· 12 dk okuma

Kendi Klişelerini Yaratan 10 Başarılı Korku Filmi!

Kendi Klişelerini Yaratan 10 Başarılı Korku Filmi!

Beş arkadaş hafta sonu tatili için ormandaki bir kulübeye giderler. Bir süre sonra başlarına ilginç olaylar gelmeye başlar.” Bu konu size tanıdık geldi mi? Mutlaka gelmiştir. Sinema tarihinde özellikle korku sinemasına evreninde kendine yer bulan bu ‘Tehlikedeki gençler’ teması, 70’li yıllardan günümüze kadar birçok filmde karşımıza çıktı. Bu türdeki filmler bazen katliama sebep olarak doğaüstü varlıklar tarafından yaklaşırken bazen de seri katillerin varlığı ile yaklaşıp gerilim aracılığıyla sinemaseverlerin karşısına çıktı. Teen Slasher olarak tanımlanan filmler işkencelere yer verilen ve kurbanların gençler tarafından oluşturulduğu filmlerdir. Gençlerin arasındaki bütün klişeleri kullanarak izleyiciye ‘değişik’ bir yapım izletme amacında olan bu tür filmler bir veya birden çok seri katilin veya ‘bir şeyin’ bir grup gencin peşine düşmesini konu alır. Eğer arkadaş grubunuzla bir film izlemek isterseniz ve korku okyanusu içerisinde insanların delilik sınırında neler yapabileceğini kanlı bir şekilde izlemek isterseniz bu listeye mutlaka göz atmalısınız!

Kendi Klişelerini Yaratan 10 Başarılı Korku Filmi!

The Texas Chain Saw Massacre (1974)

the - texas - chain - saw - massacre - filmloverss

70’li ve 80’li yıllarda korku sinemasına hakim olan teen slasher türünün ilk örneklerinden olan The Texas Chain Saw Massacre, basit bir hikayeye sahip olmasına rağmen konuyu ele alış şekli bakımından korku sinemasının en iyi örneklerinden biri olarak gösterilir. Korku sinemasında maskeli seri katil filmleri furyasının başlamasına ilham kaynağı olan film, zaman içerisinde gördüğü ilgi sayesinde kült mertebesine ulaşmıştır.

Vietnam Savaşı, Watergate Skandalı’nın Amerika’yı çalkaladığı dönemde ortaya çıkan film, Wisconsin’li seri katil Ed Gein’in işlediği cinayetlerden esinlenerek altyapısını oluşturdu. Aralarından birinin uzun süredir kullanılmayan eski evini ziyaret etmek için bir araya gelen beş gencin, yolculukları sırasında arabalarına aldıkları otostopçuyla başlayan ilginç olaylar yerini şiddetin giderek arttığı akıl almaz bir vahşete bırakır. Daha ilk dakikadan filmin başında gösterilen dehşet verici olayların bulunduğu haberler sayesinde sıradan bir filmle karşılaşmayacağımızın sinyallerini alıyoruz. Bunun yanında filmin asıl bombasının maskeli katil Leatherface ve akli dengesi yerinde olmayan ailesinin bu beş genç arkadaşımıza yaşattığı dehşet olması olayları daha ilginç bir noktaya götürüyor. İnsan derisinden yapılan bir maskeyle kurbanlarını ele geçiren ve onları elektrikli testere ile doğrayan Leatherface, ortaya çıktığı andan itibaren kan donduran olaylara imza atıyor. Yakın plan çekimlere de yer veren film izleyiciyi gererken özellikle Leatherface’in tarlada koşturduğu sahne filmin akılda kalıcı anlarından biri oluyor. Yaşanan bu olaylar karşısında izleyicinin olayları seyretmekten başka bir çaresinin olmadığı film gösterildiği yılda birçok ülkede yasaklanarak adından söz ettirdi. Yarattığı gerilimle unutulmayan yapımlar arasındaki yerini ön sıralardan ayıran film, bir arkadaş grubunun garip olaylar yaşadığı korku filmleri arasında yer alarak izleyiciye göz kırpıyor.

