Klasik Müzikle Harmanlanmış 10 Muhteşem Film
The Good, The Bad and the Ugly’den The Pianist’e klasik müzikle harmanlaşmış 10 muhteşem film için sizleri şöyle alalım.
Filmleri etkileyici ve unutulmaz kılan etkenlerin başında oyunculuklar, hikaye ve görüntünün yanında filmin müzikleri de vardır. Görüntüler, çekim teknikleri ve oyuncuların performansları ile birlikte hikayeyi besleyen ve hikayedeki atmosferin beyaz perdeye yansıyıp seyirciye işlemesine yardımcı olan film müzikleri, müziğin değişimi ve evrimleşmesi ile birlikte değişime uğramıştır. Elektronik müziğin yaygın bir biçimde filmlerde yer almasının yanında, klasik müzik filmlerdeki yerini korumaya devam etmektedir.
Müziğin en saf, yoğun, derinlikli ve yumuşak hali olan klasik müzik, filmlerde doğru bir biçimde ve yerinde kullanıldığında filmi de saf, yoğun, derinlikli ve yumuşak bir forma sokmaktadır. Mozart’tan Beethoven’a, Chopin’den Bach’a, Vivaldi’den Tchaikovsky’ye kadar dev sanatçıların eserleri sinema tarihinin başından bu yana filmlerde yer alarak kulaklarımıza haz yaşatmakta ve izlediğimiz filmleri daha anlamlı kılmaktadır. Bu doğrultuda sizlere, klasik müziğin en güzel şekilde kullanıldığı unutulmaz filmlerden 10 tanesini sunuyoruz.
Klasik Müzikle Harmanlanmış 10 Muhteşem Film
Brief Encounter (1945)

Yönetmen David Lean’in en başarılı filmlerinden kabul edilen Brief Encounter, İngiliz varoşlarında yaşayan ve evli olan Laura’nın, bir tren istasyonunda yine kendisi gibi evli olan Alec ile karşılaşmasıyla başlayan aşk hikayesine odaklanmaktadır. Sergey Rahmaninov’un Piano Concerto No. 2 eserinin jenerikten itibaren yücelttiği filmdeki hüzünlü aşk hikayesini klasik müziğin asil notaları eşliğinde izliyoruz. Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü alan film ayrıca En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Aktris dallarında Oscar’a aday gösterilmiştir. En İyi Aktris ödülünü alamasa da unutulmaz bir performansa imza atan Celia Johnson’a başrollerde Trevor Howard eşlik etmiştir. Filmin müzikleri ise John Hollingsworth, Percival Mackey ve Muir Mathieson üçlüsünün elinden çıkmıştır.
The Good, the Bad and the Ugly (1966)

Sinema tarihinin en başarılı yapıtları arasında yer alan The Good, the Bad and the Ugly’nin bu sıfatı hak etmesinde en az yönetimi, hikayesi ve oyunculukları kadar filmin müziklerinin de payı vardır. Usta yönetmen Sergio Leone’nin A Fistful of Dollars ve For a Few Dollars More ile birlikte oluşturduğu Dolar Üçlemesi’nin son halkası olan filmin her biri birer şaheser olan müziklerini, günümüzün en büyük bestekarlarından olan Ennio Morricone yapmıştır. Spaghetti Western türündeki filmde Clint Eastwood, Lee Van Cleef ve Eli Wallach tarafından canlandırılan İyi, Kötü ve Çirkin lakaplı üç kovboyun intikam ve hırsı anlatılmaktadır. Filmde hakimiyet üçlü arasında sürekli el değiştirmektedir ve en sonda kazananı bir üçlü düello ile belirlenecektir.
2001: A Space Odyssey (1968)

