Martin Scorsese’nin İlham Aldığı 11 İtalyan Filmi!
Çektiği Goodfellas, Taxi Driver ve The Departed gibi filmleriyle sinema dünyasına imza atan usta yönetmen Martin Scorsese’nin oldukça başarılı olduğu tartışmasız! Elbette böyle bir yönetmenin hangi filmlerden esinlendiğini bilmek her sinemaseverin hayalleri arasındadır. Sinemada kariyerini devam ettirmek isteyen Colin Levy isimli bir kişi de Scorsese’nin kesin izlenmesi gerektiğini düşündüğü Avrupa filmlerini öğrenmek istemiş. Usta yönetmen bu isteği kırmayarak Levy’e 39 filmlik bir liste yollamış. Hazırladığımız listede Scorsese’nin 39 favori filmi arasındaki İtalyan filmlerini listeledik. Neden İtalyan sineması derseniz eğer, şunu bilmelisiniz ki Scorsese, ebeveynleri tarafından Sicilya asıllı bir yönetmendir. Listedeki diğer 28 filmin yanı sıra kendi memleketinden seçtiği 11 filmi incelemek ayrıca önemli ve ilgi çekicidir. İşte karşınızda Scorsese’nin favorisi 11 İtalyan filmi.
Martin Scorsese’nin İlham Aldığı 11 İtalyan Filmi!
Rome, Open City – Roma Citta Aperta (1945)

İtalyan sinemasının çıkarttığı en önemli isimlerinden biri olan Roberto Rossellini’yi bu listede görmek kesinlikle şaşırtıcı değil. İkinci Dünya Savaşı’nın artık bitiş dönemlerine denk gelen 1945 yılında çekilen film, İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımının ilk temsilcisi olarak görülüyor. Yaklaşık olarak 8 yıl süren bu akımının özellikleri arasında sıradan karakterlere duygusal ve hümanist bir bakış atmak, belgesel tadında çekimler, doğal ışık kullanımı ve profesyonel olmayan oyuncuların doğaçlama diyalogları vardır. Nazi işgali sırasındaki Roma’da isyana kalkan Giorgio Manfredi’ye odaklanan yapım, anlattığı olayın geçtiği zamanlardan sadece iki ay sonra çekimlere aynı mekanlarda başlamıştı. İçinde olduğu akımın bütün özelliklerini barındıran film, Rossellini sinemasının en önemli filmlerinden.
Paisan – Paisà (1946)

Sinema tarihinin en etkileyici yönetmenlerinden biri olan Roberto Rosselini’nin listede birden fazla filmi olması şaşırtıcı olmamalı. Özellikli bir akım başlatan ve dünyan tarihinin en büyük savaşının ardından sinemaya özellikle ve inatla devam etmesi sebebiyle. Rome Open City’den sadece 1 yıl sonra vizyona giren Paisan, yönetmenin önceki filmiyle konu olarak büyük benzerlik taşıyor. İtalya’nın Almanya’ya karşı direnişini anlatan film, aynı zamanda İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının bütün özelliklerine sahip. Filmin Rome Open City’den en önemli farklılığı ise 6 farklı bölümden oluşması. İçlerinde Federico Fellini’nin de bulunduğu 6 farklı yazar tarafından yazılan Paisan, Scorsese’nin en beğendiği Rosselini filmi olarak dikkat çekiyor.
The Earth Trembles – La Terra Trema (1948)

İtalyan sinemasının bir başka önemli ismi olan Luchino Visconti tarafından yönetilen The Earth Trembles, kullandığı sert dili ve içerdiği sosyolojik değerler ile dikkat çeker. Bu filmde de karşımıza çıkan oyuncular dönemin popüler akımı olarak bilinmeyen ve profesyonel olmayan oyunculardan oluşur. Giovanni Verga’nın I Malovoglia isimli romanında esinlenen film, Sicilyalı bir balıkçı ailesinin en büyük oğlu olan Toni’nin ailesinin refahını yükseltmeye çalışırken karşılıştığı zorlukları konu alır. Dönemin diğer filmleri gibi belgesel şeklinde çekilen film bu durumu vermek istediği mesajları iletmek için ustaca kullanır.
Bicycle Thieves – Labri Di Biciclette (1948)

