İçeriğe geç
· 7 dk okuma

İnsanın İçinde Var Olan Kötülüğün Ortaya Çıkmasını Konu Alan 10 Film!

İnsanın İçinde Var Olan Kötülüğün Ortaya Çıkmasını Konu Alan 10 Film!

Philip Zimbardo’nun 1971 yılında Standford Üniversitesi’nde mahkum ve gardiyan olmanın psikolojik etkilerini araştırmak amaçlı yaptığı deneyi hatırlayalım… Strandford psikoloji binasının bodrum katına kurulan sahte hapishaneye mahkum ve gardiyan olarak konulan deneklerin çok hızlı bir şekilde rollerine adapte olduğu görülmüş; hatta deney öngörülen sınırların dışına çıkıp tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma geldiği anlar meydana gelmiştir. İnsanlığın doğal güdülerini açığa çıkaran ve önemli bir örnek teşkil eden esas durum ise; gardiyanların üçte birinin gerçek sadistik eğilim sergilediği gözlemlenmiştir. Sadece altı gün süren deney aslında bize insanın ona biçilen role nasıl kendisini kaptırabildiğini ve gücü eline alan kişinin nasıl hakimiyetinde olan diğer kişilere şiddet uygulayabileceğini kanıtlar niteliktedir… İnsanın doğasında var olan vahşilik ve şiddete eğilimli yapı aslında toplumun onu zorladığı ve onun için biçtiği rolle şeklini değiştirmiş ve başka bir kimliğe bürünmüştür. Şüphesiz ki bazı anlarda ve bazı kişilerde bu kimlik kendisini yok ederek ait olduğu şekili inkar edip, özüne dönmeye meyillidir. Yani aslında kişinin içinde her zaman varlığını sürdüren ancak toplumsal ahlak gibi birçok konu üzerinden baskı altında olduğu için açığa çıkmayan şiddet eğilimi ve kötülük kavramı; aslında bir nevi insanın doğasının bir başkaldırısıdır.

Bu durumun örneklerine sinemada da fazlasıyla şahit oluruz. Stanley Kubrick’in A Clokwork Orange’ı veya Haneke’nin Funny Games’i tam olarak da bu isyanın, iyi ve kötü kavramlarının çatışmasının beyazperdeye yansımasıdır. İnsanlığın içinde yer alan karanlığı her zaman filmlerinde izleyiciye göstermekten çekinmeyen Lars Von Trier imzalı Dogville de toplumsal ahlak kavramını ve gücü elinde bulunduran insanın nasıl kötülüğün tarafına geçebileceğini gösteren etkileyici yapımlar arasında yer alır. İçlerinde bu filmlerin de yer aldığı; sinema tarihinin en etkileyici filmleri arasında yer alan The 120 Days of Sodom’dan Haneke ve Lars Von Trier sinemasının yansımalarını gördüğümüz Yorgos Lanthimos’un Dogtooth’una; 10 filmin yer aldığı insanlığın içindeki kötülüğün ortaya çıkmasını konu alan filmleri sizin için derledik.

A Clockwork Orange – 1971

a-clockwork-orange-filmloverss

Sinemanın efsanevi yönetmenlerinden Stanley Kubrick imzalı A Clockwork Orange; ahlaki değerlerin birbirine karıştığı; iyi ve kötü sınırının saydamlaştığı hatta sınırdan bahsetmediğimiz bir toplumda geçen hikayesiyle dikkat çeker. Gençlerden oluşan bir çete üzerinden insan doğasının kaçınılmaz dürtüleri ile toplumsal ahlak kavramı ve değerleri arasındaki çatışmayı konu edinen film; Alex adlı gencin zaman geçirmek için üyesi olduğu sokak çetesi ile beraber işledikleri birçok suçtan sonra çete ile ayrılığa düşünce onlar tarafından ihbar edilmesini ve polis tarafından beyninin yıkanarak topluma kazandırılma metodunu ve sonrasında gelişen olayları anlatır. Anthony Burgess’in aynı adlı kitabından uyarlanan; insanın suça ve şiddete olan eğilimini ustaca beyazperdeye yansıtan film; Kubrick’in insanı en rahatsız eden filmleri arasına adını yazdırmıştır.

The 120 Days of Sodom – 1975

the-120-days-of-sodom-filmloverss

Dört adamın kendi iktidarlarını kurdukları ve orada kendilerine ait yarattıkları ritüelleri gerçekleştiren The 120 Days of Sodom; hikayeyi ele alış tarzıyla ve din-faşizm eleştirisiyle oldukça konuşulan ve sinema tarihine damga vurmuş bir yapım. Fiziksel ve psikolojik şiddetin bireyin gücünü gösterme biçimi olduğunu gösteren filmin hikayesi 1944 yılında Nazi Almanyası’nın kontrolünde Kuzey İtalya’da kurulmuş kısa ömürlü bir kukla devlet olan ve “Salò Cumhuriyeti” olarak da bilinen faşist İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nde geçer. Görsel şiddet ve sadizm görüntüleriyle vizyona girdiği dönem oldukça ses getiren filmin gösterimi bu sebeple bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Misery – 1990

misery-filmloverss

Popüler bir roman yazarı olan Paul Sheldon; tenha bir bölgede bir araba kazasında ağır yaralanır. Gözlerini açtığında ise kendisini kurtaran Annie Wilkes’ın evinde kırık bir ayakla yatarken bulur. Tesadüfi bir şekilde Wilkes, Paul’un romanlarındaki ana karakter olan Miser Chastaine’in fanatik bir hayranıdır Eski bir hemşire olan Wilkes, Paul’un yaralarını sarar ve onu iyileştirmeye çalışır. Ancak; Paul’un henüz basılmamış romanın tekstini okurken, kitabın sonunda Misery’nin beklenmedik bir şekilde öldüğünü öğrenen Wilkes çılgına döner. İstediği gibi bir sona sahip olan bir roman yazmaya zorlamak için de Paul’un ayağını tekrar kırarak, onu yatağa bağlar. Stephen King romanından uyarlanan film; izleyiciye başarılı bir psikolojik gerilim örneği sunar.

Funny Games – 1997

funny-games-filmloverss

İki gencin bir aileyi rehin alması sonrası yaşanan olayları konu alan Michael Haneke imzalı Funny Games; aslında sert bir burjuvazi eleştirisi olarak karşımıza çıkar. İki genç tarafından tatil için gittikleri evde şiddete maruz kalan çekirdek bir ailenin; Anne, Georg ve küçük oğulları Georgie’nin yaşadıklarını anlatan film, olağan şiddete farklı bir bakış açısı sunar. Şiddet sahnelerini göstermemesine rağmen gerilimi fazlasıyla hissettiren Haneke’nin bu yapımı; tercih ettiği beyaz renginden ve eleştirel bakış açısından dolayı Kubrick’in A Clockwork Orange’ı hatırlatır. Soğukkanlı bir gerilim hikayesi sunan film; izleyiciye ‘belki de bunların sebebi sensin’ bakışı atabildiği için Haneke’nin ve sinema tarihinin en rahatsız edici filmleri arasında anılır.

Dogville  – 2003

dogville-filmloverss

Lars Von Trier ve onun karanlık evreni… Bir tiyatro oyununu anımsatan mekanı ve dekoruyla sinemada alan algısına alternatif bir yorum getiren ve gerçekten Von Trier’in yarattığı ve merkezine insanlığı aldığı evrenin bir yansıması olan Dogville; toplumsal ahlak kavramıyla egoizmi ve insanın içinde varlığını sürdüren hükmetme güdüsünü ortaya çıkarmasını konu alıyor. Peşinde olan birilerinden kaçan Grace, saklanmak ve hayatta kalabilmek adına küçük bir köye sığınır. Kasaba halkı da zor durumda olan bu kadını yanlarına alır, yardımcı olur ve içinde bulunduğu duruma üzülür. Ancak günler geçtikçe durum farklılaşmaya başlar; aslında her şey alt üst olmuştur. Artık Grace’in varlığı köy için bir tehdit oluşturmaktadır ve kadının günlük işlerde yardım ettiği köy halkı artık onun bir köleliğe doğru evrilen hayatının sahipleri oluvermişlerdir. Yardımsever görünen köy halkının karanlık yüzü ortaya çıkmaya başlamıştır…

An American Crime – 2007

an-american-crime-filmloverss

Yönetmenliğini Tommy O’Haver’ın üstlendiği ve başrollerinde Ellen Page ve Catherine Keener’ın yer aldığı An American Crime; gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanmıştır. 1965 yılında Indianapolis’te geçen film aslında şiddetin normalleştirmesine örnek bir hikaye anlatır izleyiciye.  Hikayenin gerçek bir olaydan uyarlanması ve oyuncuların muazzam performansıyla etkileyici bir yapım olan An American Crime, 5 çocuklu bir kadının, bakması için bırakılan komşusunun çocuğuna yaptığı işkenceleri konu alan film; insanlığın vahşiliği ve kitle psikolojisinin nelere sebebiyet vereceğini gözler önüne serer.

There Will Be Blood – 2007

there-will-be-blood-filmloverss

Paul Thomas Anderson’ın en iyi filmlerinden biri olan There Will Be Blood; Kaliforniya’nın bugünkü zenginlik ve gücünün oluşmaya başladığı ilk günlere yapılan yolculuğu simgeliyor olmasının yanında aslında bize değerleri, hırsları nedeniyle birbirleriyle çatışan bireylerin hikayesini anlatır. ‘American Dream’in kaçınılmaz cazibesine kapılan ve bu çekimle birlikte tüm inancını ve değerlerini yok sayan Daniel’ı ve giderek karalan karakterini izlediğimiz film; hayatındaki tek önemli varlık olan oğluyla yaşayan ve petrol arama çalışmalarını sürdüren bir şirketin sahibi olan Daniel Plainview’in ekseninde bize bazı duyguların kıskacına kapılan insanın değişiminin kaçınılmazlığını ve getirdiği sonuçları sunar.  Film; Upton Sinclair’in Oil adlı kitabından beyazperdeye uyarlanmıştır.

Dogtooth – 2009

dogtooth-filmloverss

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos’un yönetmenliğini üstlendiği, senaryosu Lanthimos ve Efthymis Filippou tarafından kaleme alınan film Dogtooth, üç kardeşin anne ve babalarıyla birlikte, paralel bir evrende gerçekleşiyormuşçasına yabancılaştığımız, farkında olmadan tutsak oldukları bir evde geçer. Tanrı’yı, devleti hatta aileyi kutsal kabul edilen normlarla donatan toplum için birey yavaş yavaş önemini kaybeder. Dogtooth bu kutsal olarak kabul edilen varlıkların en küçüğüne ‘aile’ye bir bakış sunar. Sorgulamadan kabul edilen yargıları tekrardan düşünmemize neden olduğu için bizi zorlayan ve oldukça rahatsız eden bir yapım olan Dogtooth’ta Lanthimos, yarattığı atmosferle Michael Haneke’yi, ele alış şekliyle ise Lars Von Trier’i hatırlatır

A Serbian Film – 2010

a-serbian-film-filmloverss

Srđan Spasojević’in yönettiği ve izlemesi oldukça zor olan A Serbian Film; bir karısı ve bir oğlu olan eski bir porno oyuncusunun büyük bir maddi ödeme için son bir kez daha kamera karşısına geçmeyi kabul etmesiyle başlayan bir oyunu ele alır. Bu porno filmi ünlü bir yönetmen tarafından yönetilecektir ama film sanki her zaman izlenen bir yol ile ilerlememektedir; pedofili, nekrofili ve çocuk istismarı gibi temaları içeren film gerçek ölümlerin kayıtlarından oluşmaktadır. Porno oyuncusu filmde daha fazla oynamayacağını söyleyince ise bir anda kendini üç gün sonrada bulur…

We Need Talk About Kevin – 2011

we-need-talk-about-kevin-filmloverss

Lionel Shriver’in bir kadının kocasına yazdığı mektuplardan oluşan aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan, yönetmenliğini Lynne Ramsay’in üstlendiği 2011 yapımı We Need to Talk About Kevin, hamile olduğunu öğrenen Eva’nın gelecek planlarından vazgeçerek dünyaya getirdiği Kevin’ın büyüdükçe artan şiddet eğilimini bizlere ölümü, şiddet ve öfkeyi gayet güzel şekilde aktarır. Peki ama Kevin’ı bu denli şiddet dolu olmaya iten şey nedir? Beyazperdede pek fazla işe imza atmamış Ramsay’in bir anne ve oğlu arasındaki gerilimi buram buram hissettirdiği film; özellikle Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın başarılı oyunculuklarıyla daha da izlenesi hale geliyor.


Elif Barış

Elif Barış

586 yazı · 1991 yılının ilk saatlerinde İstanbul’da dünyaya geldi. Akademide siyaset bilimi, reelde sinema meraklısı. Dünyanın sadece sinemayla çok daha güzel olacağına inanıyor.

Yazarın diğer yazılarını gör →