The Hills Have Eyes (1977)

Geçen yıl aramızdan ayrılan ve korku sinemasına kazandırdığı önemli yapımlarla hafızalara kazınan ve bu türde film çeken birçok isme ilham kaynağı olan Wes Craven’ın yönetmenliğini üstlendiği 1977 yapımı The Hills Have Eyes; izleyiciyi gerim gerim geren ve korkutma görevini layıkıyla getiren bir film olarak bilinir. Düşük bütçede çekildiği zamana göre şok edici sahneler barındıran film, kült statüsüne ulaşarak izleyicide derin bir etki bıraktı. Film o kadar çok beğenildi ki 2006 yılında Alexander Aja yönetmenliğinde yeniden çevrimi yapılmıştır.

Wes Craven’ın müthiş yönetmenliğinde ekranlara yansıtan film ilhamını 15. yüzyılda İskoçya’da yaşayan Bean ailesinden alır. Sawney Bean’in mağarada eşi ile birlikte yaşamasıyla yamyamlık dahil akla hayale gelmeyen her türlü psikopat davranışı sergilemeleriyle tanınmıştır. Ensest ilişkiden doğan 14 çocuk ve 32 aileden kişiden oluşan bu aile, o zamanlarda bölgede yaşayan ya da o bölgeye uğrayan insanlara korku salmışlardır. İşte filmde bir Amerikan ailesinin tatil için bölgeden geçerken benzincide durmasıyla yaşanan vahşet dolu olayları anlatıyor. Benzincide çalışan pompacının radyoaktif bir tepkime sonucunda bir tür ucubeye dönüşen insanların bulunduğu bölgeye yönlendirmesiyle aile üyelerinin hayatta kalmak için giriştiği zorlu mücadeleye tanık oluyoruz. Kurbanlarını bir arkadaş grubundan değil de aile üyelerinden seçen Wes Craven’ın araştırmaları sonucu Bean ailesinin hikayesine ulaşması filmin de ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Wes Craven’ın araştırmacı ruhunu müthiş bir ustalıkla sinemaya aktarması yönetmenin adeta bu iş için doğduğunu gözler önüne seriyor.

Antropophagus (1980) 

antropophagus - filmloverss

Daha çok porno sinemasında bir isim olmasına rağmen çektiği zombi filmleriyle de tanınan İtalyan yönetmen Jor D’amato’nun yönetmenliğini üstlendiği 1980 yapımı Antropophagus, yönetmenin filmografisinde ayrı bir yerde duruyor. Latincede insan eti yiyen anlamına gelen Antropophagus, bir grup turistin bir tekne gezintisi sırasında terk edilmiş gibi görünen bir Yunan adasına gelmesiyle yaşanan olayları anlatıyor. Terk edilmiş gibi görünen bu adada bir gemi kazası sonucunda yıllar önce adaya gelen baba, karısını ve çocuğunu yemesiyle bir tür yamyama dönüşmüş olduğuna tanıklık ederiz. Turist kafilesinin adaya gelmesi ise onun için eğlenceli bir şölenin başlamasına sebep olur. Gerilim ve şiddetin bir arada ilerlediği film, turist kafilesinin hayatını teker teker kaybetmesiyle istismar sinemasının bütün niteliklerini yerine getiriyor. Özellikle katil babanın hamile kadının çocuğunu karnından çıkardığı sahne izleyenlerin midesini ağzına getirmesine sebep oluyor. Haliyle bu sahneye gelen tepkiler sonucunda izlendiği dönemde yasaklanan film, sinema tarihinde İtalya bir yapımın istismar filmleri arasındaki yerini almasını sağlıyor.

The Evil Dead (1981)

the - evil - dead - filmloverss

Yönettiği değişik türdeki filmleriyle tanınan Sam Raimi’nin dünya sinemasında tanınmasını sağlayan The Evil Dead; 80’li yıllara damga vurmuş ve çoğu sinemasever tarafından tüm zamanların en iyi korku filmlerinden biri olarak gösterilmiştir. Arkadaşlara tavsiye edilecek korku filmleri listesinde ilk sıralarda yer alan The Evil Dead, özellikle filmde Ash karakterini canlandıran Bruce Campell’ın performansıyla da akılda kalıyor. 1981 yılında oldukça düşük bütçeyle çekilen film, kendisinden sonra gelen iki devam filmiyle ününe ün katmıştır.

Teen slasher türünün iyi örneklerinden olan film, tatil için Tennessee ormanında bir kulübeye giden beş  üniversite öğrencisinin kötü ruhları uyandıran bir ses bandını bulmasıyla yaşanan kabus dolu olayları anlatıyor. Bir arkadaş grubunun yaşadığı olayları istismar filmlerinden farklı olarak doğaüstü olaylarla birleştiren Sam Raimi, filmin aynı zamanda senaryosunu da yazan isim. Kanlı sahneleri fazlaca kullanmayı tercih eden yönetmenin korku ögelerinin yanında az da olsa komedi ögelerine yer vermesi filmin korku- komedi türündeki bir yapım olmasını sağlıyor. Özellikle şeytanın ele geçireceği kıza ormanın canlanarak tecavüz ettiği sahneyle ünleniyor film. Çekildiği yıla göre makyaj efektleri ve  kamera açıları bakımından takdire şayan bir duruş sergileyen film, sahnelerinden de tahmin edileceği üzere birçok ülkede yasaklandı. Buna rağmen iyi bir gişe başarısına sahip olan film, kendisinden sonra gelen birçok filme ilham kaynağı olarak korku sinemasında hatırı sayılır bir başarı yakaladı. 2013 yılında Feda Alvarez yönetmenliğinde yeniden çevrimi yapılan film orijinalinin özgün yorumu olarak kendisini tanıttı.

The Blair Witch Project (1999)

the - blair - witch - filmloverss

Buluntu film yani  found footage filmlerinin atası diyebileceğimiz The Blair Witch Project, Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez ikilisinin yönetmenliğinde vizyona girdiği dönemde büyük bir yankı uyandırmış, kült film statüsüne ulaşarak türün klasiklerinden biri haline gelmiştir.

Söylentiden ibaret olan Blair Cadısı Efsanesi hakkında bilgi edinmek ve bu efsanenin nasıl bir anlatıdan günümüze kadar geldiğini öğrenmek için üç kişilik bir belgesel ekibinin Maryland sınırlarındaki Black Hills Ormanları’nda yaptığı araştırmayı konu alan film, efsanenin bir yalandan ibaret olmadığını anladıkları zaman ilginç olaylara tanık oldukları bir sürecin içine dahil olurlar. Oldukça düşük bütçeyle çekilen film, olayları gerçekçi bir yapıyla aktararak izleyicisine güzel bir şölen yaşatıyor. İnternetin popüler olmaya başladığı dönemde çıkış yapan The Blair Witch Project, alışılagelmiş korku filmlerinden farklı olarak bolca kana, şiddete yer vermiyor aksine hikayesini doğaüstü bir güç üstüne kurarak izleyicisini korkutmayı başarıyor. Amatör bir kameradan olayları gördüğümüz film bu özelliğinden dolayı da adından söz ettirmesini biliyor. Vizyona girdiği zamana göre filmin anlatılma şekil bakımından risk aldığını düşündüğümüz Daniel Myrick ve Eduardo Sánchez ikilisi, takım olmanın getirdiği sorumlulukları avantaja çevirmesini de  biliyorlar.  Tarzından dolayı seveni olduğu kadar sevmeyeni de olan The Blair Witch Project, özgün bir yapım olması sayesinde farklılık yarattı ve bu farklılık filmin gişede büyük bir başarı elde etmesine yol açtı. Sonuç olarak ilkleri barındırmasıyla The Blair Witch Project, sinema tarihinin en orijinal yapımlarından biri olarak izleyicinin hafızasına kazındı. 

Wolf Creek (2005)

wolf - creek - filmloverss

Greg Mclean’ın yönetmenliğini ve senarsitliğini üstlendiği Wolf Creek, 70’li yıllarda ele alınan teen slasher türününün 2000’li yıllara iyi bir şekilde uyarlanmasıyla farkını ortaya koyuyor. Samimi karakterleri ve korku duygusunu sahici bir şekilde yansıtmasıyla adından söz ettiren film, yirmili yaşlarında üç genç arkadaşın Wolf Creek parkına yapacakları gezi için Avustralya’ya tatile çıkmalarıyla altyapısını oluşturuyor.

İyi bir tatil geçirmek isteyen üç arkadaşın arabalarının arıza yapması sonucu yolda kaldıklarını düşündükleri sırada, Mick Taylor isimli bir adamın onlar yardım etmesiyle başlayan olaylar, Mick Taylor’ın göründüğ gibi yardımsever bir insan olmadığının resmedilmesiyle vahşetin başlamasına davetiye çıkartıyor. Avustralya’da yaşanan gerçek  bir olaydan ilhamını alan film, “Avustralya’da her yıl 30 bin kişi kayboluyor ve bunların %10’undan bir daha haber alınamıyor.”  sözüyle başlaması izleyicinin nasıl bir filmle karşılaşacağı hakkında az çok bilgi sahibi olmasına yol açıyor. Karakterler arasındaki ilişkiyi iyi yansıtmasıyla ve zeki, esprili ama bir o kadar da acımasız Mick Taylor’ı canlandıran John Jarratt’ın müthiş performansıyla izlemesi keyifli bir seyirliğe dönüşen film, elindeki hikayenin tüm imkanlarından sonuna kadar yararlanıyor. Müthiş kurgusuyla kimin hayatta kalmayı becereceğini çözemediğimiz film, mekan tasarımının oluşturduğu  atmosfer sayesinde de farklılık yaratıyor. Üçlüyü tehdit eden sorunun ne olduğunu ilk bir saatte tam olarak anlayamadığımız film, hamlelerini kademe kademe açığa çıkartarak hünerlerini sergiliyor. Fazlaca abartıya kaçmayarak yani gerilim dolu ve kanlı sahneleri dozunda kullanarak hikayenin genel hatlarını iyi bir şekildeekrana yansıtmayı  başarıyor.

The Descent (2005)

the - descent - filmloverss

Dog Soldiers ile büyük bir çıkış yakalayan Neil Marshall’ın yönettiği 2005 yapımı The Descent, birçok sinemasevere göre tüm zamanların en etkili korku filmleri arasında yer alıyor. Yarattığı gerilimle adından söz ettiren film, üç kızın rafting yapmasıyla başlayan açılış sekansından itibaren izleyiciyi filmin içinde tutmayı başarıyor diyebiliriz. Kahramanımız Sarah’nın arkadaşlarıyla yaptığı eğlenceli aktiviteden sonra eve dönüş yolunda eşini ve kızını kaybetmesi hayatının dönüm noktası oluyor. Gözlerini hastanede açan Sarah’nın hayatının eskisi gibi olmayacağı gerçeğini farkına varmasıyla karakterin psikolojisi de etkili bir biçimde filmde işleniyor. Kazadan bir yıl sonra Sarah ve beş arkadaşının bir mağara dalışı için bir araya gelmesiyle başlayan olaylar, yerini korku ve gerilimin hat safhada olduğu bir dizi olaya bırakır.

Bu altı kadının mağarada mahsur kalmasıyla işlenen kurtuluş mücadelesi kadınlar arasındaki gerilimi çok iyi yansıtarak filmi izlenmeye değer kılıyor. Bu kadınların birbirlerine yardım edecekleri yerde aralarındaki rekabetin ve gerilim dolu ilişkilerinin çok doğru bir şekilde filme aktarılmasıyla  birbirlerine sırt çevirdiklerini görüyoruz. Bahsi geçen kadınlar üzerinden basitçe korkutmaktan ziyade annelik temasını ele alarak izleyiciyi korkutmayı başarması filmin artı özelliklerinden biri olarak kendini gösteriyor. Mağaranın bir tür bir rahmi andıran yeraltı mağarası olması karşılarına çıkan korkunç yaratıkların saçtığı dehşet karşında ne kadar ileri gidebileceklerini sözler önüne seriyor. Bu korkunç yaratıkların kör olması, sadece sesleri duyarak yaşamlarını sürdürmesi ve evrimleşememesi kahramanlarımızın ilkel bir şeyle savaştığını göstererek içgüdülerinin en temel seviyesine inmesini yani korkularının özünü ortaya çıkartması bakımından bunu destekler nitelikte olduğu varsayımına ulaşabildiğimizi söyleyebiliriz. Başından sonuna kadar yer yer metaforların kullanıldığı film, özellikle unutulmayan final sahnesi sayesinde bütün yaşanan olayların kahramanımız Sarah’nın kafasında olup bittiği aslında gerçekte yaşanmadığı ihtimalini akıllara getirerek izleyicinin filmi okumasında, analiz etmesinde açık kapı bırakıyor. Ama buna rağmen gerek yarattığı atmosfer gerek yarattığı dehşet sayesinde The Descent, korku filmi hayranlarının asla ama asla kaçırmaması gereken bir  yapım  olarak korku film önerme listelerinde üst sıralarda yer alıyor.

Fritt Vilt (2006)

fritt - vilt - filmloverss

Fritt Vilt ya da bilinen ismiyle Cold Prey, Flukt ve Bølgen (The Wave) filmlerinin yönetmeni Roar Uthaug önderliğinde Norveç sinemasının ellerinden çıkan bir yapım olarak kendini tanıtıyor. Snowboard meraklısı beş gencin Jotunheimen Dağı’nda kafa dağıtmak için bir araya geldiği bir tatilde yaşanan olayları anlatan film, bu arkadaşlardan birinin bacağının kırılmasıyla işleri daha farklı bir boyuta sürükler. Kaldıkları yere geri dönme şansları kalmayan bu beşlinin terk edilmiş ve ıssız bir otelde geceyi geçirmesiyle akışını devam ettiren filmin otelde ortaya çıkan birinin sırayla ekip üyelerini öldürmesiyle gerilim dolu bir maceranın başlamasına kucak açar. Daha çok Amerikan filmlerinde gördüğümüz bu hikayenin Norveç sinemasında yer bulması filmi dikkat çekici yapıyor. Bununla yetinmeyip olayları mantıklı bir şekilde izleyiciye sunan  ve “Şurada ne oldu?” sorusunun sorulmasına  izin vermeyen film, izleyicinin beğeneceği bir yapım olarak kendini gösteriyor. İskandinav sinemasının dünyaya tanıtmaya yardım eden film, yarattığı gerilimi ve buna bağlı olarak gösterdiği şiddeti bulunduğu coğrafyanın tüm hünerlerinden yararlanarak kendi türünde başarılı bir hikayeyi izleyicinin seyretmesine imkan tanıyor. Mekanın iyi seçilmesinin etkisiyle yaratılan etkileyici atmosferin filmin akıcılığı ile birleştiği zaman gerilimi doruklarda yaşatması filmin sıradan senaryosunun üstünü kapatarak filmi farklılaştırmaya yardımcı oluyor. Yarattığı başarı sayesinde iki devam filminin çıkmasına vesile olan Fritt Vilt, abartılıktan uzak kalarak her şeyin yerli yerinde kullanmasıyla izlenmeyi hak ediyor.

The Cabin in the Woods (2012)

Cloverfield filminin senaryosuna imza atan Drew Goddard’ın  ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesi The Cabin in the Woods, basit hikayesine rağmen olaylara yaklaşımı bakımından türün diğer filmleri arasından rahatlıkla sıyrılıyor.

5 kafadar arkadaşın tatil için ormanın derinliklerinde terk edilmiş bir kulübede bir hafta sonu geçirmek için bir araya geldiği hikaye, arkadaş grubu konulu korku filminde olan tüm klişeleri kullanıyor. Sporcu, bakire, güzel kız, otçu, esas oğlan gibi tiplemelere yer veren filmi izlediğimizde daha ilk sahnesinden sıradan bir film izlemeyeceğimizin sinyallerini veriyor. Çünkü kahramanlarımız bir şirket tarafından deneysel bir çalışma için izleniyor. Bu noktadan itibaren izleyicinin kısa bir süre kafa karışıklığı yaşadığı film, türün tüm klişelerini ve gereksinimlerini kullanarak onları ti’ye almasıyla, benzeri görülmemiş bir parodiyi ekrana getirip alışılmışın dışına çıkmasıyla orijinal bir yapım olarak hafızlara kazınıyor. Deneysel bir amaç için gençlerin hayatını zehir eden bu şirketin işin içinde olmasının filmin diğer yapımlardan farklı olduğu gözler önüne seriyor. Oyuncu kadrosunun da o dönemde tanınmamış isimlerden oluşması karakterleri izleyicinin gözünde daha da inandırıcı olmasına sağlıyor. Korku-gerilim filmi olarak başlayıp korku-komedi türüne dönüşen The Cabin in the Woods, gösterildiği festivallerde eleştirmenler tarafından çok beğenilmesiyle dikkat çekti. Vizyona girdiğinde izleyiciden de olumlu yorumlar alan film, en azında olaylara farklı bir bakış açısıyla yaklaşmasının getirdiği tüm imkanlardan yararlanıp korku filmi hayranlarının kaçırmaması gereken bir yapım olarak izleyicinin hafızasına kazınıyor.

As Above So Below (2014)

Yönetmenliğini Quarantine, Devil filmlerinden tanıdığımız John Erick Dowdle’ın üstlendiği As Above So Below, Blair Cadısı ile başlayan buluntu film yani found footage akımından yararlanarak başarılı bir atmosfer kurmayı başarıyor.

Babasının başladığı işi bitirmek isteyen Scarlett isimli bir kadının çok özel bir objeyi bulmak için bir grup arkadaşıyla çıktığı yolculuk, mekan olarak Paris’in catacomb denilen yer altı mezarlarını seçerek filmin ürkütücülük düzeyini arttırıyor. 1700’lü yıllarda Fransa’da ölen milyonlarca kişi için yapılan bu mezarlıkların günümüzde birkaç kilometrelik bölümünün  turistler için kullanıma açık olması filmi daha merakla izlememize yol açıyor. Kahramanımız Scarlett ve ekibinin o çok özel objeyi aramasıyla başlayan yolculuğu kameraman Benji’nin kamerasından görerek anlatmak istediğini izleyiciye anlatmak isteyen John Erick Dowdle, filmin adının anlamını da çok güzel bir şekilde kullanarak izleyicinin filmi ilgiyle izlemesine yol açıyor. Filme adını veren As Above So Below yani “Yukarıda ne ise, aşağıda odur.” söylemi filmin aslında hikayesini oluşturuyor diyebiliriz. Kahramanlarımızın araştırma için git gide yer altına inmesi sonucu hazineyi bulduktan sonra aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlıyoruz. Çünkü bu noktadan sonra hikaye kahramanlarımızın geçmişlerindeki şeytanlarıyla savaşması için kendine yeni bir yol çiziyor. Yani iyice yerin altına inen ekip, buradan kurtulmak için normalde yukarı çıkmaları gerektiren şeytanin güçlerinin ve “Yukarıda ne ise, aşağıda odur.” söylemini etkisiyle aslında gördükleri şeyin bir tür simetrisini yaşayarak bir nevi cehennemin korkulu diyarlarında tekinsiz bir yolculuğa çıkıyorlar. Özellikle son 15 dakikasında izleyiciyi gerim gerim geren film, okültizm ve felsefeden yararlanan ve alt metni kuvvetli olan senaryonun etkisiyle güzel bir filmi izleyicinin seyretmesine olanak sağlıyor.  Klostrofobisi olanların izlemekte biraz zorlanacağı film, hikayesi ve atmosferiyle son zamanların en orijinal yapımlarından biri olarak izleyicisini selamlıyor.

Sıla Şahinöz

Sıla Şahinöz

3338 yazı

Yazarın diğer yazılarını gör →