Bir açıdan insanın dünyadaki serüvenine ve keşiflerine ışık tutan 2001: A Space Odyssey, bir açıdan da uzun bir klasik müzik video klibi olarak da görülebilir. Varoluşçuluk, teknolojinin ve insanın evrimi, dünya dışı yaşam ve yapay zeka temalarını muazzam görüntüler ile birlikte ustalıkla işleyen filmde; Aram Khatchaturian, György Ligeti, Johann Strauss ve Richard Strauss’un besteleri sayesinde etkileyici ve sürükleyici bir atmosfer yaratılmıştır. Filmi ünlü bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke’ın bir hikayesinden esinlenerek yazar ile birlikte yazan Stanley Kubrick, filmin yönetmenliği ve yapımcılığını da yapmıştır. Zamanının çok ötesindeki görsel efektleri ve aykırı anlatım tarzı ile dikkat çeken film, Kubrick’e tek Oscar’ını En İyi Görsel Efektler dalında kazandırmıştır.
Picnic at Hanging Rock (1975)

Avustralya Sineması’nın en büyük yeteneklerinden olan Peter Weir’ın ilk uzun metrajlı filmlerinden olan Picnic at Hanging Rock bir gizem ve dram filmidir. Psikolojik, cinsel ve sosyal çözümlemelerin şiirsel bir biçimde ele alındığı filmde, öğretmenleri ile birlikte Sevgililer Günü’nde Hanging Rock’ta bir pikniğe giden kızlar ve bu kızların esrarengiz bir biçimde kayboluşu imgesel olarak anlatılmaktadır. Rachel Roberts, Anne-Louise Lambert, Helen Morse gibi oyuncuların başrolleri canlandırdıkları filmdeki gizemler hala tartışılmaktadır. Filmin gizemli ve gerilimli atmosferi ise usta müzisyenler Bruce Smeaton ve Gheorghe Zamfir’in müzikleri ile çok naif bir şekilde desteklenmiştir. Özellikle Gheorghe Zamfir’in pan flütü ile ön planda olduğu Doina Sus Pe Culmea Dealului adlı parçası film ile özdeşleşmiştir.
Amadeus (1984)

Dünyanın gördüğü en büyük bestecilerden Wolfgang Amadeus Mozart ile Antonio Salieri’nin ortak hikayelerini anlatan filmin senaryosunu, Peter Shaffer kendi yazdığı tiyatro oyunundan uyarlamıştır. Çekoslavakya asıllı yönetmen Milos Forman tarafından sinemaya kazandırılan filmin neredeyse her saniyesinde, her insanın en azından adını bildiği usta bestekar Mozart’ın ünlü bestelerini duymak mümkün. Kulakların pasını silen müziklerinin yanında, güçlü hikayesi ve oyunculukları ile de saygıdeğer bir yapıma dönüşen film; En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu ödülleri de dahil olmak üzere 8 dalda Oscar Ödülü ve 4’er dalda Altın Küre ve BAFTA Ödülü kazanmıştır. Amadeus rahatlıkla sinemanın en başarılı biyografik dram filmlerinden biri olarak sayılabilir.
Jean de Florette (1986)

Marcel Pagnol’ün romanından uyarlanan ve Claude Berri tarafından yönetilen film Fransız kırsalında geçmektedir. Gerard Depardieu ve Yves Montand tarafından canlandırılan iki yerel çiftçinin, kendi arazilerinin yakınına yeni taşınan bir mirasçıya oynadıkları oyunları konu edinen filmin atmosferi, ünlü müzisyen Jean-Claude Petit’nin müzikleri ile izleyiciye etkili bir biçimde yansıtılmıştır. Film aslında düşüşteki Fransız sinemasına ilgi çekip sinemanın ileride maddi destek görmesini sağlamak ve bu sayede, Fransız sinemasını geliştirmeyi hedefleyen projenin bir parçasıdır. Dönemin başkanı François Mitterrand tarafından bizzat desteklenen bu projenin en önemli basamaklarından olan Jean de Florette’te, o dönemde Fransız sinemasının en büyük isimleri bir araya gelmiş ve projede üstlerine düşen görevi yerine getirmişlerdir.
la Legganda del Pianista sull’Oceano (1998)

Tim Roth’un en usta ve naif performanslarından birini sergilediği İtalyan filminde, lüks bir yolcu gemisinde bir çalışan tarafından 1900 yılının ilk salı günü sahipsiz olarak bulunan bir bebeğin hayatı anlatılır. Gemi çalışanı, yasal sebeplerden dolayı elinden alınır korkusuyla çocuğu asla karaya indirmez. Geminin lüks bölümlerine ve karaya hiçbir zaman ayak basmayan bu çocuk babasının ölümünden sonra bir gece geminin ana salonundaki piyanoyu gizlice çalmaya başlar ve herkesi kendine hayran bırakır. Kulakların klasik müzik ve caz eşliğinde şenlik yaşadığı filmin müzikleri, usta müzisyen Ennio Morricone imzalıdır. The Legend of 1900 adı ile dünyada gösterilen filmi ünlü İtalyan yönetmen Guiseppe Tornatorre’nin İngilizce çektiği ilk filmdir.
Chocolat (2000)

İlk başta Juliette Binoche, Johnny Depp, Alfred Molina, Judi Dench ve Carrie-Anne Moss’lu oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, küçük ve tutucu bir Fransız kasabasında geçmektedir. Kasabaya dışarıdan gelen bir anne ve kızı kasabada bir çikolata dükkanı açarlar. Bu çikolata dükkanı kasaba insanının tutkularını açığa çıkarır. Bu yüzden kasaba sakinleri dükkanı sevdikleri kadar dükkandan nefret de etmektedirler. Çikolata dükkanının ekseninde kasabada yaşananların anlatıldığı film Joanne Harris’in aynı adlı romanından Robert Nelson Jacobs tarafından uyarlanmıştır. İsveç asıllı yönetmen Lasse Hallström’ün çektiği film, Rachel Portman tarafından yapılan müzikleri ile En İyi Orijinal Müzik de dahil olmak üzere 5 dalda Oscar’a, 8 dalda BAFTA’ya ve 4 dalda da Altın Küre’ye aday olmuştur.
The Pianist (2002)

Usta yönetmen Roman Polanski’nin yönettiği filmde piyanist ve besteci Wladyslaw Szpilman’ın hayatı anlatılmaktadır. Polonyalı bir Yahudi olan Szpilman, müzik kariyerini başarı ile sürdürürken Polonya’nın Almanlar tarafından işgal edilmesi ile hayatı herkes gibi alt üst olur. Almanların sürdürdüğü vahşet kapsamında toplama kamplarına götürülmekten bir şekilde kurtulan piyanist enkaza dönen Varşova’da yıkıntıların arasında hayata tutunmaya çalışır. Adrien Brody’nin efsane oyunculuğu ve Chopin’in efsane parçaları ile hafızalara kazınan film, karanlık atmosferi ile İkinci Dünya Savaşı’nda Polonya’nın ve Yahudilerin durumunu gözler önüne sermektedir. Yayınlandığı dönemdeki neredeyse bütün film festivallerine damgasını vuran film Roman Polanski ve Adrien Brody’nin topladığı ödüller dahil olmak üzere yedişer dalda Oscar’a ve BAFTA Ödülleri’ne aday olmuştur.
Black Swan (2010)

Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü adlı eserini temel alan film psikolojik gerilim türünün son zamanlardaki en başarılı örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bir bale okulu Kuğu Gölü eserini sahneleyecektir ve eserdeki masum ve narin beyaz kuğu ile karanlık ve şehvetli siyah kuğuyu birlikte canlandırabilecek bir balerin arayışındadır. Fakat bale okulunda iki kuğuyu ayrı ayrı canlandırabilmek için son derece uygun iki balerin vardır. Bu balerinlerin rolü kapabilmek için kapıldıkları rekabetin psikolojik boyutlarını anlatan filmin genellikle Tchaikovsky’nin eserlerinden beslenen müziklerini ünlü müzisyen Clint Mansell yapmıştır. Darren Aronofsky’nin yönettiği ve yıldız oyuncular Natalie Portman, Mila Kunis ve Vincent Cassell’in rol aldığı film son dönemlerin en özgün ve başarılı yapımları arasında yer alıyor.
Erdem Ağralı
33 yazı
Yazarın diğer yazılarını gör →