· 10 dk okuma

Linklater Sinemasında Arşivlik Bir Üçleme: Before Serisi

Linklater Sinemasında Arşivlik Bir Üçleme: Before Serisi

Geçtiğimiz yıl Oscar törenine damga vurmuş filmlerden biri, 12 yıla yayılmış bir sinema deneyimi olarak karşımıza çıkan Çocukluk – Boyhood (2014) filmiydi. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve daha birçok dalda Akademi ödülüne aday gösterilen filmin en büyük kozu, her ne kadar bu dalda heykelciği kucaklayamamış olsa da, akıcı sinema dili ve gerçekçi tarzıyla filmin yönetmeni Richard Linklater’dı. Linklater’ı yalnızca olgun dönem eseri Boyhood’la analiz etmek doğru olmamakla birlikte hayranlıkla izlediğimiz yenilikçi fikrinin ürünü bu filmin temelinde yatan bakış açısını göz ardı etmemek gerek. Özellikle Slacker (1991), Waking Life (2001) ve Before serisine (1995-2013) baktığımız zaman Linklater’ın sinema dili üzerine rahatlıkla yazabilir, tartışmaya açık genellemeler yapabiliriz. Ama ben daha çok mektup yazacağım gibi!

Linklater filmlerinin en belirgin ortak özelliği; uzun monologlar, röntgenci bir kameranın takip ettiği uzun sekanslar ve oldukça güçlü şehir tasvirleri diyebiliriz. Yalnız burada bir parantez açmakta fayda var; bu tasvirler Woody Allen’ın yaptığı gibi söz konusu şehirleri başrol kadar kilit bir noktaya konumlandırmaktansa, filmin alt yapısı haline getirmekle daha çok ölçüşüyor. Özellikle meşhur üçlemesine baktığımızda hikâyenin geçtiği şehirler (Viyana, Paris, Yunanistan) filmin ahengini tamamlayan ve felsefî derinliğini temellendiren birer unsur görevi görüyor.

Senaryosundan kamerasına kadar sinema dili için kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki Linklater, “takıntılı” denebilecek kadar gerçekçi bir çizgide duruyor. 20 dakikaya varabilen plan-sekanslar, oyuncuların kesintisiz ve derinlikli diyalogları ile en nihayetinde üçlemesini gerçek zamanlı olarak 9’ar yıl arayla çekmiş olduğunu da göz önünde bulundurursak hayranlık uyandıran bir takıntı bu. Hatta Linklater, serinin ikinci ve üçüncü filminin senaryosunu ilk filmde başarılı bir oyuncu-yönetmen ilişkisi kurduğu Ethan Hawke ve Julie Delpy ile birlikte yazarak hikâyeyi daha da gerçek kılmayı hedefliyor ve başarıyor da… Senaryoya katkılarıyla birlikte Hawke ve Delpy’nin spontane gelişen performansları karakterleri çok daha gerçekçi kıldığı gibi, diyaloglar da bu gerçekliğe paralel olarak seyircisini yakalıyor. Filmi çekme fikrinin altında yatan sebebi düşününce de gerçeklik değerini ikiye katlıyor. Linklater fikrin, bir gece Philadelphia’da tanıştığı ve uzun süre yollarda yürüyüp sohbet ettiği Amy adında genç bir kadın sayesinde geliştiğini söylüyor.

Söz konusu diyalogların barındırdığı felsefi derinlik, birçok düşünürün ifade edemediği kadar yalın ve akıcı, birçok kitapta şahit olamayacağımız kadar gündelik ve çarpıcı bir gerçeklikle sunuluyor. Aslında seriyi tamamlayan sinemaseverin durduğu nokta da bu etkiyle doğru orantılı; seyirci, müthiş bir deneyim yaşıyor. Linklater, karakterleri odağına alarak ve onları dile getirerek seyircisine dev ve zaman zaman acımasız bir ayna tutuyor. Belki hayatınızın bir noktasında kurduğunuz ya da kuracağınızı hissettiğiniz o cümle, filmde başroldeki oyuncunun ağzından çıkınca sizi olduğunuz yere çiviliyor. Rutin hayatınızda beyninizi düşünsel olarak oyalayan tüm aforizmaların, teoride kalan bilgilerin, açığa çıkmamış ifadelerin çırılçıplak karşınızda durduğunu düşünün. Bir nevi soğuk duş etkisi. Tüm teoriler samimi bir şekilde ve durmaksızın pratiğe dökülüyor.

Linklater bu sinema dilini zaman zaman hayranı olduğu Fransız Yeni Dalga akımının temsilcilerine yaptığı güzellemelerle desteklediği gibi (Celine’in davranışları, Godard’ın Vivre sa vie filmindeki “Nana” karakterini anımsatır) alt metni ve ara diyaloglarıyla da önemli mesajlar veriyor. Medyanın kitleler üzerindeki etkisine ve kontrol yetkisine oldukça sert eleştiriler yapan Linklater, özellikle ilk filmde feminizme alternatif bir bakış açısı geliştirerek, kavramı eril açıdan ele almasıyla cesur olarak nitelenebilecek bir hamle yapıyor.

En nihayetinde Richard Linklater’ı gerek sinemasal düzlemde gerekse felsefe alanında bir kalıba sığdırmak, tek bir başlık altında ele almak çok sağlıklı bir hamle değil. Hatta Linklater’ı anlatmak, anlamak kadar; anlamaksa en az filmlerindeki felsefî labirentleri çözmek kadar risk barındırıyor. Bu nedenle üçlemeyi hakkını vererek izlemek için aslında hayatta biraz yol almış olmak şart. Sevmeyi, sevilmeyi bilmek; hata yapmış olmak, bir hatadan pişmanlık duymak gerek sanki biraz. Anlayacağınız yaşanmışlık istiyor. Bu bağlamda bendeniz, tecrübelerime güvenerek değil de hislerimle temas halinde Linklater sinemasını güzellemiş olduğum bu yazıyla karşınızdayım.

Not: Serinin üç bölümünden bahsettiğim bir sonraki kısımda sürprizbozanların canınızı sıkmasını istemem. Bu bir uyarıdır.

before-sunrise-filmloverss
Before Sunrise (1995)

“Hayatınızın en romantik anları sadece bir gece sürebilir mi?”

Filmin afişinde de yer alan bu soruyla beraber Linklater’ın dehlizlerine giriş yapıyoruz. Ve banliyöler arasında, köşe başlarında süregidecek yolculuğumuz başlıyor.

Fransız yüksek lisans öğrencisi Celine (Delpy) ile Amerikan Jesse (Hawke), Budapeşte-Viyana treninde bir çiftin kavgası ile tesadüfen tanışırlar. Jesse, Celine’e ertesi gün uçağa bineceğini ancak beş kuruşsuz olduğundan sabaha kadar Viyana sokaklarında keşfe çıkacağını söyler ve onun kendisine eşlik etmesini ister. Celine’in, Jesse’nin teklifini kabul etmesiyle birlikte hayatlarını derinden etkileyecek 14 saatlik beraberlikleri başlar. Bu kısacık zaman diliminde, birçoğumuzun bir ömre sığdıramadığı “paylaşmanın tadına” öyle bir varırlar ki, Linklater seyirciyi tam da bu duyguyla ele geçirir. Size sadece teslim olmak kalır.

Özlemini duyduğumuz bu şey, aslında bize hiç de yabancı bir his değildir. Yine birçoğumuzun hayatında iz bırakmış bir John Keating (Robin Williams) repliğinde gizlidir tadı; Carpe Diem (Anı Yaşa)! Linklater da aynı şeyi söylüyor, üstelik tüm film boyunca. Ama kesinlikle didaktik değil, şairane bir gerçeklikle. Seyirciyi çarpan etki tam olarak bu, toplumsal tüm kuralların canı cehenneme! Sana gülüyorsa sen de bir yabancıya gülümse. Hayata yetişme, korkma ve trenlere yetiş, trenlerden in. Bir şehrin sokaklarında kaybol. Uyuma, seviş. Lüks bir otel odasında içeceğin pahalı bir şaraptansa, yıldızları görebileceğin bir yerde ucuz bir şarap patlat geceye. Şiir ol ve bırak dönsün dünya. Kahkahaların karışsın geceye. Sonunu düşünme, mutluluktan ağla. Ve terk et onu, kavuşacağınız günü kulağına fısıldayarak sadece. Arkana bile bakma.

