Melankolik İzlanda’dan Varoluşçu Bir Sinemacı: Dagur Kari
Modern toplumun hızlı tüketim yapısında yorulan pek çok insanın kaçma fikri akıllara geldiğinde dillendirdiği ilk ülkelerdendir İzlanda. 320.000 kişilik nüfusu, sıfıra yakın suç oranı, yüzde yüz okur-yazarlık gibi sayısal pozitif özellikleri yanında doğal güzellikleriyle de pek çok kişinin hayallerini süsleyen bir rüyalar memleketi diyebiliriz burası için. Dışarıdan bakıldığında her şeyin harika gözüktüğü ve dünyanın en yaşanılası ülkelerinden kabul edilen İzlanda için İzlandalılar aynı şeyi düşünüyorlar mı peki? Yönetmenliğini Baltazar Kormakur’un yaptığı ‘101 Reykjavik’ filminde İzlandalı karakterlerden birinin şu sözü yeterince açıklayıcı olsa gerek: “Burada yaşıyor olmamızın tek sebebi, burada doğmuş olmamız.” Coğrafi koşullar ve toplumsal şartlar göz önünde bulundurulduğunda oldukça problemsiz, dertsiz, sakin bir hayatları olan İzlandalı insanlar, bu süreçte içsel sorgulamalara ve varoluşsal çıkarımlar yapmaya başlıyorlar. Melankolik bir toplum olarak nitelendirebileceğimiz İzlanda’nın sanat ve sinema üreticileri de kendilerine ana beslenme kaynağı olarak bu hisleri ve düşünceleri seçiyorlar.
Björk ve Sigur Ros gibi müzisyenlerin öncülüğünde müzik aleminde kendine saygın bir konum elde eden İzlanda’nın sinema konusunda yolun başında olduğunu ve üretimlerin bireysel girişimlerle oluştuğunu belirtebiliriz. 1944 yılında Danimarka’dan bağımsızlığını ilan ettikten sonra bugüne kadar daima inişli çıkışlı bir ekonomiye sahip olan ülkede, kemer sıkma politikalarıyla meşhur sağ görüşlü Bağımsızlık Partisi’nin hükümet olması ile beraber sinema endüstrisine verilen desteğin %40 oranında azaltılması da gelişim çağında olan ülke sineması için negatif bir gelişmedir. ‘Metalci’ filminin İzlandalı yönetmeni Ragnar Bragason’un film üretimleriyle ilgili söylediği şu cümleler ise oldukça ilginç: “İzlanda’da sinema yapmanın güzel tarafı istediğiniz takdirde cebinizde beş kuruş olmadan da çıkıp film çekebilmeniz. Sinema sektöründe herkes birbirine çok yakın, görüntü yönetmenleri, film müziği bestecileri… İyi bir fikriniz varsa herkes bir araya gelip o filmi çekmeye dünden hazır.”
İzlanda’nın küçüklüğü ve sakinliği üretim konularına da etki ediyor. Kişilerin problemleri daha kişisel ve ruhani düzeyde kalınca üretimlerin genel çerçevesi de bu bağlamda oluyor. Ülkenin bu kapalı ve izole konumu öze karşı bir bağlılık yaratıyor. Kültürel anlamda dış toplumlarla önemli bir etkileşime girmeyen ülkenin ana dili de bu durumdan nasibini alıyor ve İzlandaca yüzyıllardır çok küçük değişimlerle varlığını koruyor. İzlandalılar Orta Çağ’dan kalma tarihi metinlerini rahatlıkla okuyabiliyorlar. Saga ismi verilen ve genel olarak toplumun özgür günlerinin işlendiği bu metinlerde gerçeküstü ve ruhani konularla birlikte kahramanlık hikayeleri anlatılırken, öykülerin beklenmedik anlarındaki absürt girişler de İskandinav ve özellikle İzlanda sinemasında benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır.
12 Aralık 1973’te Paris’te dünyaya gelen Dagur Kari, 3 yaşındayken ebeveynleriyle anavatanı İzlanda’ya gider. Ülke sinemasının dünyada tanınmasında önemli pay sahibi olan yönetmen, Danimarka Ulusal Film Akademisi’nde aldığı sinema eğitimin ardından mezuniyet projesi olarak çektiği Lost Weekend isimli kısa filmi ile önemli festivallerden 11 ödül toplamış ve dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu kısa filmden üç sene sonra Noi Albinoi isimli ilk uzun metrajını çeken Kari, aşina olduğu coğrafyayı ve çevresinden bildiği içsel gel-gitleri filmine ustalıkla yedirmeyi bilmiştir. Danimarka’daki eğitimin ardından İzlanda’da film çekmenin kendisi için çok önemli olduğunu, her türlü zorluğa rağmen profesyonel sinema kariyerini kendi dilinde ve kendi ülkesinde başlatmanın manevi düzeyde kendisine çok şey kattığını belirtmiştir.
Noi Albinoi’den iki sene sonra gelen Voksne Mennesker filmini bu sefer Danimarka’da çeken yönetmen, ikinci filminde daha özgür ve geniş çalışma imkanları bulup, konu itibariyle de önceki filminden daha az minimal bir işe imza atıyor. Yavaş yavaş popülerlik kazanıp İskandinav Sineması rüzgarını da arkasına alarak kendi hayran kitlesini oluşturmayı başaran yönetmen üçüncü uzun metraj filmini ABD’de yapıyor. Tanınmış oyuncularla çalıştığı İngilizce filmi The Good Heart, ne yazık ki Dagur Kari’nin önceki filmlerinin özgünlüğünden ve yaratıcılığından çok uzak, seyircide ısmarlama bir projeymiş hissi yaratan vasat bir iş. Berlin Film Festivali’nde ilk defa seyirciyle buluşan yönetmenin son filmi Fúsi’de (Virgin Mountain) Kari tekrar kendi topraklarına ve kendi insanlarına geri dönmüş durumda. Filmi henüz izleme şansımız olmadı fakat gelen ilk yorumlar yönetmenin inişe geçen sinemasını tekrar toparladığı yönünde.
Dagur Kari’nin filmlerinin en dikkat çekici özelliği beslendiği kaynakların çok iyi şekilde özümsenmiş olması ve yan unsurlarla desteklenmesi. Eğer anlatmak istediği sıkışık kalmış bir karakter ise bunu çevre tasvirleri ile güçlendirebiliyor. Noi Albinoi’de bunu oldukça başarılı şekilde uyguladığını gördüğümüz yönetmen bir röportajında konuyla ilgili şöyle konuşmuştur: “Sonuçta kar ve buz hareketi kısıtladığı için filme fiziksel bir derinlik kattı. Bu özellikle de araba takip sahnesinde kendini belli ediyor. Böyle doğası olan bir yerde hiçbir yere kaçamazsınız.”
İzlanda kültürü için ölüm oldukça önemli bir kavramdır. Gazetelerde en çok yer kaplayan ve en çok ilgi gören bölümler ölüm ilanlarının olduğu sayfalardır. Yerel halk ölülerin kendilerini terk etmediğini, evlerinde varlıklarını sürdürdüklerini düşünüp, aracılar sayesinde kendilerine yol gösterdiklerine inanırlar. Noel zamanı mezarlıkların aydınlatılması gibi ilginç durumlar toplumun ölüm olgusuna ve ruhani yapısına dair önemli ipuçlarıdır. Dagur Kari de bugüne kadar çektiği üç filmde –Fúsi’yi dışarda bırakıyorum– az ya da çok ölüme yer verir. Voksne Mennesker de daha küçük olmakla birlikte Noi Albinoi ve The Good Heart’ta ölümler kritiktir. Sartre’ın “Doğmuş olmamız saçmadır, ölecek oluşumuz da saçmadır.” cümlesini filmlerinin ana felsefelerinden biri haline getirdiğini söyleyebiliriz yönetmenin.