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının en bilinen filmlerinden biri olan Bicycle Thieves, kesinlikle zamansız bir klasik. Akımın çoğu özelliğini görebildiğimiz filmin en önemli farklılığı filmdeki oyuncuların seçiminde karşımıza çıkıyor. Usta yönetmen Vittorio De Sica oyuncu seçimlerini rastgele insanlar yerine gerçekten başından buna benzer şeyler geçmiş ve karakterle benzerlik gösterilen oyunculardan seçmiş. Böylece De Sica, filmin doğal ve hümanist anlatımına büyük katkı yapmış. Film aynı zamanda sinema tarihinin en önemli baba-oğul ilişkilerinden birine ev sahpliği yapmaktadır. Bisikletiyle duvarlara reklam yapıştırma işiyle uğraşan Antonio’nun çalınan bisikletini küçük oğlu Bruno’nun yardımı ile Roma sokaklarında arayışını konu alan film, basit konusuna rağmen etkileyici olabilmektedir. Scorsese’nin filmlerde çok görülmedik şekilde basitlikten güç alıyor sözleri ile övdüğü film, kesinlikle izlenmesi gereken filmler listelerinin başlarına oynuyor.
Umberto D. (1952)

Vittorio De Sica’nın listedeki ikinci filmi olan Umberto D., De Sica için değişikliklerin filmi olmuştur. De Sica’nın daha önceki filmlerinin çocuk başrollerden ayrıldığı ve yanlız, yaşlı bir adam olan Umberto Domenico Ferrari’nin hikayesine odaklandığı Umberto D., yönetmenin en önemli filmleri arasında. Köpeği Flike dışında tek başına sefil bir hayat süren Umberto’nun yaşam savaşını ve devlete olan protestosunu gördüğümüz film, bu açıdan da De Sica sinemasının farklı bir parçası olarak akıllarda yer ediyor.
Big Deal on Madonna Street – I Soliti Ignoti(1958)

Dönemin İtalya sinemasının en önemli oyuncularından biri olan Marcelo Mastroianni’nin yine bir o kadar önemli isimlerle başrolünde olduğu Big Deal on Madonna Street, başarılı bir suç filmi. Mario Monicelli tarafından yönetilen film, yıllar içerisinde birçok filme esin kaynağı olmuştur. Boş bir apartman dairesindeki kasadan haberdar olan bir suçlu grubunun mükemmel suç peşinde koşmasını anlatan film, 1 saat 45 dakikalık süresinin büyük bölümünü sıkıntılarla dolu planlama safhasına odaklayarak türe farklı bir bakış katıyor.
Rocco and His Brothers – Rocco E I Suoi Fratelli (1960)

Luchino Visconti’nin listedeki ikinci filmi olan Rocco and His Brothers, yönetmenin diğer filmi The Earth Trembles gibi sırtını realizme dayıyor. Ancak filmin başrolü bu sefer amatör oyuncular yerine yılların eskitemediği Alain Delon. Dul bir anne ve beş çocuğuna odaklanan hikaye her kardeşin farklı baskın karakterlere sahip olmasıyla dikkat çekiyor. Kardeşlerden biri olan Vincenzo romantikliği ağır basan bir karakterken, Simone oldukça vahşi, Luca ise bir o kadar saf, Ciro’ya gelirsek o da ahlaki bakımdan oldukça ciddi. Filmin başrolü Rocco ise hepsinin birleşimi gibi. Visconti filmlerinin vazgeçilmezi sertliği sebebiyle sansürlere takılan film ancak 1966 yılında sansürsüz yayınlanabilmiş.
The Adventure – L’Avventura (1960)

Michelangelo Antonioni’nin yönetmenliğini üstlendiği ve yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi ağır tempoda ilerleyen film, Cannes Festivali’nde yuhalanmıştır. Ancak Jüri Ödülü’nü de aynı festivalde kazanmayı başarmıştır. Kimisine göre gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olan film, kimisine göre ise büyük zaman kaybıdır. Film, bir kadının en yakın arkadaşı ve aşkıyla birlikte çıktığı tekne gezisinde kaybolması sonrası arkadaşı ve sevgilisinin yakınlaşmasını konu alır. İzlemesi oldukça zor olan film hakkında Scorsese, kafa karıştırıcı olduğunu ve çözülmesinin zor olduğunu bu sebeple neyi göremediğini anlamak için filmi birkaç defa izlediğini dile getirmiştir.
The Easy Life – Il Sorpasso (1962)

Dino Risi’nin yönetmenliğini yaptığı The Easy Life gücünü, iki başrol oyuncusu Jean-Louis Trintignant ve Vittorio Gassman’in uyumundan alıyor. Utangaç ve genç bir hukuk öğrencisinin sınava çalışırken evine çat kapı gelen Bruno ile kaynaşmasını konu alan film, oldukça başarılı bir yol komedisi. Bu iki alakasız kişinin garip arkadaşlığı filmin komedi temelini oluştururken, aynı zamanda iki insanın nasıl kaynaşabileceğine dair güzel bir örnek olarak dikkat çekiyor.
Before The Revolution – Prima Della Rivoluzione (1964)

Bernordo Bertolucci’nin yönetmenliğini üstlendiği Before The Revolution, konusunun oldukça dışına bakış atan bir film. Genç bir adam olan Fabrizio’nun halası Gina’ya aşkı olarak konusun özetleyebileceğimiz film, karakterin içine düştüğü politik girdabı anlatıyor. Bir yandan Marksizme kayan Fabrizio, halasına aşkı sebebiyle Burjuvazinin etkisi altında da kalıyor. Film Bertolacci’nin birçok filminde olduğu gibi kişinin içsel problemleri ve politik bilincine odaklanıyor.
Blow Up (1966)

Listedeki tek İngilizce ve aynı zamanda Michelangelo Antonioni’nin ikinci filmi olan Blow Up, Antonioni sinemasının bütün özelliklerini barındırdığından listede kendine yer buluyor. Bir moda fotoğrafçısı olan Thomas, bir kadın ve adamı fotoğraflar. Ardından kadın peşinden gelip negatifleri isteyince şüphelenir ve yanlış negatifleri verir. Thomas eve gidip fotoğrafları incelediğinde bir cinayete tanıklık ettiğini fark eder ve olaylar gelişir. Klasik bir gerilim filmi konusuna sahip olsa bile Antonioni etkisiyle kesinlikle farklı bir tecrübe sunuyor Blow-Up izleyiciye.
Kaynak: Taste Of Cinema
Naci Köse
167 yazı · 1997 yılı sonbaharında İstanbul’da doğdu. Çocukluğunda en büyük eğlenceleri oyuncaklarıyla açığa çıkan hayal gücü ve annesiyle beraber izlediği animasyon filmleriydi. Sinemaya ilk gittiğinde 6 yaşındaydı. Harry Potter'ın büyülü dünyası ile birlikte sinemaya gitmek en büyük zevklerinden biri oldu. İzleyici olmayı her zaman sinema üzerine çalışmaya tercih etmiştir. Müzik dinlemek, kitap okumak ve düşüncelere dalmak diğer yapmaktan hoşlandığı şeyler. Düşünür, bakar ve dinler. Şu anda Sabancı Üniversitesinde ekonomi bölümü okumakla meşgul. Hem sinema aşkını hem de derslerini bir arada götürmeye çalışıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →