La La Land Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
“Sen geçmişine tutunuyorsun ama caz gelecekle ilgili!”
Dansı, müziği hayatında önemli bir yere koyan; sinemayla birleşimini ise mucize olarak gören her sinemaseverin ilk tercihi müzikallerden başkası olmaz! 74. Altın Küre’ye damgasını vuran, 2016’nın bize yaptığı en güzel sürprizlerden biri Damien Chazelle imzalı Hollywood müzikallerinin duygusallığına ve cazibesine bir övgü olan La La Land; Los Angeles’ın dinmek bilmeyen rüyalarına yazılmış bir aşk mektubu! Grease izleyecekmişiz izlenimi veren muazzam açılışının ardından; filmden Casablanca izlemişçesine gözleri dolu bir şekilde ayrıldığımız; caz müziğine aşık bir piyanist olan Seb ile Hollywood hayalleri kuran Mia’nın modern romantizm rüzgarı estiren masalsı hikayesi! Vizyonda fırtınalar estiren; başrollerinde Emma Stone ile Ryan Gosling’in yer aldığı masalsı aşk hikayesi La La Land’ı izleyip tadına doyamayanların izlemesi gereken 10 filmi sıraladık.
La La Land Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film!
Top Hat – 1935
1930’ların ortasında çekilmiş Fred Astaire-Ginger Rogers müzikalleri arasından belirgin bir şekilde sivrilerek klasikleşen bir örnek olmasa da, yine de hatırlamamız gereken yapımlardan oolan Top Hat; bir müzikalde olmazsa olmazların hepsini sırasıyla izliyor aslında. Fred, Ginger’a ilk bakışta aşık olur, ne var ki saçma sapan bir yanlış anlama filmin son dakikalarına kadar Ginger’ın düşmanlığını körükler. Değeri bilinmemiş bir yönetmen olan Mark Sandrich, özündeki aksak ritimli akışı en üst düzeye çıkarıyor; Fred ve silindir şapkalı erkeklerden oluşan koronun bastonla yaptığı dansları eşliğindeki Top Hat’i bizlerle buluşturuyor.
Casablanca – 1942

Tarih boyunca kiminin silahla, kiminin sözle, kiminin de müzikle yaptığı direnişlere tanık oluruz. Her direnişin, savaşın arkasında da bir kadın ve erkek, ve yapılması gereken bir tercih boy gösterir. Casablanca, II. Dünya Savaşı döneminde geçer, Çek direniş örgütünün lideri Victor Lazlow, Alman toplama kamplarından kaçarak Casablanca’ya gelmiştir, amacı da oradan Lizbon’a ve Amerika’ya gitmektir. Lazlow’un tüm bu planının gerçekleşmesi için ona yardım edecek kişi ise, kaçış için gerekli pasaportlara sahip tek kişi olan Casablanca’nın en meşhur gece kulübünün sahibi Rick’tir. Ancak Victor ile Rick’in başka bir ortak noktaları daha vardır, o da Victor’un karısı Ilsa’dır. Rick’in bir zamanlar kendisini terk ettiğine inandığı için kalbinin derinliklerine gömdüğü ilk aşkı. Yönetmenliğini Michael Curtiz’in üstlendiği, başrollerinde Humprey Bogard, Ingrid Bergman, Paul Henreid’in yer aldığı, Hollywood klasikleri arasında özel bir yeri olan Casablanca, gösterime girdiği yıl en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo dalında Oscar’a layık görülmüştü.
Singin’ in the Rain – 1952

Bir başka müzikalle daha karşı karşıyayız; Top Hat’in aksine daha çok bilinen Singin’ in the Rain; sessiz sinema devrinden sesli sinemaya geçiş periyodunda üç yıldız oyuncunun arasında geçen hikayeyi konu alıyor. Yıllar süren çabasının ardından sessiz sinema filmlerinin en çok sevilen, en önemli yıldızı olan Don Lockwood, bir gün hayranlarından kaçmak için bindiği arabada karşılaştığı güzeller güzeli Kathy Selden ona hiç pas vermemesi ve hatta onu arabadan atmasıyla şaşkına döner. Böyle bir davranışa alışık olmayan Don’un gurur kırılmış; ama aynı zamanda da Kathy’e karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Hollywood’u ‘rüyalar şehri’ olarak tasvir eden filmin başrollerinde Gene Kelly, Donald O’Connor ve Debbie Reynolds yer almaktadır.
The Umbrellas of Cherbourg – 1964

Madame Emery ile kızı Geneviève Fransa’nın Normandiya bölgesinde küçük bir liman şehri olan Cherbourg’da küçük bir butikte şemsiye satarak hayatlarını sürdürmektedir. The Umbrellas of Cherbourg; 17 yaşındaki Geneviève ile oto tamircisi Guy Foucher’nin birbirlerine aşık olmaları ekseninde gelişen olayları ele alır. Birbirine aşık olan çift evlilik planları yaparken Guy’ın annesi ise buna kesinlikle karşı gelmekte, bu evliliğin gerçekleşmesini istememektedir. Bir süre sonra askere alınan Guy Cezayir’e savaşa gönderilir. Guy uzakta iken hamile kaldığını öğrenen Geneviève ise zengin bir kuyumcu olan Roland Cassard”ın evlilik teklifini kabul etmek zorunda kalır. Yaralandığı için erken terhis edilen Guy, Cherbourg’a döndüğünde artık bazı şeyler için çok geçtir; Geneviève çoktan gitmiştir!
The Way We Were – 1973

Yolların ve zamanın iki kişi arasına girmesiyle gelişen hikayesiyle izleyenleri derinden etkileyen filmlerin başında gelen The Way We Were; aşkın doğasında yer alan karmaşanın en güzel bir simgesi olarak karşımıza çıkar. Hikayenin geçtiği dönemi, toplumsal ve ekonomik durumunu arka planına alarak izleyiciyle bir aşkı anlatan film; sadece aşkı değil onunla birlikte gelen vazgeçemeyişi ve hiç bir şeyin engel olamayacağı kadar güçlü olan sevgiyi anlatır. The Way We Were; devam etmediği halde devam ettirilmeye çalışılan bir ilişkiyi; hem Hubble’ın hem de Katie’nin gözünden izlediğimiz 70’lerin vazgeçemediğimiz filmi!
Grease – 1978

Müzikallerden konu açılmışken müziklerinden danslarına; kostümlerinden saç stillerine, birçok açıdan hayatımıza dahil olan Grease’i anmadan geçmek olmaz. Yapım yılına rağmen hala aynı etkisini hissettirmeye devam eden ve aynı zamanda sonrasında gelen birçok yapımın ilham kaynağı olan film; farklı hatta birbirine düşman gruplara dahil olan iki kişinin yaşadığı aşkı konu alır. Danny Zuko ve Sandy Olsson, kusursuz bir yaz aşkı yaşamıştır. Yaz biter ve ikili, okullarına başlamak üzere ayrılırlar. Danny, Rydell’deki ilk gününde, ‘cool’ deri ceketli serseri çetesi T-Birds’ün başına döner. En yakın arkadaşları Kencikie, Doody, Sonny ve Putzie ile yaz tatilinde ne kadar eğlendiğini ve çapkınlığını anlatırken, tesadüfen aynı okula kaydolmuş olan Sandy de onu aralarına katmak isteyen Pink Ladies ile tanıştırılmaktadır.
One from the Heart – 1982

Francis Ford Coppola imzalı; muazzam bir soundtracke sahip One from the Heart; büyüleyici bir aşk ile karşı konulamaz bir güce sahip olan tutkunun çatışmasını anlatır. Beş yıllık bir ilişkileri olan Hank ve Frannie daha fazla beraber yaşayabilecek gibi görünmemektedir. Oldukça hayalperest biri olan Fanny’nin ayakları, beşinci yıldönümlerinde yere basar. Bu tarihten sonra her şey değişecektir; her ikisi de hayallerinin sevgilisiyle tanışır, fakat onlar da parlak göründükleri kadar göz alıcı değillerdir. Coppola’nın Broadwayvari romantik müzikali, bize iki güçlü duyguyu karşılaştırma fırsatı tanır.
Pulp Fiction – 1994

Sinema tarihinin en çok konuşulan filmlerinden biri olan Tarantino klasiği Pulp Fiction; eminim ki birçoğumuzun aklında Uma Thurman ile John Travolta’nın dansıyla yer etmiştir. Gangsterler dünyasına içerden, unutulmaz bir bakış atan; Tarantino’yu kitlelere asıl tanıtan filmi aykırı karakterlerin bir arada olduğu, muazzam bir kesişme hikayesi de aynı zamanda. Ödül avcısı Butch Coolidge şeytanla yaptığı bir anlaşmada ödemeyi durdurmaya karar verir. Honey Bunny ve Pumpkin, hayatlarına biraz hareket katmak isteyen genç ve birbirine aşık bir çift küçük soyguncudur. Öte yandan ise iki gangster, Vincent Vega ve Jules, günlük işlerinden biri olarak, patronlarına ödemeyi geciktiren birkaç sahtekar genci vurmaya giderler. Vincent patronun güzel ve genç karısına bebek bakıcılığı yapmakla da görevlendirilirken ortağı suç yaşamına son vermeye karar vermekteyken; cesur bir boksör ise para karşılığı hile yapmayı reddederek şehirden kaçma kararı almıştır.
Everyone Says I Love You – 1996

Oyuncu kadrosuyla adeta bir ünlüler geçidi olan; Woody Allen imzalı oldukça eğlenceli bir müzikal filmle karşı karşıyayız. Everybody Says I Love You; açık fikirli bir avukat olan Bob’un her şeye burnunu sokan karısı, karısının eski kocası, üvey kızı, oğlu, babası, Alman hizmetçisi ve hatta eski karı ve kocaların da içinde bulunduğu alışılmışın dışında kocaman bir ailenin hikayesini anlatıyor. Çekimleri New York, Paris ve Venedik’te yapılan 1930’lara özgü müzikal dili ile hayat dersleri veren bir Allen klasiği olan film; Drew Barrymore, Julia Roberts, Natalie Portman, Edward Norton gibi birçok ismi bir araya getiriyor. Herkesin aynı anda konuştuğu tam bir Allen kaosuyla karşı karşıya kalacağımız ve hayata dair birçok konuda yine Allen’ın muhteşem zekasına hayran kalacağımız film; sıcak bir aile hikayesi!
The Artist – 2011

Bildiğimiz üzere 1920’li yılların sonunda Hollywood sinema sektörünü kökünden değiştirecek önemli bir gelişme yaşandı. Sessiz sinema devri kapandı ve ses “henüz hiçbir şey duymadınız’ repliği ile film sektöründe bir devrim yarattı. Fakat sinema sektöründe yaşanan bu değişim pek çok insanın mesleğini ve kariyerini de derinden sarstı tabii ki. Sinema sektörünün o yıllarına bir saygı duruşu niteliğinde 2011 yılında vizyonla buluşan; sessiz film The Artist, sinema sektörünün bu değişim dönemini konu alıyor. Dönemin en karizmatik aktörlerinden biri olan George Valentin, sinemadaki bu değişim rüzgarından nasibini alıyor ve bir anda o büyük şöhretini kaybetmeye başlarken; onun yanında şöhret yolunda basamakları birer birer çıkan Peppy Miller ise durdurulamaz bir yükselişe geçmektedir.
Elif Barış
586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.
Yazarın diğer yazılarını gör →