Toplumunun geçmişine sahiplenerek filmlerini bu şekilde daha özgün bir hale getiren Kari, sagalardaki absürtlüğü filmlerine taşıyarak anlatımını daha kalıplarötesi bir hale getiriyor. Bir ilan-ı aşk sahnesinde arkadan geçen filler görebileceğiniz gibi, torununu uyandırmak için havaya tüfekle ateş eden bir büyükanneye de rastlayabiliyorsunuz filmlerde. Bu absürtlük, karakterlerin her birinde var olan mekana, olaylara veya durumlara karşı yabancılaşma duygusunu öne çıkarmasıyla filmlerdeki varoluşçu söylemi destekliyor.
320.000 kişilik bir ülkede film yapmak para kazanmak için değil, salt sinema aşkıyla açıklanabilir bir durum. İmece usulü yapılan bu filmlerin çoğu bugün önemli yatırımlar sonucunda üretilen pek çok filmin sahip olmadığı anlatım gücüne sahip. Bu kısıtlı nüfusa rağmen kültür düzeyinin çok yüksek olmasına paralel, senelik 2 milyona yaklaşan bilet satışıyla endüstriyel düzeyde de İzlanda sineması ciddi bir gelişim içinde. Baltazar Kormakur, Dagur Kari, Olaf de Fleur gibi yönetmenlerin açtıkları yolda yeni sinemacılarla ilerleyen yıllarda İzlanda’yı sinema dünyasında daha önemli noktalarda göreceğimize şüphe yok.
Buzdan Hayaller (Noi Albinoi)
Her insan hayatının belirli dönemlerinde kendisine veya yaşadığı çevreye yabancılaşma hisseder. Ait olamama kavramı özellikle ergenlikle birlikte başlayıp, sonrasında ya bastırılan ya da etkisini bütün bir hayat boyunca sürdüren bir durumdur. Kimileri bir şekilde rol yaparak toplumsal normlara uyum sağlarken, kimileri de toplumdan dışlanmayı göze alarak gerçek hislerini yaşar. Dagur Kari’nin ilk uzun metraj filmi olan Noi Albinoi-Buzdan Hayaller de genel olarak bu kavramlardan beslenen, dışarıdan bakıldığında uyumsuz ve kaybeden Noi’nin içinde neler taşıdığını anlatan oldukça hoş bir film.
Büyük annesiyle birlikte yaşayan 17 yaşındaki Noi, okul hayatında ciddi sıkıntılar yaşayan bir öğrencidir. Taksicilik yaparak geçimini sağlayan babasıyla kopuk ve mesafeli bir ilişkisi olan bu genç adam, Kuzey İzlanda’da kendi halinde bir kasabada var olmaya çalışır. İçine kapanık ve yalnız bir birey olan Noi, bira almak için ara ara uğradığı benzin istasyonunun yeni çalışanı Iris’i gördüğünde, o güne kadar daha az önemsediği hayallerini bu kadınla birlikte gerçeğe çevirebileceğini düşünür.
Buzdan Hayaller filmi için yapılabilecek en doğru tanımlamalardan biri ‘karakter draması’ olduğudur. Her ne kadar okulda öğretmenler tarafından sevilmese de, okulu ve dersleri önemsemese de Noi’nin aslında ne kadar zeki olduğu, okulun psikiyatrı ile yaptığı görüşmeden sonra anlaşılmıştır. Rubik küpü saniyeler içinde olması gereken şekle getirebilen Noi, her öğrencinin zaman zaman yaşadığı ‘okulun bana katabilecek bir şeyi yok’ durumunu hayatın merkezine alıp bir şekilde okulu ve eğitimi küçümsüyor. Toplum tarafından dışlanmamak için hala okula devam ederken, müdür tarafından okuldan atıldığında üzülmesi de aslında içten gelen bir üzüntüden ziyade başkalarının gözündeki itibar kaybından çekincenin göstergesiydi. Noi’nin eğitim hayatındaki bu başarısızlık bir Bollywood yapımı olan Taare Zameen Par filmindeki Ishaan karakterini anımsatıyor. Orada da karakterimiz okul hayatında oldukça başarısız ve öğretmenleri tarafından dışlanan bir durumdayken, ilgili bir öğretmen çocuğun disleksi olduğunu fark ediyor. Aldığı eğitimin ardından oldukça başarılı bir öğrenciye dönüşen Ishaan gibi belki Noi’nin de birileri tarafından keşfedilmeye, elinden tutulmaya ihtiyacı vardı fakat bu el ne aileden, ne de dışardan uzatılıyor.
İlk varoluşcu filozof olarak kabul edilen Søren Kierkegaard’ın yönetmen Kari’yi ciddi şekilde etkilediği filmin hemen her sahnesinde hissediliyor. Noi’nin zaman zaman uğradığı kitapçı dükkanının sahibinin Kierkegaar’ın Mezarlık isimli kitabından hayata dair okuduğu bölüm aslında yönetmenin de yarattığı karakterle beraber hayata bakışını gözler önüne seriyor. Yapılacak her seçimden mutsuz olup, diğerini seçme isteği ve diğeri gerçekleştirildiğinde de öbür seçeneğe özlem, yaşamın içinde barındırdığı en büyük açmaz olsa gerek. Noi de toplumun genelinin aksine maske takmak yerine olabildiğince kendi olarak, başında beresi, ayağında spor ayakkabılarıyla karlar ülkesinde var olma sebebini aramaktadır. Bu arayışı sonlandırabileceği yerin neresi olduğunu bilip, oraya ulaşamamak ise asıl problemdir.
Filmin açılışından başlayarak Noi’nin Iris’le karşılaştığı sahneye kadar olan kısmı filmin ilk bölümü olarak nitelendirirsek tekdüze bir hayatın içinde, soğuk ve beyaz bir yaşantı söz konusu. Ne zaman ki Noi malt birasını almak için gittiği benzin istasyonunda büyük şehirden bu küçük kasabaya gelen Iris’i görür o zaman hayatı bir nebze renklenmeye, ışıklar beyazdan sarıya dönmeye başlıyor. Gelecek artık eskisi kadar karanlık değildir çünkü bir yol arkadaşı, bir suç ortağı vardır. Noi buz gibi bir havada, gecenin bir saati gizlice müzeye girmek için maymuncukla kapıyı açmaya çalışırken Iris’in camı kırarak kapıyı açması bu suç ortaklığının bir dışavurumuydu. Müzedeki odalardan birindeki büyük bir dünya haritasına bakıp kendi ülkelerine sövmeleri ve uzak diyarlara gitme hayalleri kurmaları bütün filmin en sıcak sahnelerinden biriydi. Noi’nin kurulan hayalleri gerçeğe dönüştürmek için girdiği mücadele ve her şeyi göze almasına rağmen Iris’e ‘hadi’ dediği zaman genç kadının hareketsiz kalması da aslında bazı olayların göründüğünden çok daha derin olduğunu ve o kadar da kolay gerçekleşemeyeceğinin gösterilmesi açısından filmin en dramatik anlarından biriydi.
Filmde kurtuluş, özgürlük ve mutluluk palmiye ağacıyla sembolize edilmiş. Noi’nin evinin duvar kağıtlarında, doğum gününde hazırlanan pastada ve büyük annesinin hediye ettiği oyuncakta sürekli göze çarpan bir detay bu. Kendisini yalnız ve kötü hissettiğinde kaçtığı sığınağında sıklıkla palmiyeli sahil fotoğrafına bakan Noi için aslında bir çıkışın olmadığını, yalnızlığın, soğuğun, beyazlığın kaçınılmaz olduğunu Dagur Kari vurucu finaliyle veriyor. O küçük kasabadan ayrılamadığı gibi hayatındaki herkes de elinden alınan bu genç adam için palmiyeli sahil daima bakılacak bir fotoğraftan başka bir anlam taşıyamıyor. Buzdan hayaller gerçekleşemiyor.
İzlanda doğasının her sahnede kendisine yer bulduğu, eşsiz manzaraların karakterin ruh halini desteklemede oldukça başarılı olduğu Buzdan Hayaller müzikleriyle de izleyiciyi etkilemeyi başarıyor. Dagur Kari’nin de üyelerinden olduğu Snowblow grubunun yaptığı film müzikleri yine İzlandalı dünyaca ünlü müzik grubu Sigur Ros’un melodilerini anımsatırken, coğrafi konumu itibariyle izole bir yapısı olan İzlanda’nın hem günlük yaşantısı hem de kültürel birikimi adına önemli çıkarımlar yapmaya elverişli bir film Noi Albinoi. Kuzeye ve kuzey insanlarına kuzeyden gelen oldukça gerçekçi bir bakış görmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir film.
Tutunamayanlar (Voksne Mennesker)
Yeryüzünde iki tip insan vardır; tutunabilenler ve tutunamayanlar. Yüklenilen her sorumluluğu olabildiğince iyi ve doğru şekilde yerine getirebildiğinizde tutunabilenlerden oluyorsunuzdur, aksi durumda ise tutunamayan. Derinlerden gelen sosyal yapımız bizi tutunabilen olmaya zorlasa da aslında ne yaparsak yapalım savrulmaya devam eden tutunamayanlar olmaktan hiç bir zaman kurtulamıyoruz. Dagur Kari, ilk uzun metrajlı filmi Noi Albinoi’den iki yıl sonra çektiği Voksne Mennesker-Tutunamayanlar filminde hayatlarını belirli bir rota üzerinden yaşamayan karakterleri odağına alıyor ve ortaya mizah soslu harika bir drama örneği koyuyor.
Hiç bir zaman ciddi bir gelir kaynağı olmayan ve hayatını duvarlara grafiti çizerek, illegal şekilde kazanmaya çalışan Daniel’ın dünyası bir fırında çalışan Franc ile tanıştığında önemli değişimlere uğrayacaktır. Çalışma saatlerinde bile uyuşturucu kullanmaktan geri durmayan Franc ile Daniel’ın birliktelikleri ilk başta hayatı gelişine göre yaşayan iki kişinin tatlı aşkı olarak görülebilecekken, ilerleyen zamanlarda gelişen olaylar karakterlerimizin kaçtıkları sorumluluklarla yüzleşmelerini gerektirecektir. Filmin paralel hikayesinde de dışarıdan bakıldığında oldukça sistematik ve ideal bir hayat yaşayan bir yargıcın içsel karmaşalarına tanık oluruz.
Noi Albinoi’de daha bireysel ve minimal bir anlatı tercih eden yönetmen Tutunamayanlar’da kamerasını bu defa şehre ve oradaki insanların var olma mücadelelerine çeviriyor. Daniel hiç bir şeye sahip olmayan, kiraladığı karavanda yaşamaya çalışan, anı kurtarma gayesinde olan, toplum gözünde de umutsuz vaka olarak damgalanan biridir. Disleksiliği yüzünden düzgün şekilde okuyamayan, trafik işaretlerini bile yanlış yorumlayan Daniel aslında oldukça yalnız bir bireydir. Büyükbaba lakaplı tek arkadaşının hoşlandığı Franc ile yakınlaşmaya başlayıp ardından gelen ilişkileri Daniel’in hiç bir zaman sahip olmadığı hisler ve deneyimler tecrübe etmesine sebep olur. Daniel aşkı hiç tatmamıştır ve aşık olmuştur. Sorumluluk kavramından çok uzaktır fakat hamile kalan Franc ile birlikte geleceğe dair önemli kararlar vermeleri gerekmektedir. Bu noktada filmi farklı bir büyüme hikayesi olarak da niteleyebiliriz. Büyümek istemeyenler ile büyüdüğünü kabul etmeyenlerin filmi biraz Voskne Mennesker. Kuzey Avrupa sinemasının oldukça önemli kadın oyuncularından, Lars von Trier’in The Idiots filmiyle popülerlik kazanıp 2010 yılındaki Smukke Menesker filmi ile iyice tanınır hale gelen Bodil Jorgensen’in canlandırdığı Franc’in annesi karakterinde bu büyümeme isteği çok net görülmektedir. Kızı kendisine hamile olduğunu söylediğinde, büyük anne olmak için henüz hazır olmadığını söylemesi, kendisinden yaşça genç erkeklerle beraber olması bunların bir göstergesidir.
Filmin üzerinde durulması gereken önemli bir noktası da yargıç karakteridir. Daniel’in yakın arkadaşı ‘Büyükbaba’nın çalıştığı uyku kliğine gelen ve çeşitli rahatsızlıklardan yakınan yargıcı, daha sonra mahkeme salonunda görürüz. Daniel’in sokakta grafiti çizmesi üzerine yakalanıp çıkartıldığı mahkemeyi yöneten yargıç, kamu hizmeti gibi nispeten hafif bir cezayla gönderir karakterimizi. Yargıcın gerek ailesine ve evine karşı yabancılaşması, gerekse sokaktaki davranışları bizlere önemli travmalar içinde olduğunu hissettirir. Girdiği bir oyuncakçı dükkanında çalışan olmadığını görünce bir mandolini ücretini ödemeden alması ve dükkandan çıkarken güvenlik kamerasına el sallaması, biraz önce belirttiğimiz gibi aslında büyüdüğü halde büyümek istememenin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Yargıç karakteri bize iki farklı okuma yapma imkanı tanıyor. Daniel’in gelecekteki yansıması olarak görebiliriz bu karakteri çünkü kağıt delgeci gibi film içinde farklı sahnelerde karşımıza çıkan küçük objelerle böyle bir hava yaratılmış. ‘Toplum gözünde bir tutunabilene dönüştün fakat mutlu değilsin, yaşantından tatmin değilsin’. İkinci okuma ise yargıcın Franc’in babası olduğu üzerinden yapılabilir. Çünkü bu noktada da karakterin oyuncakçı dükkanından aldığı mandolin Franc’in büyükannesinin evinde bulunmaktadır ve herhangi bir objeden ziyade, özel bir anlamı olacak şekilde seyirciye gösterilmiştir. ‘Sorumluluktan kaçan ve ailesini terk eden bir baba figürü ve bunun sonucunda tutunamayanlaşan bir anne ve kız’.
Verdiği bir demeçte Tutunamayanlar filmi ile sorumluluk duygusuna sahip olamayan, topluma uyum sağlayamayan gençleri anlatmak istediği belirten Dagur Kari filmin aslında tüm zamanların en enteresan zaman dilimlerinden 60’ların estetik dokusuna benzer bir yapıda olmasını istemiş. Filmin tamamının siyah beyaz olması ve ışık-gölge teknikleriyle bu hissin genel olarak oluştuğunu belirtebiliriz. Yönetmenin Jim Jarmusch’tan etkilendiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Diyalog ve mizansenlerdeki absürtlük Down by Law’ı anımsatırken, özellikle filmin ilk bölümündeki geçişler ve ses kullanımı da Stranger than Paradise’ı akıllara getirtiyor. Kameranın elde kullanılması ve kadrajların da stabil olmaması tutunamayanlık durumunu güçlendirirken aynı zamanda seyirciyle de film arasına bir mesafe koyarak özdeşleşmeyi engelliyor ve filmi dışardan bir göz olarak izlemenizi sağlıyor. Filmin önemli dinamiklerinden bir tanesi de Nicolas Bro’nun canlandırdığı Büyükbaba karakteri. Filmin mizah yükünü neredeyse tek başına omuzlayan ve tutunabilme olgusuna farklı bir gözden bakmamıza imkan veren karakterin, diğer karakterlerle olan ilişkileri de film içinde kritik bir önem taşıyor.
Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış bölümünde seyirciyle buluşan ve özellikle Kuzey Avrupa ülkelerindeki pek çok festivalden ödüller alan Tutunamayanlar Dagur Kari’nin filmografisi içindeki en başarılı yapım. Zıtlıkları, tezleri ve anti-tezleri varoluş minvalinde ele alan, sistemin içinde veya dışında konumlanmanın aslında tam olarak neye karşılık geldiğini anlatmaya çalışan İzlandalı yönetmen, hayatın içinden olaylara farklı gözlerle bakmamıza imkan tanıyor. Bunu yaparken de ilk filminin aksine geleceğe umutla yaklaşıyor.
İyi Yürek (The Good Heart)
İyilik ve kötülük, tarihin en başından bugüne kadar süregelen ve muhtemelen hiç bir zaman net şekilde tanımlanamayacak olan kavramlardır. Tam anlamıyla bir iyilik veya tam anlamıyla bir kötülükten bahsedilmesi zor olduğu gibi, addedilen konuların kişiler gözünde de farklılık göstermesi bu kavramları daha da tartışılır hale getirmektedir. İyiliğin, kötülüğün bastırılmasından doğan yapay bir erdem olduğu söylenirken, kötülüğün daha kolay ve işlevsel olması da iyiliği toplum gözünde daha kutsal kılmaktadır. Sinemasını insana dair içsel yolculuklar üzerine kurmayı seven Dagur Kari’nin 2009 yılında çektiği filmi The Good Heart-İyi Yürek de iyi ve kötü kavramlarını ele alan bir film olarak dikkat çekiyor.
Evsiz Lucas yaşamak için herhangi bir sebebi kalmadığını düşünür ve intihara teşebbüs eder. Hastanede gözlerini açtığında, ölmemek için deli gibi mücadele eden Jacques ile tanışır. Etrafındaki herkesin nefretle baktığı ve ölmesi için dua ettiği Jacques, ölümün yakında olduğunu hissettiğinden sahibi olduğu barın kendisinden sonra da çalışır durumda kalmasını istediği için Lucas’ı yanına alır. Çevresindeki herkese elinden gelen bütün yardımı yapmaya hazır olan bu genç adama, bar konusundaki her türlü ince ayrıntıyı öğreten Jacques da Lucas’tan önemli şeyler öğrenecektir.
Dagur Kari, Noi Albinoi ve Woksne Mennesker filmlerinden sonra kendi coğrafyasından ayrılarak Amerika’da çekmeyi tercih ediyor The Good Heart’ı. Kendi ülkelerinde başarılı olduktan sonra Hollywood’a geçen yönetmenlerden mi olur, sinemaya gurbette mi devam eder bilinmez fakat Kari, önceki filmlerinin etkileyiciliğinden ve başarısından uzak bir filme imza atıyor. Klasik Hollywood anlatı yapısının klişe yöntemlerine çok bel bağlamadan oluşturduğu film, yine de önceki filmlerinin özgünlüğünü ve yaratıcılığını aratıyor.
Filmin iki ana karakterinden biri olan Lucas iyiliğin temsilidir. Kendisini hayata döndüren hastane çalışanlarına gönülden minnet duymaktadır. Hastane psikoloğuyla gerçekleştirdikleri sohbette kendisini bir hayvan gibi hissettiğini belirtmektedir ki Lucas’ın iyiliği de insanüstü bir niteliktedir. Böyle bir iyilik anlayışı, insani dürtüler ve egolardan arındıktan sonra ancak mümkün olabilir. Tedavisinin ardından doktor ve hemşirelerin yeni bir başlangıç yapabilmesi için kendisine verdikleri az miktardaki parayı diğer evsizlerle paylaşması, barda kendini geliştirdiği sırada zaten içilmeyecek olan kahveleri insanlara ikram etmesi Lucas’ın iyi yanlarının göstergesidir. Lucas’ın ellerini iş yaptığı anlar dışında daima ayaktaki bir kedi gibi içeriye dönük şekilde tutması da bu iyi-hayvan kavramının bedene yansımasının bir sembolü olarak değerlendirilebilir. Lucas’ın kötülüğe kayması ise April ile tanışmasının ardından gerçekleşir. Yardım ettiği, ardından hayatını birleştirdiği April, Lucas’ın kabalaşmasına, kıskançlık gibi duygularını ortaya çıkarmasına neden olur.
Jacques ise daima bencil, kendisinden başkasını düşünmeyen huysuz bir ihtiyardır. Ezelden beri böyle olduğu için de etrafında ne bir akrabası ne de bir arkadaşı bulunmaktadır. İnsanları aşağılamaktan çekinmeyen, kaba ve kötü olarak nitelenebilecek bir karakterdir. Başlangıçta Lucas ile beraber olmasına şiddetle karşı çıktığı April, Jacques için de iyiliğe geçişin habercisidir. Ölüme yaklaşmanın verdiği duygusallıkla birlikte, heyecanla kesip yemeği beklediği ördeği öldürmeye gönlü el vermeyen bu yaşlı adam iyilerle vakit geçirdikçe daha da iyi olmaya başlar.
İyi Yürek senaryosu başka kişiler tarafından yazılmış, yönetmenliği başka kişiler tarafından gerçekleştirilmiş ısmarlama projeleri anımsatıyor insana. Dagur Kari, yalın ve sade anlatımından vazgeçerek daha büyük oynamayı tercih etmiş fakat bunu ne yazık ki pek başaramamış. Filmde herhangi bir yere bağlanmayan oldukça fazla sahne varken, bir süre boyunca filmin ve karakterlerin vazgeçilmezi olarak sunulan detaylar da zaman içinde ortadan kayboluyor. Filmlerini hayvanlar üzerinden kurduğu anlatımlarla desteklemeyi seven yönetmen, bu filmde de bunu yapmış fakat bu defa ulaşmak istediği etkiye ulaşamamış. Kendi içinde göndermeler barındıran film kurgusal anlamda iyiyken, kaderci tutumu ve tahmin edilebilir finali belki de filmin en zayıf yönlerini oluşturuyor. Ömer Faruk Sorak’ın 2011 yapımı Aşk Tesadüfleri Sever filminin finaliyle büyük bir benzerlik taşıyan yapımın bir Türk filmine etki etmiş olabilme ihtimali de mevcut. Noi Albinoi filminde palmiyelere ulaşma hayalini gerçekleştiremeyen Noi karakterine bir anlamda selam çakan yönetmen, İyi Yürek filmini, ana karakterine palmiyeli bir sahilde hindistan cevizi içirerek sonlandırıyor.
İyilik ve kötülük kavramlarının dengesiz yapısını uç karakterler üzerinden, bir bar fonuyla anlatmayı seçen Dagur Kari, İyi Yürek ile komik esprileri olan, orta halli bir bar filminden çok da fazlasını yapamıyor. Amerikan rüyasından uyanmasını ve kendi bildiği topraklarda, kendi bildiği insanların hikayelerini anlatmasını tavsiye ediyoruz yönetmene. Sahip olduğun potansiyelini orta halli Amerikan filmleri yaparak heba etme sevgili Kari.
Hazırladığımız, birbirinden zengin diğer retrospektiflere buradan ulaşabilirsiniz.
Nuri Şimşek
138 yazı · 1990 yılında İstanbul’da doğdum. 13 yaşına kadar yaşadığım bu büyük şehrin ne kadar büyük olduğunu tam kavrayamadan Çorlu’ya taşındık. 4 sene sonra da Milas’a. Yaşadığım şehirlerin küçülen coğrafyaları, beni daha büyük dünyalar aramaya yönlendirdi. Benim büyük dünyam sinema oldu. 80′lerde nasıl VHS’ler uçuşuyorsa ortalıkta, benim gençliğimin başları da önce VCD ardından da DVD’lerle geçti. Her fırsatta film izliyor, farklı dünyalara yolculuk ediyordum.Bir gazetenin haftasonu verdiği DVD’ler ile başlayan koleksiyonum ilerleyen yıllarda büyük bir arşive dönüştü.
Yazarın diğer yazılarını gör →