Celine: Ne istiyorum biliyor musun?
Jesse: Ne?
Celine: Öpülmek.
Jesse: Pekâlâ, bunu yapabilirim.

Sabaha kadar süren eğlenceli ve romantik anların yanı sıra, hayata dair endişelerinden, yaşlarının getirdiği zorluklardan, almaları gereken sorumluluklardan da bahseden Jesse ve Celine, sizi öyle bir katarlar ki aralarına, durmadan söyledikleri üzerine düşünürken yakalarsınız kendinizi, çoğunlukla da hak verirken. Asla susturmazsınız onları, sabahlara kadar konuşsunlar ve gerçeği daha fazla yüzünüze vursunlar istersiniz. Avrupa kentleri, tarihi dokular, entelektüel bilgiler, cinsellik ve yaşam üzerine hayran kalınası aforizmalar yanınıza kâr kalır.

Sinema tarihi boyunca izlediğiniz sonlara benzemez, canınızı acıtacak kadar serttir finali. Gün ışığıyla birlikte gece boyunca atılan kahkahalar yerini ıssızlığa bırakır. Aşk tamamen bir sürpriz olarak çıkagelmiştir işte. Hesapsız, plansız… Onların payına sadece yaşamak düşmüştür. Celine’in de dediği gibi;

Eğer bir çeşit tanrı varsa, bu bizim içimizde olamazdı, ne senin ne de benim. Ama sadece şu aramızdaki küçük mesafede olurdu. Eğer bu dünyada büyü diye bir şey varsa, bu başka birinin seninle paylaştıklarını anlama çabası olmalıdır. Biliyorum, bunu başarmak neredeyse imkânsız, kim umursar ki? Ama cevap, çaba göstermek olmalıdır.

before-sunset-filmloverss
Before Sunset (2004)

“Giden biriyle ya ikinci bir şansın olsaydı?”

Linklater’ın 9 yıl sonra “gerçek zamanlı” çektiği serinin ikinci filmi Before Sunset, Julie Delpy’nin sesinden dinlediğimiz “An Ocean Apart” şarkısıyla birlikte etkileyici bir giriş yapıyor. Şarkı boyunca, filmin devamındaki sahnelerin geçeceği mekanları bomboş gösteren kamera, “hayat” kavramının içini doldururcasına mekanları anlamlandırarak bize küçük sürprizler hazırlıyor.

Bu dünyada sihir diye bir şey varsa; bu, birini anlamak, bir şeyi paylaşmak çabası olmalı.

Dokuz yıl sonra yeni kitabının tanıtımı için Fransa’ya gelen Jesse, küçük bir tesadüf olarak tasarladığı gibi Celine’le karşılaşır. Jesse’nin uçağı kalkacağından yine çok vakitleri yoktur. Onlara ayrılan birkaç saati Paris sokaklarını arşınlayarak ve fırsatını bulmuşken her şeyden konuşarak geçirirler. Birbirlerine hâlâ âşık olsalar da Jesse artık evlidir ve bir oğlu vardır.

Richard Linklater’ın uluslararası festivallerde epey ilgi gören filmi, her zaman olduğu gibi insan ilişkilerinin doğasına yapmayı sevdiği yolculuklardan biri. 9 sene boyunca Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin gençlikten orta yaşlara ulaşması, gençlik sorunlarından konuşurlarken dünya sorunlarından bahsetmeye başlamaları ve Linklater’ın tüm bunları düşündüren diyaloglarla yansıtması izleyeni hipnotize eden ayrıntılar. Linklater, gerçekçi duruşunu öyle ustaca pekiştiriyor ki sinemanın büyüsünü tadıyorsunuz. Filmin neredeyse aynı ekiple çekilmesi, başrol oyuncuların senaryoya katkısı, filmin 15 gün boyunca yalnızca öğleden sonra çekilmesi, 20 dakika süren diyalogların doğallığı ve bu diyalogların tek plan olarak sunulması… Özetle sinemaseverlerin hayran kaldığı ilk filme yakışan, çok daha doyurucu ve olgun, baş döndürücü bir sinema deneyimi.

