Marksist Felsefeden İzler Taşıyan 10 Etkileyici Film
Yaşadığı dönemi ve sonrasını baştan aşağı değiştiren, bazen karşı durarak bazen de onaylayarak ama muhakkak komünizm düşüncesiyle bir noktada karşı karşıya gelerek ilerlenen dünya düzeninde Karl Marx, düşüncelerini üstün körü de olsa herkesin bildiği ancak toplumun genelinin hayatına dair çok fazla bilgi sahibi olmadığı bir Alman düşünür, fikir insanı. 1800’lerin sonlarında, aydınlanma sonrası endüstriyelleşmeyle birlikte dünya büyük bir modernizm çağına girdi. 1900’ün ilk yarısı bu modernizmin ve onun ilerleme fikrininin yüceltilmesiyle geçerken ikinci yarısında insanlar bir şeylerin ters gitmeye başladığını fark ettiler. Gerçekten ilerliyor muyduk? Gerçekten modernizm bizi ileriye mi taşıyordu? İnsanlar bu soruları soruyorlardı, çünkü; insan olma adına yaptıkları şeylerin onları insanlıktan ne kadar da uzaklaştırdığını, varoluşlarındaki o büyük boşlukta hissetmeye başlıyorlardı. Artık çocuklar betonların içinde doğup, yaşayıp yine betonlar içerisinde ölüyordu. Artık insan olmanın biricik amacı olan hayatta kalmak için girişilen bir mücadele yoktu. Artık metalar vardı, tüketmek için yaşamak ve bunun için üretmek. İşte tam bu esnalarda Karl Marx sonrasında en büyük kalem arkadaşı olacak Friedrich Engels ile birlikte girdi devreye. Önce birlikte yazdıkları Komünist Manifesto, sonra kendi başyapıtı Das Kapital ile kapitalist sistemin altını oyup, görünmeyenleri görünür kılmak için verdi mücadelesini. Hem kendi emeğine hem de kendine yabancılaşan insanın çürümeye bırakılmış eşsiz ruhunu sınıf çatışması, yabancılaşma, meta fetişizmi gibi kavramlar üzerinden açıklayarak kapitalist ideolojiden kurtulmanın yollarını aradı. Modernizm insanı içten içe yok eden bir zehre dönüşmüştü çünkü. Herbert Marcuse modernizm için “Olmadığın şey için yaşamak ama daha da önemlisi ne olduğunu bilmemek” der. Çünkü modernizm bir ekonomik süreçler silsilesi olarak toplumsal bir yeniden yapılanmayı temsil eder. Bugün her birimiz ekonomik yapılarla birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Marx’ın yabancılaşma dediği bir şeydir bu, ürettiğin şeye, emeğe yabancılaşma. Ve Marcuse bir adım daha ileriye götürür bunu, kendine yabancılaşma. İnsan nasıl kendine yabancılaşabilir? Bugün gerçekten ne kadar kendimizin farkındayız?
Tüm bunlar üzerine Karl Marx iki tür yabancılaşma teorisi üretir. Bunlardan ilki, insanın doğaya yabancılaşması ve kendine kültürel-toplumsal ikinci bir doğa yaratması, bu Karl Marx tarafından pozitif yabancılaşma olarak tanımlanır. İkincisi ise insanın kendi doğasına yabancılaşmasıdır. Marx’a göre bu ikinci yabancılaşma türü emeğin işçinin dışında olması, onun özüne ilişkin olmaması ve işçinin kendi emeğini, üretimini yadsıması sonucu işine, emeğine, içinde yaşadığı doğaya, kendi öz doğasına ve diğer insanlara uzaklaşmasına neden olan eylemdir. Daha çok işçi sınıfına odaklanan yabancılaşma, modernitenin yarattığı mekanik aktivitelerin gölgesinde, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin her bir bireyinde görülebilmektedir. Marx’a göre yabancılaşma üretim ilişkilerinde başlar. Üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek-sermaye arasındaki çelişki işçinin kendisini ortaya koyma, kendisini gerçekleştirme faaliyeti olan üretme sürecine, yani emeğine yabancılaşmasını doğurur. Emeğine yabancılaşan insan önce kendisine daha sonra da topluma yabancı duruma gelir. Onun için hem hayat tekdüze bir hâle gelmiştir hem de bu tekdüzelik ilişkisini yaşarken bile kendisi değildir; kapitalizmle birlikte sosyal ve kamusal alan da piyasa ekonomisine dönüşmüş ve insanlar arasındaki ilişkiler metalar arasındaki ilişkilere evrilmiştir. Marx bu sürece meta fetişizmi adını verir. Bu yabancılaşma hâlinden kurtulmak ve hem üretimi hem de artı değeri tüm topluma yaymak için gerçek bir devrime ihtiyaç vardır ve Marx’a göre bu devrim proleteryanın omuzlarında yükselecektir!
Tüm bu bilgiler ışığında Marksist felsefeden izler taşıyan birbirinden değerli 10 filmi sizler için derledik!
Marksist Felsefeden İzler Taşıyan 10 Etkileyici Film
Bronenosets Potemkin (1925)
Dünya sinema tarihinin mihenk taşlarından ve Rus montaj sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Sergei Eisenstein imzalı Bronenosets Potemkin ya da nam-ı diğer Potemkin Zırhlısı; Marksist felsefe deyince de akla gelen ilk filmlerden biri oluyor. Karl Marx’ın yapıtlarından ve başta yabancılaşma, sınıf çatışması, işçi sınıfı vb. kavramlar olmak üzere Marksist felsefenin ana fikirlerinden yoğun etkiler taşıyan Bronenosets Potemkin; komünist propagandanın tartışmasız en ünlü ve etkili filmlerinden de biri olduğu kadar Eisenstein’ın film teorisinin peliküle aktarılmış bir hâli; bir “politik” sinema başyapıtı, görsel sanatın zirve noktalarından da biridir. 1905 Devrimi esnasında Potemkin isimli bir zırhlıda maruz kaldıkları koşullardan şikayetçi olarak ayaklanan denizcileri anlatır. Ayaklanma başarılı olur fakat lider Vakalinchuk öldürülür. Denizciler Odessa kentinde sevinçle karşılanırlar; ancak Çar’ın askerleri bu durumdan memnun kalmaz ve Odessa merdivenlerinde sinema tarihine damga vuran o efsanevi sahne gerçekleşir.
Metropolis (1927)
Alman yönetmen Fritz Lang’ın yönetmenliğini üstlendiği, 1920’lerde patlak veren ekonomik daralma, işsizlik, düşük ücretler gibi sosyal ve politik meselelerin özgün bir dille anlatıldığı Metropolis, bilimkurgu türünün başyapıtlarından biri olarak gösterilebilir. İşçi sınıfı ile burjuvazinin keskin çizgilerle ayrıldığı Metropolis şehri; Fritz Lang’ın baş döndürücü set tasarımı, kent mimarisi, kostümleri, yaratıcı karakterleri ve Marksist felsefeden taşıdığı yoğun izler ile ortaya konulmuş inanılması güç bir titizliğin eseridir. Film, kentin yöneticisinin oğlu Freder ile şehirdeki sosyoekonomik katmanlaştırmanın üstesinden gelmek için mücadele eden işçi Maria’nın hikayesini anlatıyor. Sosyal hiyerarşiyi yansıtacak şekilde tasarlanmış olan şehirde, altlarda işçiler yaşarken üst katlarda üst sınıflar yaşıyor. Buna isyan eden Maria’ya katılan vicdanlı üst sınıf mensubu Freder’in çıkardığı karışıklığı bastırmak için deli-dahi bilim insanı Rotwang Maria’nın birebir kopyası olan bir robot yaparak işçilerin arasına gönderir. Ancak, iki ucu birleştirecek -beyin ve kolları- bir kalp bulunduğu sürece her sorun çözülebilecektir.
Chelovek s Kino-apparatom (1929)
Dziga Vertov’un bu çok ünlü “belgeseli” avant-garde bir stile sahip, neredeyse deneysel diyebileceğimiz bir film olarak Dünya sinemasının en değerli başyapıtlarından biri. Bindirme çekimleri ile sınırları zorlayan, gündelik hayata dair en mahrem anları filme alan, kamera-kameraman-izleyici üçlemesini bozan bu yenilikçi film temelde Sovyetler Birliği’ndeki gündelik yaşamı anlatan bir belgeseldir. Fakat, içeriğinden çok biçimi ile öne çıkan bu eser, formalist sinemanın zirve noktalarından biri olarak gerçek bir mucize desek yeridir. Senaryo, oyunculuk ve ara yazı olmadan Vertov, sinematik bir iletişim dili geliştirmek istemiş, içeriğe dair aldığı eleştirilere rağmen, kendi niyetini de ortaya koymuştur. Film boyunca gündelik hayatın gerçekliğini vurgulamayı tercih eden Vertov filmine hiçbir kurgusal etmen koymayarak Marksist felsefeden aldığı ilhamı ortaya koyar. Bu filmdeki esas amacı endüstrileşmiş toplumun gerçekliğini ortaya koymak olan Vertov, subje ve obje arasındaki diyalektik ilişkiyi ve filmin biçimsel yapısını Hegel ve Marx’ın felsefi düşüncelerinden yola çıkarak kurar.
Zemlya (1930)
Alexander Dovzhenko; Eisensten, Vertov, Pudovkin ve Kuleshov gibi diğer yönetmenleri de içeren Rus montaj okulunun büyük isimlerinden biridir. Onun 1930 yılı yapımı filmi Zemlya ise devrimin getirdiği teknolojik değişimin bir temsili olarak okunabilir. Bu film diğer politik fikirleri de öne sürerken Marksizmin her daim bir başrol oyuncusu olarak görülmesi gerektiğini de ortaya koyar. 1929’da sona eren Yeni Ekonomik Politika’nın ardından, 1930’da Ruslar kırsal faaliyetlerin örgütlenmesini sonsuza dek değiştirdi. Bazı kararların sonuçlarını daha iyi anlamak için değişikliklerin anlamının bilinmesi gerektiğini ortaya koyarak mükemmel bir politik sinema örneği sergileyen filmde Dovzhenko’nun amacı yalnızca Rus reformlarına odaklanmak değil, destansı değişikliklere daha fazla ulaşmaktı. Tam da bu sebeple sinemasını sinema-şiir olarak tanımlayan Dovzhenko, Rus montaj sinemasının ve politik sinemanın en büyük temsilcilerinden birine dönüşür.
Modern Times (1936)
Charlie Chaplin’in Modern Times filmi; gelişen teknolojinin, iş bölümünün, makineleşmenin, Fordizmin hatta Taylorizmin hiç de boş olmayan bir eleştirisi olarak Marksist felsefeden izler taşıyan en üçlü filmlerden biri olarak dikkat çeker. Chaplin, Modern Times filmi boyunca teknolojinin modern topluma ve günümüz dünyasına getirdiklerinin yanı sıra götürdüklerinin de olduğunu söylemek için güldürür insanları. Makineleşmeden ve endüstrileşmeden sınıf çatışmasına oldukça geniş bir yelpazede perspektifler katan film ciddi bir politik metin gibidir de. Ancak politik metinlerin sıkıcı olmak zorunda olmadığını da gösteren bir manifesto özelliği de taşır. Bu kez fabrikada bir işçi olan Şarlo’yu insanlık dışı tempodan delirirken ve ancak delirdiği için bu monotonluğun dışına çıkarken gösteren Chaplin, her sahnede incelikli mizahıyla endüstrileşmeyi hicveder. Zamansız, eskimeyen bir klasik olarak sinema tarihinin en mucizevi yapıtlarından biri olan Modern Times taşıdığı sistem eleştirisiyle de politik sinemanın en değerlilerinden biridir.
Week-End (1967)
Week-end’i başlı başına bir meydan okuma olarak görmek mümkün. Evet, Godard en üretken dönemini geçirdiği 60’larda zaten klasik anlatı sinemasına burun kıvırmıştı ama Week-end bir kırılma anıydı. 68’ sokak hareketlerinde de öne çıkan politik kimliğiyle tanınan Jean-Luc Godard’ın Week-end’i Karl Marx’ın fikirlerinden izler taşıyan yapısı ve hem endüstri toplumunu hem de burjuvaziyi yoğun eleştiriye tutan niteliğiyle oldukça dikkat çeken bir yapım. Politik içeriği bir yana bıraktığımızda bile filmini “filmin sonu-sinemanın sonu” sözleriyle bitiren yönetmen, kuşkusuz trafik sıkışıklığını konu alan ve 8 dakika kadar süren plan sekansı ile izleyiciyi de harekete geçirmeyi hedeflemişti. Sekiz dakikalık kaydırma hareketiyle yolda takılı kalmış arabaları ve absürd davranışlar içerisindeki insanları izlerken araya devasa bir Shell tırını koymaktan geri kalmayan Godard, sekansın sonundaki kaza görüntüsü ile trajikomik hissiyatı tamamına erdiriyordu. Kazayı umursamadan gaza basıp giden insanlar da cabası!
Teorema (1968)
Sinema tarihin en provokatif yönetmenlerinden, aynı zamanda yazar, şair ve ressam olan, 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Pier Paolo Pasolini’nin sineması ve yapıtları hâlen güncelliğini koruyan düşünceler barındırıyor. Yayınlandığı yıl büyük yankı uyandıran film, oldukça simgesel bir anlatıya sahiptir. Çok az konuşmanın geçtiği filmde olaylar bir yabancının (Terence Stamp) zengin bir ailenin evine gelmesiyle başlar. Yabancı, evin hizmetçisi dışında herkesle cinsel ilişkiye girer ve birkaç gün sonra da tıpkı geldiği gibi gider. Ev sakinleri ise yabancının gidişinin ardından büyük değişimler geçirmeye başlar. Teorema filminde Pier Paolo Pasolini’nin burjuva aileyi dışarıdan gelen bir yabancı ile dağıtması ve yabancının evin hizmetçisi hariç herkesle arasında bir şeyler yaşanmış olması Pasolini’nin kendi komünist manifestosunu yazma biçimi olarak da algılanabilir. Politik kimliğiyle de göz önünde olmayı seven ve düşüncelerini hiç çekinmeden ifade etmeyi tercih eden Pasolini’nin Marksist felsefeden büyük etkiler taşıyan Teorema’sını izlemeden geçmeyin deriz!
1900/Novecento (1976)
Usta İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci, 1976 yılında çektiği modern bir epik film olan 1900/Novecento ile gerek oyuncu tercihleri (Robert De Niro-Gerard Depardieu) gerekse solcu ve faşist iki jenerasyonun çarpışmasını konu alan hikayesiyle adını sinema tarihine altın harflerle yazdırmayı başarır. Sınıf çatışmasını konu alan film, iki farklı karakter üzerinden 20. yüzyılın İtalya’sındaki siyasi atmosferi oldukça çarpıcı biçimde ekrana taşır. Film, 1900 yılının yazında, Kuzey İtalya’nın taşra bölgesi Emilia Romagna’daki aristokrat bir çiftlikteki bir tarım işçisinin gayrimeşru çocuğu Olmo Dalco (Gerard Depardieu) ile toprak sahibi olan zengin ailenin oğlu Alfredo Berlinghieri (Robert De Niro) arasında gelişecek olayları konu alır. Olmo ve Alfredo, iki ayrı dünyanın insanları olsalar da ikili arasında bir dostluk gelişir. Fakat değişen sosyo-politik koşullar, bu dostluğun zamanla düşmanlığa dönüşmesine sebep olacaktır. Çünkü yokluk içinde yaşayan Olmo, sosyalizm yanlısı bir eylemciye dönüşürken, zengin bir hayat süren Alfredo faşist siyasi iklimin en büyük destekçilerinden biri hâline gelmiştir. 1900/Novecento, işçi sınıfı ve burjuva arasındaki sınıf çatışmasının en açık biçimde gorülebileceği ve Marksist düşünceler ışığında ilerleyen anlatısıyla politik sinema deyince akla ilk gelen filmlerden biridir.
Der Siebente Kontinent (1989)
Michael Haneke’nin yönettiği ilk sinema filmi olma özelliği taşıyan Der Siebente Kontinent, aynı zamanda Duygusal Buzlanma olarak da bilinen “Kent Üçlemesinin” ilk filmi. Michael Haneke ve Johanna Teicht tarafından yazılan senaryo, konusunu yaşanmış bir öyküden alıyor. Birlikte büyük bir kararlılıkla hayatlarına son veren bir ailenin hikâyesi, şüphesiz farklı ellerde bambaşka şekillerde yorumlanmaya ve farklı ideolojilere hizmet etmeye de açık bir hikâye. Fakat Haneke ve Teicht ikilisi ele aldıkları yabancılaşma ve meta fetişizmi meseleleriyle filmin Marksist alt metnini açığa çıkarırlar. Daha çok işçi sınıfına odaklanan yabancılaşma, modernitenin yarattığı mekanik aktivitelerin gölgesinde, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin her bir bireyinde görülebilmektedir. Nitekim Der Siebente Kontinent’te burjuva hayatı yaşayan ailenin birbirlerine ve hayata yabancılaşmaları ana nosyondur. Marx’ın Kapital’inde bahsettiği meta fetişizmi ise filmin en önemli gündemlerinden biridir. Tüketim ürünlerini amacı dışında statü için kullanmak, insan benliğinin nesneler tarafından yönetilmesine yol açmaktadır. Bir yanda yarattığı metaya yabancılaşan işçi sınıfı, diğer yanda yaratılmışı yücelten tüketici bir toplum… Gerçek anlamda tüketici bir aileye odaklanan film, meta fetişizmine fazlaca odaklanan yapısıyla ortaya güçlü bir Marksist eleştiri koyar.
La Ceremonie (1995)
Ünlü yönetmen Claude Chabrol’un, Ruth Rendell’in A Judgement in a Stone romanından uyarladığı La Ceremonie, yönetmenin kendisi tarafından “son Marksist film” olarak tanımlanıyor. Zengin bir burjuva hayatı süren Lelievre’lerin malikanesine Sophie’nin hizmetçi olarak girmesi ve kasaba postanesinde çalışan Jeanne ile dost olmasıyla hikâye gelişir. Filmde adaletsizlikten doğan sınıf kini cinayete yol açar. Bu bakımdan Chabrol’un filmi alegorik olarak da değerlendirilebilir, çünkü karakterler kendi başlarına bireyleri değil, toplumun belirli sınıflarını temsil etmektedir ve çatışma sınıfların çatışmasıdır. Romantik akımın kalın çizgilerle çizdiği mutlak iyi-kötü sınırlarından izleyiciyi çekip çıkaran Chabrol, insanların iyi ya da kötü oluşunu sorgulamaktan öte, iyiliğin de kötülüğün de kapitalist düzenden kaynaklandığı bulanık, iç içe geçen bir dünya sunar izleyiciye.
Gizem Çalışır
333 yazı · İlk sinema deneyimini 6 yaşındayken babasıyla birlikte gittiği Aslan Kral filmiyle yaşayınca büyülü fenerin etkisinden hiç çıkamadı; pek çıkacak gibi de durmuyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →