihayet gazeteyi yüzünden çeker ve oğlu, babasının acı bir şeyler söylemek ister gibi baktığını söyler. Oğlu bu noktada hem suçluluk hem de geçmişe dair bir vicdan azabı hisseder. Filmin kabusu andıran öğlerine başka örnekler de verilebilir. Adamın karısını bulmak için bitmeyen koridorlarda durmaksızın koşması, bağırmak isteyip bağıramayışı, tren istasyondan ayrılırken ardından koşmak isteyişi ama ayaklarını bir türlü kımıldataması gibi durumlar filmin kabusvari atmosferini destekler niteliktedir.
Filmin atmosferinin, hikayeye göre daha ağır olduğunu söyleyebiliriz. Bu etkinin ortaya çıkışında uzun tutulan planların etkisi büyüktür. Zamansızlık hissi hem anı/rüyada hem de yanyana oturmuş nargile içen iki arkadaşın bulundukları durumda oldukça belirgindir. Yukarıda da değindiğimiz anlatıcının gibi kendi ölümüne yakınlaşması bu anı hatırlayışında bir etkendir. Bunun yanı sıra tanıklık ettiği onca acıya ve ölüme rağmen hala hayatta oluşunun verdiği bir suçluluk duygusu da sezilir. Film iki arkadaşın yağan içlerindeki ağırlıkla, gözleri uzaklara dalmış bir halde yağan yağmurun karşısında oturdukları sahne ile son bulur.
Bir İntihar

Metin Erksan Samet Ağaoğlu’nun kısa ama etkileyici hikayesinden yola çıkarak çok daha etkileyici bir film ortaya çıkarmıştır. Bir İntihar, oldukça görkemli bir şekilde açılır. Kadın ve adam oldukça büyük ve eşyasız bir odada karşı karşıya durmaktadırlar. Adamın arkasında kadının, kadının arkasında ise adamın devasa birer fotoğrafları vardır. Bu fotoğraflar ikisinin hayatlarının ne kadar iç içe geçtiğinin, adamın kadında, kadının ise adamda yaşamaya başladığının bir göstergesidir. Bu bir olma halini kadının şu sözleri oldukça açık bir şekilde gösterir: “Altı yıldan beri ortak bir hayatı paylaştık. Bu altı yılın hem gecelerini hem gündüzlerini birlikte gördük. Geride bıraktığımız zaman beraber yaşadığımız aşkımızla dolu. Büyük kederleri, acıları, sevinçleri ve gerçek bir dostluğu ikimiz bölüştük. Yüzünün her bir çizgisinin varoluşunu, saçlarında son zamanlarda birden bire çoğalan beyazları ilk ben gördüm. Ciğerlerinin derinliklerinden gelen manalı sesinle bütün düşüncelerini, bütün hayallerini önce bana anlattın. Bir erkek bir kadının hayatına bunda fazla giremez. Biz seninle aynı bedende yaşayan ve aynı şeyleri duyan iki ruh gibiyiz.”
Adamın ve kadının hayatının bu kadar iç içe geçmesi, bu hayatı bir hapislik duygusuyla yaşamalarına da yol açar. Adam ayrılmak istemektedir ama kadından ayrı yaşayamayacağını da çok iyi bilir. Aynı şey kadın için de geçerlidir. Ama adam bu durumu bir nihayete erdirmek istemektedir. Adam için tek çözüm ölmektir. Kendinden, insanlardan ve nihayet kadından kurtulmak ister. Ama alalade bir ölüm ya da sıradan bir intihar ona göre değildir. Bunu şu sözlerle ifade eder: “Miskin bir uykuyla sonsuzluğa gitmek istemem. Bu biçim bir ölüm bana yakışmaz. Dünyayı arkamda gürültüyle bırakmak isterim. Ben öldükten sonra haykırışlar duyulmalı.”
Sessiz bir ölümü kendine yakıştıramadığı için ölümünün kadının elinden olmasını ister. Tüm çabası karısını kendisini öldürmek için ikna etmeye yöneliktir. Karısının şöhreti de bir o kadar sevdiğini bilir ve bunu onu ikna etmek için kullanır. “Biliyorum beni seviyorsun. Fakat gene de benim kadar sevdiğin tutkuların, ihtirasların var. Meşhur olmak istiyorsun. Herkesin senden bahsetmesini istiyorsun. İşte sana özlemini çektiğin ihtiraslarını tatmin etmek olanağını veriyorum.” Bu sözler ilk başta ikna edicilikten uzak görünse de, adamın saplantılı bir şekilde sürekli ölüm fikri üzerine konuşması bunu artık olağan bir şeye dönüştürür. Diyaloglar ilerledikçe adam ve kadın fiziksel olarak birbirine yakınlaşır. Bu yakınlaşma kadının ölüm fikrine de yaklaştığının göstergesidir.
Adam bu öldürme eylemi yüzünden –belki sayesinde- kadının artık herkes tarafından tanınacağını, gazetelere boy boy fotoğraflarının konulacağını söyler. Kimileri adama acıyacak, kadını suçlu bulacak, kimileri ise kadını bir kahraman olarak görecektir. Fakat bunların hiçbir önemi yoktur. Önemli olan herkesin kadını konuşmaya başlamasıdır. Adam kadının şöhret tutkusundan bahseder ama bu tutku en az kadın kadar kendi içinde de yaşamaktadır. Sessiz sedasız bir ölümü ya da sefil bir intiharı kendine yakıştıramayışı da bu yüzdendir. Herkesin kadını konuşması aynı zamanda adamı konuşması anlamına gelecektir. Belki bedenen ölecektir ama adı hiç olmadığı kadar tanınır olcaktır. Kendisinin de söylediği gibi kadın ölene kadar onun yüzüne bakan herkes öldürdüğü kocasını görecektir. Bu adamın kendisi için planladığı görkemli bir sondur. Ancak böyle bir ölüm sayesinde adam bir yandan ölerek karısından ayrılırken aynı zamanda kadın yaşadıkça o da kadında yaşayacaktır. Bir bütün olma hali sürecektir.
Adam öldürme anından başlayarak, kadının sonrasında yaşayacaklarını anlatmaya başlar. Kadının giderek kendini daha fazla kaptırdığını görür. Kaç el ateş edeceğini, mahkemeye nasıl gideceğini ve orada neler söyleyeceğini tek tek dikte eder. Adam anlatmaya devam ederken kadın silahı alır 6 el ateş eder. Fakat bu hayal mi gerçek mi anlaşılmaz ilk başta. Çünkü adamı öldürürken kadının üzerinde başka bir kıyafet vardır. Uzun beyaz elbisesi ve inci küpeleri ile hiç olmadığı kadar güzeldir. Polislerin arasında başı dimdik yürür. Kocasının dediği gibi öldürme eylemine dair sorulara oldukça kısa yanıtlar verir. Mahkeme salonunda kocası ile nasıl tanıştıkları sorulduğunda bu defa adamın söylediği gibi tüm ayrıntıları ile yaşadıklarını anlatmaya başlar. Mahkeme salonu da, adamın ölümüne kadının güzelliğine yakışır bir şekilde oldukça görkemlidir. Kadın adamla ilk defa bir rüyada tanıştıklarını söyle bu da yaşanılanları daha büyülü, daha etkileyici hale getirir.
Bir anda adamı tekrar perdede görürüz. Ve anlarız ki adamın büyük bir coşku ile kurguladığı ölümü kadın çoktan zihninde yaşamaya başlamış ve adamın bıraktığı yerden devam ettirmiştir. Bu kurguyu birlikte sürdürürler. Bu kurguda özne kadından çok adamdır. Adam bu ölüm üzerinden kendini yaşatmakta, kadını adama hapsetmektedir. Kadını adamı öldürmesi üzerine kurulu bir hikaye olmasına rağmen, belki de en çok bu yüzden adı “Bir İntihar”dır. Kurgu bedenen yaşayan kadının yok olması ama fiziksel olarak ölen adamın kadının yüzünde yaşaması üzerine kuruludur.
Geçmiş Zaman Elbiseleri

Metin Erksan’ın TRT için yaptığı dördüncü film Geçmiş Zaman Elbiseleri’dir. Film esinini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin Rüyaları isimli kitabında bulunan aynı adlı hikayeden almıştır. Hikaye 1930’lu yıllarda kaleme alınmış, son olarak Dergah Yayınları tarafından basılan Hikayeler başlıklı kitapta yayımlanmıştır. Metin Erksan diğer öykülerde olduğu gibi orijinal hikayeye anlatı bakımından büyük oranda sadık kalmıştır. Fakat yine diğer filmlerinde olduğu gibi çeşitli biçemsel denemeler ile hikayenin atmosferini kendi uslubuna uygun bir şekilde değiştirmiştir. Film, kendini tesadüflerin eline bırakmış genç bir adamın başından geçen yaklaşık bir günlük olaylar üzerinden rüya ile gerçeklik, doğu ile batı, ayan ile giz gibi ikilemler üzerine bir sorgulamaya girişir. Filmde, bu çelişkiler hikayeye göre çok daha belirgin hale gelmiştir. Erksan kendi kaygıları ve yaklaşımı doğrultusunda bu karşıtlıkları sivriltmiştir.
Filmin baş kişisi olan adamı – ismi filmde de hikayede de geçmez – büyük bir odanın ortasında yine görece büyük olan bir yatağın üzerinde telefonla konuşurken görürüz. Odada yataktan başka eşya yoktur. Yatağın başında havada asılı duran balonlar, yatağın etrafına saçılmış kitaplar ve odanın dört bir yanını saran duvarlarda birbirinden farklı kadınların büyük boy fotoğraflarını görürüz. Tüm bunlar odaya gerçeküstü bir hava vermektedir. Adam telefonda sevgilisi Keti ile konuşmaktadır. Kitapta Keti’nin Alman olduğuna değinilir. Keti’yi ise açık bir alanda çimlerin üzerindeki yatağındadır telefon ile konuşurken. Yatağına boylu boyunca uzanmış, sade ama etkileyici kıyafetler giymiştir. Duruşu, konuşuşu oldukça açık ve rahattır. Duygularını ve isteklerini açık bir şekilde ifade eder. Keti ve adam gece iki buçukta buluşacaklardır. Her ikisi de heyecanla geceyi beklemektedir. Adam her zaman başına musallat olan tesadüflerin ikisinin arasına girmemesi için tüm gün odasından çıkmamış, yalnızca kitap okuyup kahve içerek vakit geçirmiştir. Buluşma saati gelene kadar da odasından çıkmayı düşünmemektedir. Bu tutumu kadını biraz rahatsız etse de, adamı tam da bu tam saplantılı haliyle sevmekte, bu yönüne aşık olmaktadır.
Adam, telefonu kapattıktan sonra en çok korktuğu şey başına gelir ve bir arkadaşı evine gelerek akşam için onu dışarı çıkarmayı teklif eder. İçki içecek, kumar oynayacak ve güzel kadınların bulunduğu bir ortama gireceklerdir. Adam çok da ikna edici olmayan bir şekilde arkadaşına itiraz eder. Kitapta adamın zihninden geçen düşünceler, filme aktarılırken diyaloğa dönüşmüştür. Belki de bu yüzden konuşmalar iki kişinin kurduğu bir diyalogtan ziyade adamın kendi kendime sayıklamalarını andırır. Bu sebeple de karşısındaki kişiyi ikna etmekten bir hayli uzaktır. Net bir şekilde karşı koymak yerine, uysal mizacına uygun olarak sonunda arkadaşına teslim olur.
Kumar oynadıkları yer de yine sürreal bir ortamdır. Odanın duvarlarında devasa boyutlarda iskambil kağıdı resimleri vardır. Adam kendinden geçmişçesine oyun oynamaktadır. Geçen saatin farkında değildir. Neden sonra Keti aklına gelir. Fakat saat iki buçuğu bulmuştur bile. Taksi bulmaya çalışır fakat bulamaz. Başka bir araba bulmak umuduyla sokağa koşar, fakat bilmediği sokaklarda kaybolur. Kendini bilmez bir halde koşarken bir dala takılır ve yere kapaklanır. Keti’ye kavuşma hayali tamamen suya düşmüştür. Burada adamın karşısına çıkan engellerin ne kadarı gerçek, ne kadarı kendisinin ya da bilinçaltının kendine koyduğu engeller olduğu büyük bir soru işaretidir. Keti ile kurduğu ilişki çok büyük oranda cinsellik odaklıdır. Keti’ye gitmeyi çok istediğini söyler fakat bu isteği, arkadaşının ısrarına ağır basmaz. Yine kolunda saat olduğu halde Keti’ye gideceğini saat iki buçuğa geldiğinde hatırlar. Kitapta gidemeyişi ardı ardına kazandığı ellerden sonra masadakilerin onu bırakmayışıyla da açıklanır. Fakat yine de cebindeki paraları bırakıp gidebilecekken bunu yapmaz ve son kuruşunu kaybedene kadar oynamaya devam eder. Tüm bunlar her ne kadar dili ve bedeni Keti’ye gitmek istese de içinde bir şeylerin tam aksi yönü gösterdiğine işaret eder.
Uyandığında başında dilsiz bir kadın ve bir kız çocuğunun olduğunu görür. Ürkütücü bir yanları vardır. Düştüğünü ve başını çarptığını söyler çocuk. Dinlenmesi gerekmektedir. Tekrar uykuya dalar. Uyandığında eski zaman elbiseleri giydirilmiş bir yığın mankenle dolu ve genç bir kadının büyük bir fotoğrafının olduğu bir odada bir karyolada yatmakta olduğunu görür. Bu arada kamera adamı sürek parmaklıkların ardından çeker. Bir şeylerin içine hapsolmuş gibi bir hali vardır. Merak ve biraz şaşkınlık içinde odayı incelerken yaklaşan ayak seslerini duyar ve büyük bir merakla gelecek kişiyi bekler. Karşısında geçmiş zamanlardan çıkıp gelmiş, üzerinde eski zamanlara ait kıyafetler taşıyan, oldukça güzel bir kadın vardır. Genç kadın, evdekilerin duymamasına dikkat ederek sohbete başlar. Kendini anlatır. Babası onu kaybetmekten korktuğu için dışarı çıkmasına izin vermez; eve de kimsenin gidip gelmesini istemez. O evde bir nevi tutsak gibidir. Adam kadından ve kadının anlattıklarından çok etkilenir. Yaşadıklarrının gerçek mi, bir rüya mı olduğunu idrak edemez. Kadın sanki masal diyarlarından çıkıp gelmiş gibidir. Adını sorduğunda kadın “Adımdan size ne Ayşe, Fatma, Zeynep?” der. Adam ise onu büyük işk hikayelerinin kadınlarına benzetir ve “Ben olsam Leyla, Şirin, Zühre derdim” diye yanıtlar. Kadına aşık olmuştur.
Hem film hem hikayede kadın ve adamın diyaloglarında masal ve rüya vurguları vardır. Adam kadının bir masal kahramanı olabileceğini düşünür. Kadın ise adam söyledikten sonra onun benzer bir duyguya kapıldığını başka zamanlardan gelen başka bir dünyaya ait biri gibi hissettiğini söyler. Adam kadına güneşle birlikte başka bir hayata doğmayı teklif ettiğinde kadın “İçime sonuna kadar böyle tek başıma bir başkasının gördüğü bir rüya olarak kalmanın korkusu çökmeye başladı der.” Adam ise “Sizi bir rüyada buldum, gerçekte kaybetmek istmem. Ne olur bu rüya devam etsin?” diye yanıtlar. Tüm bunlar gerçek ile rüyanın birbirine girdiğinin ve artık ayırt edilemez hale geldiğinin göstergeleridir.
Film bir yandan da Keti ile geçmiş zaman elbiseleri giyen kadın arasındaki tezatlığa vurgu yapar. Adam Keti’yi sevmekte, ona karşı cinsel arzular beslemektedir. Fakat kadına Keti’yi anlatırken “Ama siz ondan çok daha güzelsiniz.” der. Keti cinselliği, hem yani fiziksel olanı, görüntüyü temsil eder. Adamın Keti’ye duyduğu aşk manevi bir aşktansa, fiziksel bir aşktır. Odasının duvarında asılı birbirinden farkı fiziksel özelliklere sahip kadın resimleri de adamın görüntüye olan ilgisini kanıtlar niteliktedir. Geçmiş zaman elbiseleri giyen kadın ise fiziksel dünyanın ötesini temsil eder. Son sahnelerin birinde adamın geçmiş zaman elbiseleri giyen kadının kişiliğine yaptığı vurgunun altında yatan neden de budur. Geçmiş zaman elbiseleri giyen kadın ve görüntü arasındaki zıtlık, adamın uyandığı odadaki mankenler aracılığı ile de vurgulanır. Odada siyahi, beyaz, sarı saçlı, çekik gözlü fiziksel özellikleri bakımından bir hayli farklı mankenler vardır. Fakat hepsi cansız, ruhsuzdur. Ruhu olan tek kadın geçmiş zaman elbiseleri giyen kadındır.
Filmde masalları andıran başka bir öğe de adamın ve kadının birbirine duyduğu yakınlık ve aşka karşın kavuşamamalarıdır. Kadın ayak seslerini duyar. Tedirgin olur ve büyük bir korkuya kapılır. Kapı açılır ve içeriye babası girer. Kadın o andan itibaren hipnotize olmuş gibi babasının söylediklerini dinler ve harfiyen yerine getirir. Adam yaptıklarından ötürü babaya karşı öfke dolar ve bunları yüzüne haykırır. Babanın yanıtı ise “Bu masalı çarçabuk size de mi anlattı? Kendisi yedi yıllık karımdır.” der. Adam bu yanıtla allak pullak olur. Ama burada da bir çelişki vardır. Adam ilk önce “Kızın bile olsa..” dediğinde baba/koca tepki varmez. Fakat adam “Bir babanın kendi kanını taşıyan kızına..” diye kaykırdığında baba/koca ancak o zaman tepki verir. Bu da kafa karıştırıcı bir öğedir. Hangisi doğruyu söylemektedir? Adam mı, geçmiş zaman elbiseleri giyen kadın mı? Adam kadının babası mı, yoksa kocası mıdır? Tüm yaşananlardan sonra adam evine gitmek istediğini söylediğinde baba/koca şahit olduğu bunca şeyden sonra gitmesine izin veremeyeceğini söyleyerek ona bir uyku ilacı verir ve sabah kahvaltıya da kalması konusunda ısrar eder. Sinirleri iyiden iyiye yıprandığı için daha fazla karşı koyamayan adam uyku ilacını alarak derin bir uykuya dalar.
Uykudan uyandığında odadaki halı dışında diğer her şeyin yok olduğunu görür. O eşyaların daha önce orada olup olmadığına dair hiçbir iz yoktur. Tüm o gördükleri, yaşadıkları bir rüyadan mı ibarettir net bir ipucu vermez yönetmen. Tanpınar’ın hikayesinde ise taşınabilir boyuttaki tüm eşyaların gittiği, ama büyük ebatlı her şeyin olduğu yerde durduğu, etrafta dağınık haldeki kıyafetlerin bulunduğu söylenir. Yani gece yaşananlara dair çok daha fazla iz vardır; bu da olanları rüyadan çok gerçeğe yaklaştırır. Yine kitapta adam çevredeki evlere sorduğunda bir komşunun “Kızla, üvey babası mı?” dediği yazılıdır. Kitaptaki tüm bu izler adamın zihninde dönen sorulara tam bir yanıt vermese bile, belirsizlikleri azaltacak nitelikliktedir.
Evine döndüğünde yatağında uyuyan siyah uzun saçlı bir kadın görür. Bir an onun geçmiş zaman elbiseleri giyen kadın olduğunu düşünür. Fakat daha sonra bunun siyah bir peruk takmış olan Keti olduğunu fark eder. Ketiyi önemsemez. Sürekli geçmiş zaman elbisleri giymiş kadını düşünür, kendi kendine onun hakkında konuşur. Her yerde onu arar. Bu arayışın hedefi kadın mıdır, yoksa gerçekli midir bir önemi kalmamış gibidir. Neden sonra onu tekrar gördüğünde ise en az kadın kadar, gerçekliğe de bir o kadar uzaktır. Metin Erksan, kitaptaki manevi arayış kısmını biraz daha önemsizleştirmiş, belirsizlikleri ve gerçekli sorgusunu daha ön plana çıkarmıştır. Örneğin kitapta adam kadını, cami ve medreseleri ziyaret etme amacı ile gittiği Bursa’da görür. Filmde ise bunu anıştıran hiçbir öğe yoktur. Ortaya imge yönünden zengin, izleyiciyi zihninde sorularla başbaşa bırakan başarılı bir film çıkmıştır.
Melek Yeşilyurt
25 yazı · Boğaziçi Üniversitesi, Psikoloji bölümünde okudu. İnsanı ve hayatı anlama, anlamlandırma uğraşında bilimin katılığı yerine sanatın yaratıcılığından esin almayı tercih etti. Her ne kadar yaratım sürecine dâhil olamasa da, yaratının kendi anlam dünyası üzerine düşünmeyi, mümkünse yazmayı pek sever.
Yazarın diğer yazılarını gör →