Hikâye bu sefer Paris’te geçiyor ve yazının başında belirttiğimiz gibi; Linklater şehirleri Woody Allen gibi kilit bir noktaya konumlandırmıyor. Öyle ki, Paris’te geçen filmlerde sıklıkla gördüğümüz Eyfel Kulesi’ni bir kez bile görmüyoruz. Karakterlerin diyaloglarına odaklanmamızı isteyen ve düşünce gücümüzü harekete geçiren Linklater’ın, filmdeki en dikkat çekici hamlesiyse yine bir alt metinde karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Celine’in komünist ülkeler hakkındaki fikirleri oldukça dikkat çekici. Varşova’dayken tüketim çılgınlığından uzak kaldığını, hiçbir reklama maruz kalmadığını, bu şartlar altında “düşünebildiğini” ve kendini estetiğe daha yakın bulduğunu ifade eden karakter üzerinden Linklater; toplumların aptallaştırılması ile bireylerin genelden çok özele indirgenmesi durumuna dikkate değer bir yaklaşım sergiliyor. Bunu David Fincher’ın Fight Club filminde yaptığı kadar karmaşıklaştırmıyor üstelik, olduğu gibi seyirciye aktarıyor.

“Belki biz sadece kısa karşılaşmalarda iyiyiz, sıcak mevsimlerde Avrupa şehirlerinde yürürken…”

Film boyunca giden biriyle ikinci bir şansın olasılığını düşündüren Linklater, aslında bir şekilde kafamızı kurcalayan bu soruya somut bir cevap vermemiz için bizi zorluyor. Jesse’nin Fransa’ya gelmesi bu bağlamda tesadüf olmaktan çok somut bir adım olarak değerlendirilmeli. Hayatı boyunca geçirmiş olduğu en güzel geceyi anlattığı kitabın tanıtımı için Fransa’ya gelmesinin altında yatan sebebi de Jesse’nin şu sözleriyle aydınlatabiliriz:

Jesse: Neden bu aptal kitabı yazdığımı bilmek istiyorsundur?
Celine: Neden?
Jesse: Çünkü belki Paris’teki imza günlerinden birine gelecektin ve ben de yanına yaklaşıp, “Hangi cehennemdeydin?” diye soracaktım.

Gerçekten de Celine’in 6 ay sonra buluşmak için sözleştikleri banliyöde olmamasının sebebi ne olabilirdi ki? Cevap Linklater’ın tarzına oldukça uygun bir gerçeklikle vuku buluyor; babaannesinin ölümü. Ayrılırken yaşadıkları çılgın maceranın etkisi ve sarhoşluklarıyla telefon numarası ve adres bırakmamış olmaları kadar küçücük bir dikkatsizlik birbirlerinden ayrı geçirdikleri 9 yılı, hikâyeleri bir masala dönüşebilecekken cehenneme çeviriyor. Tam anlamıyla yaşanmış tek bir gecenin bedeli, kabuslarla uyanmak, bir şehirde karşılaşmayı ummak, karşılaşma olasılığını yükseltmek için evliliğini riske atacak kadar yazarlığa kendini adamak… Sonuç ne mi?

“Jesse, uçağı kaçırmak üzeresin.”

Bu noktada seyirci, Nina Simone’un “Just In Time” şarkısıyla baş başa bırakılıyor ve söz bitiyor.

before-midnight-filmloverss
Before Midnight (2013)

“Gerçek aşkı mı istiyorsun? İşte bu o. Bu gerçek hayat. Kusursuz değil ama gerçek. Eğer bunu göremiyorsan körsün demektir. Ve pes ederim. “

Serinin üçüncü filmi Before Midnight için de 9 yıl beklemiş olan Linklater’ın aldığı riske ve sinema diline hayran kalmamak mümkün değil. Before Sunset’te olduğu gibi bu filmin de senaryosu Linklater, Hawke ve Delpy ortaklığının ürünüdür. Karakterler adeta hayatımızın bir parçası haline gelmiş ve seyirci onlar için mutlu bir son beklentisine çoktan kapılmıştır bile.

Film, Jesse’nin oğlu Hank’i havaalanında uğurlamasıyla başlıyor. Baba ve oğul arasındaki diyalog, geçen sürede Jesse’nin kendisine nasıl bir yol çizdiğinin işareti bir bakıma. Jesse, eşinden boşanıp büyük aşkı Celine’e dönmüştür. Fransa’da yaşayan ve evlenmeden çocuk yapma yolunu seçen çiftimiz, ikiz kızlarıyla birlikte Yunanistan kırsalında dostlarının yazlığında tatildedir. Havaalanı sekansından hemen sonra arabada geçen diyalogla anlıyoruz ki, ikili tüm engelleri aşmış ve mutlu bir birliktelik pozu verirken aslında sorunları ilişkilerine ve geleceklerine yönelik yoğun bir ivme kazanmıştır. Serinin en dikkat çekici tek planı olan bu araba sekansı ile, bir an için ilk iki filmle karşımıza çıkan hayallerimizi süsleyen bu ilişki portresi biraz zedeleniyor. Özellikle hemen sonrasında “büyüklerin masası” diyebileceğimiz bir yemek masasında birbiri ardına patlatılan aforizmalar, şahit olduğumuz değişkenlik üzücü bir tanıklığa dönüşüyor. Linklater, bu film için diğer iki filmden çok daha realist bir son tasarlıyor.

Felsefeden edebiyata, cinsellikten aşka birçok konuda hayatımızı sorgulamamıza yol açan üçleme, Before Midnight ile karakterlerini boyut değiştiren duygular eşliğinde inişli çıkışlı bir yola sokuyor. Özellikle son sekans, otel sahnesi bir doruktan aşağı inişin habercisi. Giriş, gelişme ve sonuç biçemini çağrıştıran bir şekilde seyircisine aktarılan hikâye, ironik bir biçimde en sarsıcı evresini geçiriyor. Celine’in başka şehirlerde yaşamasına olanak tanıyan iş fırsatları, Jesse’nin oğluyla iletişimini yeterli bulmaması, iş seyahatlerinde yaşanan küçük kaçamaklar gün yüzüne çıkıyor ve bu sebepler ikiliyi içinde bulundukları durumu ve ilişkilerini sorgulamaya itiyor. Diğer iki filmin aksine Before Midnight daha karamsar bir çizgide duruyor. Birbirine yabancılaşmış iki aşığın sessizlikleriyle birlikte gelecekleri, gecenin karanlığında gittikçe belirsizleşiyor.

Hem karakter hem oyunculuk performansı olarak iki ayrı kulvarda değerlendirecek olursak, Hawke ve Delpy için müthiş bir başarı grafiği tutturduklarını söyleyebiliriz. İkili, sinema tarihinde iz bırakacak bu “kendi halindeki” üçleme için, gerek oyunculukları gerekse güçlü kalemleriyle destek vererek 18 yıl boyunca Linklater’a fazlasıyla yardımcı olmuşlar. En nihayetinde, bağımsız sinemanın en gözde serilerinden olan bu üçleme yedinci sanatın realist duruşunu sevenler için kelimenin tam anlamıyla arşivlik…


Küçükken zaman hızlansın isterdim. Kendi başıma kalabileyim diye. Böylece annemlerden, okuldan her şeyden kurtulacaktım. Gözlerimi kapatıp yetişkin olarak uyanmak isterdim. Şimdiyse bu olmuş gibi geliyor ve her şeyin yavaşlamasını istiyorum.


Özge Yağmur

Özge Yağmur

130 yazı · Lisans eğitimi devam ederken kazandığı gönüllü deneyimlerle dijital ajans dünyasının bir parçası oldu. Profesyonel hayatından arta kalan zamanda fotoğraf ve sinemayla ilgileniyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →